Türkiye-Mısır yakınlaşmasında 'Yunan faktörü'

16 Mart 2021

Garip görülebilir ama son günlerde Türkiye ile Mısır arasında bir yakınlaşma başlamasında ‘Yunanistan faktörü”nün de etkisi var.

Bu terimden kastedilen, Ankara’nın nazarında Atina’nın son zamanlarda Türkiye’ye karşı oluşturduğu tehdittir.

Ege ve Doğu Akdeniz’deki gerginlik ortamında Yunanistan Türkiye’ye karşı politikasını, yanına sadece AB’yi ve ABD’yi değil, Mısır başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerini de alarak yürütmeye çalışmaktadır. Nitekim Ankara Yunan-Kıbrıs Rum odaklı bölgesel bir ittifakla karşı karşıya gelmiş durumda.

Ankara’nın bir süreden beri Mısır ve diğer bazı bölge ülkeleriyle ilişkilerinin farklı nedenlerden bozuk olması, Atina’nın işine yaramıştır. Mısır konusunda bu neden, Erdoğan hükümetinin desteklemiş olduğu Mursi rejiminin, Sisi’nin askeri darbesiyle devrilmesi, yani rejimiyle ilgiliydi.

Bu yüzden diplomatik temaslar kesilmiştir.

***

İşte böyle bir ortamda, Doğu Akdeniz’deki uyuşmazlıkla ilgili bir gelişme, bu ilişkilere yeni bir bakış fırsatını doğurdu. Sisi yönetiminin, sismik araştırma planladığı 18. Parsel ile ilgili tutumunun Türk tezine yakın olması Ankara’yı da harekete geçirdi. Bazı gizli temaslardan sonra, daha üst düzey diplomatik görüşmeler de başladı. Türkiye, Yunanistan’ı köşeye sürmek ve oluşan ittifakta bir gedik açmak için Kahire’ye elini uzattı ve diğer Arap ülkelerine de benzer bir sinyal gönderdi.

Kısacası, Türk diplomasisi bu şekilde bölgedeki dengeleri değiştirebilecek ve Atina’nın pozisyonunu zayıflatabilecek bir manevra gerçekleştirdi.

Yazının devamı...

Revizyon dönemi

12 Mart 2021

Türkiye yargıdan idari sisteme, ekonomiden dış politikaya kadar, çeşitli alanlarda bir “Revizyon dönemi”ne girmiş durumda.

İlk bakışta bu, iddialı bir tabir olarak görülebilir; ancak bu alanlarda son yapılan hamleler iyi değerlendirildiğinde, yeni süreci bu şekilde tanımlamanın hiç de yanlış olmadığı anlaşılır.

Dilimizde de kullanılan “revizyon” sözcüğü, “yeniden gözden geçirme” demektir” demektir. Yani, bir kararın veya bir uygulamanın tekrar gözden geçirilmesi gibi... Amaç, o karar veya uygulamada bir aksama, hata veya yetersizlik olup olmadığını tespit etmek, böyle bir şey varsa bu gerçekle yüzleşmek ve ona göre gerekli düzeltmeyi yapmaktır.

İşte Türkiye’de bu yılın başlarından beri, böyle bir süreç başlamış bulunuyor. Buna karar veren iktidar, “Revizyon”u geniş ve kapsamlı bir şekilde yürütmeye çalışıyor. Yani “Revizyon”a tabi olan işler, hukuki, idari, siyasi, ekonomik, diplomatik gibi çeşitli alanları içeriyor. Sonuç itibarıyla “topyekûn bir revizyon” gündemde yer alıyor.

Bunda önemli olan husus, iktidarın böyle bir “Revizyon”a ihtiyaç duyarken, onun icaplarını yerine getirmek kararlılığını ve cesaretini göstermesidir. Demek ki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun önderliğindeki ekibi, izlenen politikalarda bazı aksaklıkların veya yetersizliklerin farkına vararak bunları düzeltmenin ve günün koşullarına uygun politikalar geliştirmenin gereğini hissetmiştir. Kuşkusuz, bu doğru ve zamanlı bir adımdır.

Plan ve eylemler...

“Revizyon”a tabi tutulan iç konuların başında, son olarak açıklanan “İnsan Hakları Eylem Planı” geliyor. Bu kapsamlı reform projesi, daha çağdaş bir hukuk ve idare düzeni için gerekli görülen karar ve uygulamaları ayrıntılı şekilde belirliyor.

Bu konuda geçen haftaki bir yazımda vurguladığım gibi, bu planın eyleme dönüştürülmesi, yani yeni düzenlemelerin uygulamaya konması çok önemli. Bu da köklü bir üslup ve yaklaşım değişikliğini gerektirir. Örneğin sert, agresif demeçler ve kavgalı tartışmalar yerine, daha uzlaşıcı ve kapsayıcı söylem ve davranışlar tercih edilmelidir. Ayrıca devlet kadar toplum da bu yeni düzenlemeleri yaşatmaya özen göstermelidir.

Yazının devamı...

Mısır’la yeni bir başlangıç mı?

9 Mart 2021

Ankara’da son yapılan bazı açıklamalar Türkiye ile Mısır arasındaki gergin ilişkilerde yeni bir hareketliliğin, hatta normalleşme olasılığının işaretini verdi.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve Savunma Bakanı Akar’ın bu açıklamalarına göre, Doğu Akdeniz’de tartışmalı hale gelen “deniz yetki alanının sınırları” sonucunda, Mısır Türkiye’nin pozisyonunu kabul etmiş görünüyor. Mısır belirlediği bir parselde sismik araştırma planlarında Türkiye’nin daha önce Birleşmiş Milletler’e de bildirdiği sınırları dikkate almış bulunuyor. Bu konuda Türkiye ile Mısır arasında sessizce bazı görüşmelerin yapıldığı da anlaşılıyor. Nitekim Ankara’da yapılan açıklamalarda, iki devlet arasında “deniz yetki alanı sınırları” ile ilgili bir “mutabakat zaptı”nın imzalanabileceği de belirtiliyor.

Geçen yaz Mısır’la bölgedeki deniz yetki alanını da içeren bir anlaşma imzalayan Yunanistan, Ankara’dan gelen bu haberler karşısında büyük bir endişe ve telaş gösterdi. Yunan Başbakan Miçotakis, Mısır lideri Sisi’yi telefonla aradı. Yunan Dışişleri Bakanı Dendias da dün Kahire’ye gidip Mısırlı mevkidaşı Şukri ile görüştü.

Şimdi Atina olası bir Türkiye-Mısır mutabakatını önlemek için bütün gücünü kullanıyor. Zira böyle bir mutabakat, Türkiye’yi bu yetki alanının dışında tutmaya çalışan Atina için büyük bir fiyasko olacaktır.

Kuşkusuz, Mısır’ın bu konuda alacağı tutumun netleşmesi çok önemli. Bunun bir boyutu, Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi hassas ve tartışmalı sorunla ilgili. Diğer boyutu da, bu olayın Türkiye-Mısır ilişkilerinde yeni bir başlangıç oluşturmasındaki rolüyle ilgili. İki ülke arasında “mutabakat zaptı”nın gerçekleşmesi ilişkilerin normalleşmesini kolaylaştıracaktır.

‘Real-politik’ gereği

Aslında Ankara ile Kahire arasındaki gerginlik, Doğu Akdeniz ile ilgili krizden çok daha önce ortaya çıkmıştı.

İki ülke arasında diplomatik ilişkileri de kopma noktasına getiren olay, 2013’te Mursi rejiminin Mareşal Sisi tarafından devrilmesiyle ilintilidir. O tarihte Erdoğan hükümeti ile Mursi yönetimi arasında büyük bir yakınlık kurulmuştu.

Yazının devamı...

Plan eyleme dönüşecek mi?

5 Mart 2021

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın reform programı çevresinde “İnsan Hakları Eylem Planı”nı açıklamasına dış çevrelerin tepkilerini kısaca “olumlu ama ihtiyatlı” diye ifade edebiliriz.

Konuyla yakından ilgilenen Batılı kaynaklar, kapsamlı ve evrensel değerlerle uyumlu böyle bir planın ortaya çıkmasını önemli bir gelişme sayıyorlar. Bir Avrupalı diplomatın deyişiyle, bu yeni “yol haritası, Türkiye ile Batı dünyasını birbirine yakınlaştıracak nitelikte” görülüyor.

Ayrıca iktidarın insan hak ve özgürlüklerinden yargı sistemine kadar, ülkedeki koşulları iyileştirmeye yönelik böyle köklü bir değişim yapmak ihtiyacını hissetmiş olması “ileri bir adım” sayılıyor.

Bu bir bakıma, iktidar çevrelerinin de son zamanlarda insan hak ve özgürlükler alanında örneğin AB’den ve ABD’den gelen bazı eleştirileri veya uyarıları da her şeye rağmen dikkate aldığını gösteriyor.

Zamanlama uygun

Dış çevrelerin, Eylem Planı’nı genelde olumlu karşılamakla beraber, ihtiyatlı (hatta bazılarının şüpheci) bir tavır almalarının nedeni, planın gerçekten eyleme dönüşüp dönüşmeyeceği, yani uygulama konusuyla ilgilidir.

Öncelikle AB’de bu konuda farklı görüşlerin ifade edildiği açık. Örneğin, Yunan ve Kıbrıs Rum cephesinde, Türkiye’nin bu reform paketini bu ay yapılacak AB zirve toplantısından yaptırım kararının çıkmasını önlemek için ortaya koyduğu öne sürülüyor. Bir kısım Fransız basınının da paylaştığı bu görüşe göre, Ankara’nın attığı adım, tamamen “taktiksel”dir veya bir aldatmacadır. Bu planın açıklanması için zamanlama olarak, zirve tarihine denk getirilmiş olması da boşuna değildir. Aynı iddia, ABD Kongresi’nden de Biden yönetimi üzerinde Türkiye karşıtı baskısıyla ilgili olarak öne sürülmektedir.

Buna rağmen, AB’de Türkiye’ye yaptırım kararı alınmasına karşı çıkan birçok üye vardır ve bunlar, özellikle Erdoğan’ın ilan ettiği yeni politikalara ve bu arada Eylem Planı’na bir şans tanınmasından yanadır. Bu bağlamda, Fransa’nın önceki günkü Erdoğan-Macron telefon görüşmesinden sonraki yeni ortamda, nasıl bir tavır alacağı merak konusudur.

Yazının devamı...

ABD’nin Ortadoğu politikası ne kadar değişecek?

2 Mart 2021

Washington’da geçen cuma günü şimdiye kadar gizli tutulan “Kaşıkçı Raporu”nun yayımlanması ve onu izleyen gelişmeler, ABD’nin Suudi Arabistan dâhil, Ortadoğu politikasında bir değişiklik sinyali sayılıyor.

Başkan Joe Biden, görevine başladığı 20 Ocak’tan bu yana, selefi Donald Trump’ın politikalarından ayrılan yolda ilk adımlarını atmıştır. Dış politikada, özellikle İran, Körfez ülkeleri, Yemen, Filistin gibi Ortadoğu meselelerinde aldığı yeni tavır, önemli bir siyaset değişikliğinin habercisi sayılmıştır.

İşte tam bu sırada, Trump döneminde “hasıraltı” edilen Kaşıkçı Raporu’nun yayımlanması, bu değişiklik zincirinin yeni bir halkasını oluşturuyor.

Ancak bu değişikliğin nedeni ve limiti nedir? Biden bu cinayette suçlanan bütün Suudi yetkililere ve bu arada Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a karşı cezalandırıcı kararlar da alacak mı? Yani Washington’un tutumunda bir değişiklik söz konusu ise, bu nereye kadar gidecek?

Çıkar mı, ilke mi?

Menfur cinayetin işlenmesinden sonra özellikle Türkiye’nin ABD başta olmak üzere uluslararası camiaya temin ettiği bilgi ve bulgular, hasıraltı edildi ve olay adeta unutuldu.

Trump’ın bu konudaki tutumu şaşırtıcı değildi, çünkü onun nazarında “çıkar” her şeyin üstündeydi. ABD’nin Suudi Arabistan’la çok önemli çıkarları vardı. Veliaht Prens özellikle Trump’ın damadı, “danışman” Kushner’e de çok yakındı. Çeşitli anlaşmalarla milyarlık iş ilişkileri kuruluyor, ayrıca bölgesel çapta siyasi projeler geliştiriliyordu.

Yani açıkçası, Trump yönetimi için “çıkar”, manevi değer taşıyan “ilkeler”den çok daha önem taşıyordu. Bu bakımdan Kaşıkçı cinayetinde elleri kana bulaşan kimseleri görmezden gelip yola devam etmekte bir sakınca görülmüyordu.

Yazının devamı...

Mars’ta işler yolunda, ama yeryüzünde?..

23 Şubat 2021

Geçen perşembe günü, Teksas’ın Houston kentindeki Amerikan Uzay Araştırma Merkezi NASA’da olağanüstü bir heyecan vardı. “Azim Operasyonu” adı verilen bir misyonun yöneticileri ve bilim adamları dünyadan çok uzak, 470 milyon kilometre mesafeden bir haber bekliyordu.

Bu haber, uzayda nefes kesen hızla seyreden bir aracın tam yedi ay süren yolculuğu sonunda, Mars’tan gelecekti. Bir robotun güdümündeki bir ton ağırlığındaki araç, şimdiye kadar esrarengiz bir gezegen olarak kalan Mars’a sağ salim inebilecek miydi? Bu iniş, NASA’nın belirlediği noktada, bir kraterin bulunduğu bölgede gerçekleşebilecek miydi? Ve tabii en önemlisi, uzay aracı Mars’tan varış sinyalini ve de bununla ilgili resimleri gönderebilecek miydi?

Evet, NASA’da çok heyecanlı anlar yaşanırken, Mars’a ilk yumuşak ve isabetli iniş mesajı gelmeye başladı. Ardından, Mars’tan ilk resimler de ulaşınca, NASA ekibinin bu müjde üzerine nasıl coştuğunu gösteren fotoğraflar da dünya televizyonlarına yansıdı.

Teknoloji harikası

Mars’a iniş olayı, aslında uzayın keşfinde yeni bir kilometre taşı oluşturuyor.

Kuşkusuz aracın bu gezegene ulaşmasının başlıca önemi, hep sorulan “Mars”ta hayat var mı veya olmuş mu?” sorusunun nihayet yanıt bulması olanağını yaratmasıdır. “Azim Misyonu” yöneticilerine göre, uzay aracı Mars’ta yapacağı incelemelerle öncelikle bunu tespit etmeye çalışacak, bu konuda bilgi topladıkça, oradan ilk raporlarını bildirecek, bir yıl sonra yeryüzüne dönüşünde de Mars’tan taş, toprak, vs. gibi materyali de getirecek.

Tabii ki şimdi Mars’ta hayat yok. Ama bilim adamlarının merak ettiği husus, “eskiden” yani milyonlarca yıl önce var mıydı şeklinde ifade ediliyor. Yeni bilgiler, evrenin evveliyatını öğrenmeye yarayacak.

Ancak Mars’a inişin bir diğer önemi, bunun muazzam bir teknoloji başarısı olmasıdır. Bir uzay aracının milyonlarca kilometre uzaklıktaki bir gezegene, tam belirlenen noktaya “yumuşak iniş” yapması, her şeyden önce bilim ve teknolojinin bir harikası. Aracın ta oralardan sanki kapı komşusu imiş gibi net mesaj ve resimler göndermesi de aynı harikanın iletişim alanındaki bir göstergesi.

Yazının devamı...

ABD ile güven ve güvenlik sorunu

19 Şubat 2021

Hafta başında Irak’ın Gara bölgesinde PKK teröristlerinin yıllardır rehin tuttuğu 13 Türk askeri ve güvenlik görevlisini şehit etmesi olayının uluslararası ilişkiler açısından en önemli ve düşündürücü yanı, bunun Türkiye ile ABD arasındaki güven ve güvenlik sorununu gözlerin önüne sermiş olmasıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bölgedeki operasyonu sırasında PKK’nın gerçekleştirdiği bu katliam karşısında Washington’un ilk aldığı resmi tavırda, katliam haberinin “eğer doğru ise” ifadesi kullanılarak bunun şüpheyle karşılandığını duyurması Ankara’da büyük şok yaratmış ve çok sert bir karşılık verilmesine yol açmıştır. Çok geçmeden, Türk liderlerinin olayın gerçekten PKK’nın bir infazı olduğunu gösteren tüm kanıtları ortaya koymasından sonra ABD yönetimi gerçeği kabul etmek ve PKK’yı suçlayan bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır.

“Sözde” müttefik

ABD’nin bu olaydaki davranışı, ister istemez, Türk-Amerikan ilişkilerinde “güven” meselesini gündeme getirmiştir.

Washington’da bir süredir Türkiye’nin ne kadar “güvenilir” bir stratejik ortak olduğu sorgulanıyor, hatta Ankara için “sözde” müttefik terimi kullanılıyordu. Son olay ise, Türkiye’nin nazarında asıl ABD’nin “sözde” ve “güvenilmez” bir müttefik olarak görüntüsünü ortaya koydu.

Düşünün ki PKK Türk rehineleri öldürüyor, ABD müttefik Türkiye’nin açıklamasını değil, terörist PKK’nın iddiasına güvenip Ankara’nın söyledikleri hakkında şüphe ifade ediyor. Ta ki kanıtlar tokat gibi bir etki yapıncaya kadar...

Bu, ABD’nin, bu türden, güveni sarsan ilk hatası olsaydı, belki de tepkisi bu kadar şiddetli olmazdı. Ama daha önce Amerikalılar, PKK konusunda Ankara’nın hassasiyetini hiçe sayan ters tavırlar almaktan çekinmediler. Son olay ABD’nin güvenilirliği konusunda yeni, olumsuz bir deneyim olmuştur.

“Kırılgan” ortaklık

Yazının devamı...