Biz ne diyoruz? Onlar ne diyor?

11 Aralık 2020

Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde son zamanların en kritik günleri geldi çattı.

AB cephesinde, 27 üye ülke liderlerinin dün Brüksel’de başlayan iki günlük zirve toplantısında, Türkiye’ye karşı yaptırım kararının alınması söz konusu. Bu satırları yazarken karar çıkmış değil, ancak sınırlı veya kademeli de olsa, yaptırım uygulama niyeti apaçık belli.

ABD cephesinde, Türkiye’ye karşı yaptırım hareketi Kongre’den geliyor. Bu girişim hafta başında Temsilciler Meclisi’nde üçte iki çoğunlukla desteklendi. Haftaya Senato’nun aynı kararı onaylaması bekleniyor.

Türkiye’nin eş zamanlı olarak Batılı dost veya müttefikleri tarafından bu şekilde “cezalandırılması” çok düşündürücü ve kaygı vericidir. Yaptırımların pratikte bir kıymeti harbiyesi olmadığı söylense de, Ankara’nın ABD ve AB ile ilişkilerinde belirleyici bir etki yapacağı kuşkusuz.

Olayın etkilerini kararların kesinleşmesinden sonra önümüzdeki günlerde irdelemek üzere, bu yazımızda, ilişkileri bu kritik noktaya getiren uyuşmazlıklara bir bakalım. Diğer bir deyişle, bizim temel görüş ve pozisyonumuz nedir, onlarınki nedir?

Türkiye’nin son zamanlarda izlediği dış politikadaki bazı değişikliklere rağmen temel duruşu aynı kalmıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer liderlerin son açıklamalarından belirttikleri gibi, Türkiye Batı dünyası ile bağlarına stratejik bir öncelik vermektedir. Daha önce olduğu gibi şimdi de Türkiye için NATO üyeliği, ABD ile iş birliği, AB ile ortaklık büyük önem taşımaktadır. Yani Batı’ya sırt çevirmek söz konusu değildir.

Ancak Ankara son zamanlarda daha bağımsız çok yönlü bir politikaya yönelmiştir.

Yazının devamı...

Neden karşı çıkıyorlar?

4 Aralık 2020

Son zamanlarda Batılı ülkelerden Türkiye’ye karşı yapılan suçlama ve eleştiri konularından biri de, Ankara’nın Dağlık Karabağ savaşı sırasındaki tutumuyla ilgili.

Türkiye’nin bu ihtilafta Azerbaycan’a aktif destek sağlamasını gerekçe gösteren bazı AB ülkeleri, bu nedenle Ankara’nın yaptırımlarla cezalandırılmasını istiyorlar. Aynı gerekçeyle, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo önceki gün NATO zirvesinde Türkiye’ye karışı beklenmedik, ağır suçlamalar yöneltti.

Dost ve müttefikler arasında Türkiye karşıtı böyle bir havanın esmesi çok düşündürücüdür. Hele suçlamalara konu olan meselelerden birinin Türkiye’nin Azerbaycan’a desteği olmasına bir anlam vermek oldukça zordur.

Batı’nın gözünde Türkiye’nin Dağlık Karabağ krizinde Azerbaycan’dan yana bir tavır alması neden bir kabahat oluyor. İlk bakışta bunu anlamak gerçekten zor.

Ama bir bakıma karşı tarafın bu konudaki düşüncelerinin ve kaygılarının ne olduğunu öğrenmekte ve ona göre bunun objektif bir değerlendirmesini yapmakta yarar vardır.

***

Önce olanlarla ilgili şu tespitleri yapalım:

- Evet, Türkiye Azeri-Ermeni ihtilafında Bakü’den yana bir tavır ortaya koymuş, Karabağ’daki çatışmalar öncesinde ve sırasında ona askeri destek sağlamıştır. Bu tutumun Batı’ya ters düşen veya hukuka aykırı sayılacak bir yanı yoktur. Kaldı ki, Bakü bu askeri harekâtı BM’nin de Azeri toprağı saydığı o bölgeyi Ermeni işgalinden kurtarmak için yapmıştır.

Yazının devamı...

AB ve ABD ile ilişkilerde yeni ayar

24 Kasım 2020

Son günlerde AB’den ve ABD’den Türkiye’ye karşı sert beyanların geldiği bir ortamda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beklenmedik yumuşak bir üslupla verdiği mesajlar şu iki soruyu gündeme getirdi:

1) AB ve ABD, Türkiye’yi dış politika davranışları nedeniyle cezalandırmak, ona karşı yaptırımlar uygulamak noktasına gerçekten geliyor mu?

2) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin AB ve ABD ile ilişkilerine verdiği önemi ve onlarla iş birliğini güçlendirme amacını vurgulayan son mesajı stratejik bir adım mı, yoksa göstermelik taktik bir davranış mı?

Birinci konuda, son günlerde Avrupa’dan gelen çatlak sesler, Türkiye-AB ilişkilerini yeni bir fırtınanın beklediğini gösteriyor. 10 Aralık’ta yapılacak olan AB Zirvesi’nde, Türkiye’ye karşı yaptırım taslağının ele alınması söz konusu. Yunan-Kıbrıs Rum ikilisinin, Fransa’nın da desteğiyle giriştiği inisiyatifin bir hayli taraftar topladığı, çeşitli üye ülkelerin liderlerinin verdikleri demeçlerden de anlaşılıyor.

Tabii bu konunun zirvede tartışılması yaptırım kararının çıkacağı anlamına gelmez. Böyle bir karar için 27 üyenin onayı gerek. Bu önerinin böyle bir kabul görüp görmeyeceğini şimdiden kestirmek imkânsız.

Türkiye açısından böyle bir kararın çıkması, hatta bunun gündeme gelmesi dahi hiç de iyi bir durum değil. Ancak AB’nin de böyle bir kararın olumsuz sonuçlarını iyi hesaplaması gerek. Bu karar Türkiye’nin tutumunu değiştirtmeyeceği gibi, sonuçta Ankara’yı AB’den büsbütün uzaklaştıracak, ayrıca Yunanistan ve Fransa gibi ülkelerle ciddi sürtüşmeler yaratacaktır.

Bu bakımdan, AB liderlerinin ve bu arada dönem başkanı Şansölye Merkel’in bu kritik meseleye sert çıkışlar yerine, diplomasiye şans tanıyan daha gerçekçi bir yaklaşımla bakmalarında fayda vardır.

***

Yazının devamı...

Oldubitti dünyası

20 Kasım 2020

Dağlık Karabağ’da olup bitenler, üstün bir askeri güçle gerçekleştirilen fiili (de facto) durumun, uluslararası ilişkilerde ne kadar belirleyici olduğunu açıkça gözlerin önüne serdi.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine bağımsızlığa kavuşan Ermenistan’ın yaptığı ilk işlerden biri, Azerbaycan toprağı sayılan Dağlık Karabağ’ı istila etmek olmuştu. O dönemde Erivan’ın nispeten düzenli bir ordusu, Karabağ Ermenilerinin de bir milis gücü varken, Azerbaycan’ın doğru dürüst bir asker gücü yoktu. Dolayısıyla, Ermeniler bu üstünlükleriyle Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal etmeyi başarmıştı.

Ermeniler bu oldubittiyi 1994’te ilan edilen ateşkesten sonra sürdürüp dünyaya kabul ettirmeye çalıştılar. İşgale son vermelerini isteyen Birleşmiş Milletler’i dinlemedikleri gibi, AGİT’in Minsk Grubu’nun tavsiyelerine de kulak asmadılar.

Ne var ki Azerbaycan son zamanlarda toparlandı, ordusunu güçlendirdi ve nihayet geçen eylülde harekete geçti. Bu kez Azeri ordusunun cephede sağladığı üstünlük karşısında Ermeni güçleri pes ettiler. Böylece Azerbaycan sahada fiili bir durum yaratmış oldu.

Sayısız örnek

Dağlık Karabağ’daki bu gelişmeler, tarih boyunca sıkça görülen benzer olaylar zincirinin son halkasını oluşturuyor. Ama fazla gerilere gitmeye gerek yok. Aynı gerçeği yansıtan güncel pek çok örnek de var.

Kısaca birkaçını hatırlayalım:

Rusya 2008’de Gürcistan’a ait Abhazya ve Güney Osetya’yı bir oldubittiyle ele geçirdi. 2014’te Ukrayna’ya ait Kırım’ı hedef aldı ve bu bölgeyi resmen ilhak etti. Ayrıca Ukrayna’nın doğu bölgesinde de fiili yeni bir durum yarattı.

Yazının devamı...

Yeni Kıbrıs gerçeği

17 Kasım 2020

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın KKTC’yi ziyaretinde vermeye çalıştığı başlıca mesaj, Kıbrıs’ta yeni bir gerçeğin var olduğu ve dolayısıyla dünyanın da bunu dikkate alması gerektiğidir.

Bu ziyaretin zamanlaması ve bazı tepkilere rağmen yapılmış olması dahi, kendi başına önemli bir mesajdır. KKTC’nin 37. kuruluş yıldönümünde Erdoğan Lefkoşa’ya ilaveten “kapalı” Maraş’a da programına katarak yaptığı konuşmalar, Kuzey Kıbrıs’ın bağımsızlığını ve egemenliğini dünyaya yansıtmıştır.

Erdoğan’ın KKTC’nin yeni Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile birlikte bu vesileyle verdikleri mesajlar, işte hep bu yeni gerçekle ilgilidir: İlk mesaj, KKTC’nin bağımsızlığının devam edeceği, dolayısıyla Kıbrıs sorununun çözümünün artık “eşit egemenliğe” dayalı iki devlet” formülü olacağıdır. Türk tarafı, bundan sonra masaya oturulacaksa, “birleşme”nin değil “ayrılma”nın parametrelerini ve detaylarını görüşecektir. Bu da “federal çözüme veda” demektir ve bunun adresi de Anastasiadis yönetimi ve yeni bir müzakere süreci hazırlıkları yapmakta olan BM Genel Sekreteri’dir.

Aynı şekilde, “kapalı Maraş”la ilgili mesaj da hem açık bir meydan okuma, hem de bir uyarı niteliğindedir. Türk tarafı 46 yıl sonra bu kentin statüsünü değiştiren bir adım atmış, onu kısmen açmıştır. Şimdi Erdoğan’ın verdiği mesaj, artık Maraş’ın tümünün iskâna açılacağı, bunun KKTC’nin toprağı sayıldığıdır. Bu “de facto” durum da Kıbrıs gerçeğinin önemli bir unsuru oluyor.

Kaçınılmaz sonuç

Eğer 40 küsur yıldır süregelen müzakerelerde, ta 1977’deki prensip anlaşması çerçevesinde, federal çözüm hayata geçirilebilseydik, bugün farklı bir Kıbrıs realitesiyle karşılaşabilirdik.

Türk tarafı yıllarca bunun umudu ve çabası içinde oldu: Gerçekten federal sistemde iki toplumun birlikte yaşaması ideal bir hedefti. Bu iki tarafın da “kazan kazan” esasına dayalı bir ortaklık ve birliktelik oluşturmalarını mümkün kılabilirdi.

Türk tarafı, bu sayede hayat standardını (güneydeki kadar) yükseltebilecek. AB’ye dâhil olabilecek, izolasyondan kurtulacak, ayrıca Türkiye de bunun kendi çıkarları açısında da yararlarını görecekti.

Yazının devamı...