Dış politikada 2019 ‘ATAK YILI’

31 Aralık 2019

Bu gece yarısı veda edeceğimiz 2019 yılını, dış politika açısından tek kelimeyle nitelemek istiyorsek, buna “Atak Yılı” dememiz mümkün.

Gerçekten 2019 Türk diplomasisinin atağı kalktığı, bölgesel ve küresel çapta önemli hamlelere giriştiği ve böylece uluslararası platformda öne çıktığı bir yıl oldu.

Türkiye bu çıkışlarını sadece diplomaside değil, aynı zamanda askeri alanda da yaptı, “güç politikası”nı uygulamak için gerekli savunma kapasitesini artırdı, yolunu kesmeye kalkışanlara da söz ve davranışlarıyla meydan okudu.

***

Türkiye’nin 2019’da ataklarını nerelerde ve hangi konularda gerçekleştirdiğini şöyle özetleyebiliriz:

- SURİYE’de: Ankara, kendi güvenliği ve bekası için sınır bölgesinin YPG’den arındırılmasını öncelikli hedefi sanıyordu. Türk diplomasisi yıl boyunca bu yönde büyük çaba harcadı, Fırat’ın doğusuna hakim olan ABD’yi iş birliği için ikna etmeye çalıştı, aksi halde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “bir gece ansızın” buralara gireceği uyarısında bulundu. Bu güç ve kararlılık gösterisi Trump yönetimini o bölgeden askerlerini çekmeye ve Ankara’ya YPG’ye karşı operasyonu için yeşil ışık yakmaya itti.

Gerçekten bu atak Amerikan askerlerinin daha güneye çekilmesini ve Mehmetçiğin Fırat’ın doğusunda varlığını göstermesini sağladı.

- DOĞU AKDENİZ’de: 2019 Doğu Akdeniz’de suların iyice ısındığı bir yol oldu. Yılın başlarında Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek yanlı sismik araştırmalara girişmesine karşı Ankara’da tepkisini bu kez KKTC ile anlaşarak ada açıklarında benzer araştırmalar için harekete geçti. Türkiye bu çalışmaları bölgeye gönderdiği iki sismik araştırma gemisiyle yürütmeye başlarken, Türk donanması da bölgede bir güç gösterisi yaptı. Güney Kıbrıs, Yunanistan ile birlikte Türkiye’yi baskı altında tutmak için Avrupa Birliği’nden bazı kararlar çıkarttı, hatta bazı bölge ülkeleriyle bir ittifak da kurdu.

Yazının devamı...

İdlib’deki drama seyirci kalanlar...

27 Aralık 2019

Eğer Suriye’nin İdlib bölgesinde cereyan etmekte olan insanlık dramı yeterince kamuoyuna yansımasaydı, uluslararası camianın bu olup bitenler karşısındaki vurdum- duymazlığı pek yadırganmazdı... Oysa bu facianın görüntüleri dünya televizyonlarının ekranlarında, gece gündüz, canlı olarak yer alıyor.

Görüntüler gerçekten yürekleri parçalıyor: Esad rejimine bağlı Suriye ordusunun Rus hava kuvvetlerinin desteğiyle giriştiği ağır bombardıman sonucu, bölge bir harabeye dönüyor... Aralarında çoluk çocuğun bulunduğu yüzlerce sivil bombaların altında can veriyor, binlercesi yaralanıyor... On binlerce kişi kentten ve civardaki köylerden kaçıyor, kimi kamyonlarla, kimi bulabildikleri herhangi bir araçla Türk sınırına doğru yollara düşüyor... Bunların sayısı Suriye-Rus saldırılarının yeni dalgasının başladığı son 10 gün içinde 100 binin üstüne çıkmış durumda. Böylece sınır bölgesinde toplanan mültecilerin sayısı milyonu bulmuştur. Öyle ki yeni gelenler başlarını sokacak bir çadır bile bulamıyor. Onlar soğukta açıkta günlerini ve gecelerini geçirmek zorunda, üstelik aç biilaç!

Evet, bütün bunlar dünyanın gözü önünde, cereyan ediyor. Ve dünya bu büyük insanlık dramını seyretmekle kalıyor.

***

Eğer insanlık duyguları hakim olsaydı, şu iki şey yapılırdı: Birincisi, bombardımanlara hemen son vermek, İkincisi de, perişan durumdaki yüz binlerce mülteci yiyecek, ilaç, barınak gibi insani yardımları ulaştırmak.

Her iki konuda da Türkiye’nin dışında harekete geçen pek kimse yok maalesef. Birleşmiş Milletler’in ve ona bağlı kurumların çağrıları ve çabaları henüz gerekli uluslararası bir seferberliğe dönüşmüş değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hafta başındaki bir konuşmasında Rusya’nın İdlib bölgesinde 24 saat içinde ateşkesi sağlaması çağrısında bulunmuş, Rus yetkililer Moskova’ya gönderilen Türk heyetine de bu yönde çaba harcayacakları sözünü vermiştir. Şu ana kadar ateşkes konusunda bir anlaşma haberi gelmedi. Kaldı ki bundan önce ilan edilen birçok ateşkesin fazla sürmediği de görüldü.

Suriye ve Rusya İdlib’deki çatışma durumunun sorumluluğunu, bölgenin önemli bir kısmını kendi kontrolü altına almış olan El Kaide türevi radikal terörist gruplara yüklüyor. Esad rejiminin Moskova tarafından da desteklenen argümanı, bu bölgenin teröristlerden temizlenmesi ve Şam’ın yönetimine geçmesi gerektiği yönündedir. Bu görüşe göre bu bir savaştır ve bombardımanlar da bunun bir sonucudur.

Yazının devamı...

Trump’a ne kadar güvenilir?

24 Aralık 2019

ABD Başkanı Donald Trump şimdi ne yapacak? Kongre’nin kararına uyup Türkiye’ye karşı yaptırımları ister istemez uygulamaya koyacak mı? Bu olursa Türk-Amerikan ilişkileri nereye gider?

Bu soruların yanıtını ararken, şu iki önemli noktayı göz önünde tutmak gerek.

1) Yaptırımlarla ilgili karar, hem Temsilciler Meclisi’nin hem de Senato’nun kabul ettiği yeni savunma bütçesini içeren yasanın bir bölümünü oluşturuyor. Dolayısıyla, yaptırımlarla ilgili karar da bu yasanın bir parçasıdır. Başkan Trump bu “torba” yasayı olduğu gibi imzaladığına göre, yaptırımlarla ilgili kısmı da yürürlüğe koymayı taahhüt etmiş bulunuyor.

Bu bölüm, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemini almakta ısrar etmesi halinde ABD’nin Türkiye’yi F-35 savaş uçakları programından dışlamak başta olmak üzere birtakım askeri ve ekonomik yaptırımlar uygulamayı öngörüyor. Başkan’ın bunu hiç dikkate almaması mümkün değil. Ancak listedeki yaptırımların en hafiflerini seçebilir. Ama atacağı her adım, Kongre’nin periyodik kontrolüne ve baskılarına tabi olacaktır.

2) Temsilciler Meclisi, uzun soruşturma ve tartışmalardan sonra, Trump’ın azledilmesi kararını vermiştir. Şimdi dosya Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato’da görüşülecek. Bu da haftalar sürebilir. Senato da bunu aynen onaylarlarsa, Trump görevinden alınacak. Ancak bu pek muhtemel görülmüyor. Ne var ki 2020 seçim yılı ve “azil tehdidi” yeniden adaylığını koymak isteyen Trump’ın üstünde “Demokles’in kılıcı” gibi sallanmaya devam edecek.

***

Saydığımız bu iki husus, Trump’ın Türkiye konusunda elinin eskisi kadar serbest olmayacağını gösteriyor.

Trump gerçekten Türkiye ile ilişkilere çok önem vermiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iyi bir diyalog kurmuş, uyuşmazlıkları uzlaşarak çözümlemeye çalışmıştır. Bu bakımdan, Ankara, ABD ile ilişkilerinde daha çok Trump’a güvenmiştir.

Yazının devamı...

Güç politikası

17 Aralık 2019

Son bir dizi gelişme, Türkiye’nin karşılaştığı dış meselelere yaklaşımında “güç politikası”nın giderek ağırlık kazanmakta olduğunu gösteriyor.

Ankara uluslararası anlaşmazlıkları hukuki ve moral temelde diplomasi ve müzakere yoluyla çözümlenmesinden yana tutumunu korumakla birlikte, mevcut dünya koşulları karşısında “sert güç” ya da daha açık ifadesiyle, “askeri kapasitesi”ni göstermek gereğini duyuyor.

Gönül arzu eder ki uluslararası ihtilaflar konuşup anlaşarak halledilsin, BM gibi kurumlar, hak hukuk prensiplerine uygun kararlar versin ve bunları hayata geçirebilsin. Ama ne yazık ki öyle olmuyor. Kararlar moral değerlere göre değil, maddi çıkarlara göre alınıyor. Hakkaniyet, egemenlik, adalet gibi kavramlar farklı şekilde yorumlanıyor ve istendiği yöne çekiliyor.

Dolayısıyla, uluslararası meselelerde haklı olmak ya da haklılığı söz veya yazıyla savunmak yetmiyor. Gerçek şudur ki güç gösterisine veya kullanımına dayanmadıkça, uluslararası platformda istenen sonucu elde etmek mümkün olmuyor. Ters de görünse, “oldubitti”lerin ve de”çifte standart”ların hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz işte...

***

Bu gerçeklerin ışığında Türk diş politikası son zamanlarda askeri güce dayalı birtakım hamleler gerçekleştirdi.

En son hamle, Kıbrıs’ta İnsansız Hava Araçları (İHA) için bir hava üssünün kurulmasıdır. KKTC’de Geçitkale Havaalanı dünden beri Türkiye’den sevk edilen İHA’lara ev sahipliği yapıyor. Bu sayede Türkiye Doğu Akdeniz’i havadan kontrol edebilecek, Rum tarafının bölgede tek yanlı hakimiyet kurmasını engelleyecek.

Türkiye Kıbrıs açıklarında hak sahibi olduğunu ilan ettiği bölgelerde gaz arama faaliyetini Türk savaş gemilerinin koruması altında sürdürüyor. Rumların yabancı şirketlerle birlikte çalışmasını önlüyor.

Yazının devamı...

Yeni cephe: Libya

13 Aralık 2019

Türkiye’nin kabarık dış politika gündemine şimdi bir de Libya krizi ekleniyor.

Ankara önümüzdeki günlerde ve haftalarda bu yeni cephede de mücadele vermek durumunda.

Hukuki ve diplomatik alanda bu mücadele, özellikle uluslararası platformlarda başladı bile. Şimdi olası bir askeri cepheden de söz ediliyor.

Libya’yı birdenbire bu şekilde gündeme getiren olay, Türkiye’nin bu ülkeyle, Doğu Akdeniz bölgesinde, deniz alanlarının sınırlarını belirleyen bir anlaşma imzalamasıdır. Bu geçen günkü yazımda da belirttiğim gibi, bölgedeki jeostratejik dengeleri değiştirecek bir gelişme. Buna karşı çıkan bölgesel ve küresel güçler, karşı bir hamle için adeta seferber oldular. Yunanistan’ın önayak olduğu bu kampanya, hukuk cephesinde Lahey Adalet Divanı’nda, siyasi cephede AB’den BM’ye kadar çeşitli uluslararası platformlarda yürütülüyor. Bu vesileyle Libya meselesinde zaten bir süreden beri mevcut olan gruplaşmalar veya diğer bir deyişle cepheleşme olayı daha belirgin şekilde gözlerin önüne seriliyor.

Böyle bir ortamda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin Libya’ya asker gönderme olasılığından söz etmesi, krizin bir de askeri cephesinin oluşabileceğinin işaretini veriyor...

Kim kimden yana...

Aslında Cumhurbaşkanı’nın da vurguladığı gibi, Libya’ya Türk askeri, Libya yönetiminin bir daveti veya çağrısı üzerine gönderilecek. Şimdilik böyle bir durum yok. Ama Türkiye son imzaladığı güvenlik ve askeri iş birliği anlaşmasına da dayanarak böyle bir söz vermek ihtiyacını duymuş görünüyor.

Bunun amacı, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni ve lideri Fayez El Sarraj’ı korumaktır. Deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmanın yürürlükte kalması, önemli ölçüde, El Sarraj rejiminin iktidarda kalmasına bağlı...

Yazının devamı...