Rusya: Rakip mi, partner mi?

13 Ekim 2020

Soru bir süreden beri soruluyor... Suriye’deki harekât sırasında soruldu. Libya krizinde de...

Ve şimdi aynı soru, farklı bir bölgede, Dağlık Karabağ’daki olaylar nedeniyle gündemde.

Türkiye ve Rusya Kafkasya’da birbirleriyle karşı durumda mı? Yoksa birlikte çalışabilirler mi?

Suriye ve Libya örnekleri Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin bu ülkelerdeki olaylar sırasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların pek etkisi altında kalmadığını gösterdi. Evet, Ankara ile Moskova her iki meselede, bazı spesifik konularda birbirlerine ters düşen pozisyonlar aldı. Bu uyuşmazlıklar resmi beyanlarda da açıkça dile getirildi ve tartışıldı... Ama buna rağmen Türk-Rus ilişkileri gelişmeye devam etti, liderler arasındaki diyalog aynı samimiyetle sürdürüldü, siyasi, ekonomik ve hatta askeri iş birliği alanı daha da genişledi.

Bazı konularda çıkan uyuşmazlıklara rağmen, sorunun fazla büyümeden kontrol altına alınabileceğini gösteren bir örnek bu. Yeter ki bu yönde ortak bir irade olsun...

***

Dağlık Karabağ’daki olaylar, Kafkasya jeopolitiğinde önemli bir gelişmeyi gözlerin önüne serdi. Bu da Türkiye’nin bölgede güçlü bir varlık gösterdiğidir. Ankara artık Kafkasya’da sadece olup bitenleri izleyen değil, aynı zamanda gerektiğinde aktif olarak müdahil olan ve yön vermeye çalışan bir aktördür.

Bu pozisyon, aslında Kafkasya’yı kendi arka bahçesi sayan ve bölgede baş aktör gibi hareket eden Rusya ile Türkiye’yi bazı hallerde karşı karşıya getirebilir. Nitekim Azerbaycan-Ermenistan çatışması böyle bir durum yaratmış, Ankara Bakü’ye aktif destek verirken, Moskova dengeli bir politika izlemeye özen göstermekle beraber Erivan ile çıkarlarını ön planda tutan temel tutumunu sürdürmüştür.

Yazının devamı...

Maraş hamlesi

9 Ekim 2020

KKTC’de 46 yıl kapalı tutulan Maraş’ın dün halka açılması, bu “Hayalet Kent” ile ilgili kişisel bir anımı hafızamda canlandırdı.

Bu anlatacaklarım, Kıbrıs meselesinde nereden nereye gelindiğini gözlerin önüne seriyor.

Ağustos 1974’te gerçekleşen İkinci Barış Harekâtı’ndan sonra, adanın turistik cenneti sayılan Maraş, bir hayli yıkılmış, Rum nüfusu tarafından terk edilmiş haliyle, varılan ateşkes anlaşması ve Birleşmiş Milletler kararı uyarınca, iskâna ve her türlü sivil faaliyete kapatılmıştı. Vaktiyle buraya akın eden turistlerin ve ünlü film yıldızlarının yerine, kentte sadece Türk askerleri ve devriye gezen BM birlikleri kalıyordu.

Kıbrıs’ın siyasi geleceğine ilişkin görüşmelerin daha başında, Maraş’ın bu kapalı statüsünün çözüm bulununcaya kadar süreceği, nihai statüsünün müzakerelerde belirleneceği üzerinde mutabakat sağlanmıştı.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in de, Maraş’ı bu müzakerelerde bir koz olarak kullanmak istediği ve Rumlarla bir anlaşmaya varılması halinde, Maraş’ın geri verilebileceğini düşündüğü söyleniyordu.

Nitekim yıllarca süren müzakerelerde bir anlaşma sağlanamadığı için, Maraş da adeta bir yasak kent gibi kapalı kaldı.

***

Yıllar boyunca Milliyet adına Kıbrıs’ı, çatışmalardan müzakerelere kadar her yönüyle yerinde ve yakından izledim. 1970’lerin sonunda hayalim, kapalı Maraş’a girmek ve durumu kamuoyuna yansıtmaktı. Rahmetli Rauf Denktaş ile sohbetlerimizde bu arzumu hep paylaşıyordum.

Yazının devamı...

Karabağ savaşı: Nereye kadar?

2 Ekim 2020

BM Güvenlik Konseyi’nin “derhal ateşkes” kararına ve pek çok ülke liderinin bu yöndeki acil çağrılarına rağmen, Dağlık Karabağ’da geçen pazar günü Azeri ve Ermeni askeri güçleri arasında başlayan çatışmalar hâlâ bütün şiddetiyle devam ediyor. Bu savaş halinin daha ne kadar devam edeceği ve nereye kadar gideceği belli değil.

Azerbaycan ve Ermenistan liderleri, çatışmaların durması ve müzakerelerin başlaması için henüz gerekli şartların oluşmadığını belirterek, “sonuna kadar” savaşma kararlılığını beyan ettiler. Bakü’ye tam destek veren Ankara da Dağlık Karabağ’daki Ermeni işgali sona ermeden ateşkesin sağlanamayacağı mesajını verdi.

Bu durumda Güvenlik Konseyi’nin nadir gerçekleşen bir görüş birliğiyle aldığı karar, şimdilik havada kalıyor. Ancak bu eninde sonunda cephede silahların susmayacağı ve tarafların masaya oturmayacakları anlamına gelmez. Ama şimdilik ne Bakü’den ne de Erivan’dan “derhal” vurgusuyla alınan ateşkes kararına uyacaklarına dair bir işaret yok.

***

Azerbaycan’ın bu konudaki kararlılığının nedenini anlamak kolay. Azeriler 30 yıldır devam eden Ermeni işgaline son vermek için “güç kullanmak”tan başka çare kalmadığı kanısındadır. Bu süre içinde Güvenlik Konseyi’nin işgale son verilmesine ilişkin aldığı kararların hiç sonuç vermemesi Azerilerin sabrını tüketti. Son zamanlarda Ankara’nın da aktif desteğiyle askeri kapasitesini artıran Azerbaycan bu meseleyi kökünden halletmek için “güç üstünlüğü”nü devreye sokmak yolunu seçmiştir.

Ermenistan’ın cephede uğradığı kayıplara rağmen, savaşı sürdürmek konusundaki ısrarını anlamak zor. Kuşkusuz bunda Başbakan Paşinyan’ın yaptığı hesap yanlışının büyük payı var. Onun hâlâ askeri yoldan sonuç elde etme umuduyla ateşkes çağrılarına karşı çıkması kendisini büsbütün yenilgiye mahkûm edecektir.

***

Başta belirttiğimiz gibi, cephede eninde sonunda ateş kesilecek ve meselenin çözümü için masaya oturulacaktır. Bu kez Azerbaycan’ın sahadaki kazanımları masadaki müzakerelerde etkisini gösterecek, belirleyici olacaktır.

Yazının devamı...

Kafkas cephesinde bu kez durum farklı

29 Eylül 2020

Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ bölgesinde çıkan çatışma daha geniş bir savaşa dönüşecek mi?

İki ülkenin 1994’te imzaladığı ateşkes anlaşması her ihlal edildiğinde sorulan sorular gene gündemde. Daha geçen temmuz ayında cephe hattının diğer stratejik bir noktasında patlak veren çatışma için de aynı endişe ifade edilmiş, ancak olayın büyümesi önlenmiş ve gene statükoya, yani “ne savaş, ne barış” durumuna dönülmüştü.

Bu kez Dağlık Karabağ bölgesindeki çatışmanın daha ciddi, topyekûn bir savaşa dönüşmesi kaygısını artıran farklı şartlar var.

Örneğin, pazar sabahı çıkan çatışma, bundan öncekilerden çok daha büyük güçlerle, çok daha şiddetli bir şekilde gelişti. İki taraf da hızla seferberlik ilan etti ve savaş halini sürdürme kararlılığını ortaya koydu. Rusya’dan ABD’ye, AB’den BM’ye kadar, uluslararası topluluktan gelen ateşkes çağrıları en azından bu aşamada yankı bulmuyor.

Yani yıllardan beri “donmuş” halde süregelen Azeri-Ermeni sorunu, şimdi “sahada” bir alev topu olarak duruyor.

***

Pazar sabahı Dağlık Karabağ hudut hattında ilk ateş açan tarafın kim olduğu, bundan önceki olaylar gibi, tartışma konusu. İki taraf da birbirini suçlamaya devam ededursun, gerçek şu ki, bu kez savaş için bir hazırlık hali vardı.

Azerbaycan tarafı bu ilk çatışmadan yararlanıp cephede bazı kazanımlar elde etti. Bu kez Azerbaycan artan askeri gücünü ve işgal altındaki topraklarını kurtarma kararlılığını göstermek fırsatını buldu.

Yazının devamı...

Güç politikası: Politika gerçeği

25 Eylül 2020

Şu soruya objektif ve samimi bir yanıt vermeye çalışalım: Eğer Türkiye “güç politikası”nı uygulamasaydı, uluslararası arenada bölgesel bir aktör olarak varlığını hissettirebilecek, sesin duyurabilecek miydi?

Bu soru özellikle son günlerde, Doğu Akdeniz-Ege krizindeki gelişmelerin ışığında, güncellik kazanmış durumda.

Kriz sırasında Türkiye, “sert güç” (“hard power”) diye tanımlanan güç kapasitesini sergileyen bir stratejiyi devreye soktu. Resmi beyanlardaki sert çıkışlarla birlikte, sahada askeri kudretini gözlerin önüne seren eylemlere girişti. Örneğin Ege’de ve Doğu Akdeniz’de çok sayıda savaş gemisi ve insansız hava araçlarının da dâhil olduğu hava gücüyle peş peşe tatbikatlar ve savaş oyunları sergiledi. Kendi belirlediği deniz yetki alanları içinde sismik araştırmaları da savaş gemilerinin eşliğinde kararlılıkla sürdürdü.

Ankara bunları yaparken, artık Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde, bizzat kendi savunma sanatının ürettiği modern silahlara sahip olduğu, yani Türkiye’nin giderek “askeri bir güç” durumuna gelmekte olduğu mesajını da verdi.

Sahadan masaya...

Bu mesaj adrese ulaşmış olacak ki krize dâhil olan veya ona dolaylı olarak bulaşan ülkeler çatışma tehlikesini önlemek ve gerilimi düşürmek için Anakara ile oturup konuşmak ve bir müzakere süreci başlatmak ihtiyacını duydular. Nitekim bu hafta, “sahadan masaya” bir geçiş hareketi başladı: yani “yumuşak güç” (“soft power”) stratejisi öne geçti.

Aslında Türkiye, öteden beri “sert” ile “yumuşak” güç politikalarını birlikte yürütme anlayışını benimsemiş bulunuyor. Buna göre, Ankara askeri kapasitesini geliştirirken ve bunu açıkça dışarıya aksettirirken, Türk diplomasisi de ülkenin karşılaştığı anlaşmazlıkları müzakere yoluyla halletmeye yönelik hamleler yapmıştır.

İşte Doğu Akdeniz-Ege krizinde şimdiki noktaya gelinmesi, bu “çift odaklı strateji”nin sonucudur.

Yazının devamı...

Söylem iyi, ama eylem?..

22 Eylül 2020

Doğu Akdeniz-Ege krizinde bunca askeri güç gösterisinden ve “harbi retorik”ten sonra, gerilimi düşürmeye ve diyaloğu başlatmaya yönelik bazı resmi açıklamaların yapılması umut verici bir gelişme...

Bu “çatışma saha”sından “görüşme masası”na geçiş sürecine gelinebileceğine dair ilk olumlu işaret...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin krizi diplomasiyle çözmeye hazır olduğunu açıklamasından sonra Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un aynı yönde, üstelik Türkçe yazılmış bir tweet ile karşılık vermesi, bu arada Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın diyalog için temasların ileri bir noktaya geldiğini ve “istikşafi görüşmeler”in yakında başlayabileceğini belirtmesi, sınırlı da olsa, bir iyimserlik yaratmış bulunuyor.

Buna Türkiye’nin sahadaki tansiyonu düşürmek için, “Oruç Reis” sismik araştırma gemisini Antalya’ya “bakım amacıyla” çekmesini de eklemek gerek. Bunun asıl amacının, Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle, “diplomasi alanını açmak” olduğu ortada. Yani bunu Ankara’nın bir “geri adım” olarak değil, diyaloğu teşvik etmek için yaptığı bir “iyi niyet jesti” olarak görmek gerek. Yunanistan’ın ve onun arkasında duran Fransa’nın da bu jesti böyle değerlendirmesi beklenir...

Kritik hafta

Söylemde görülen değişikliğin tam da Avrupa Birliği’nin bu hafta Brüksel’de yapacağı Zirve toplantısı sırasında gerçekleşmekte olması bir rastlantı değil.

AB’nin 27 üye ülkesinin liderlerinin gündeminde, Doğu Akdeniz-Ege krizi ve bu konu ile ilgili Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ın Türkiye’ye yaptırımların uygulanmasına ilişkin talepleri yer alıyor.

AB Zirvesi’nden böyle bir karar çıkar mı? Gelen bilgiler, Birlik içinde bu konuda bir görüş birliği olmadığı izlemini veriyor. Yani açık bir şekilde Türkiye’ye karşı bir ambargo kararı çıkmaz. Böyle sert ve kesin bir karar için gereken konsensüs (oy birliği) sağlanamaz. Ama daha muğlak ve daha çok uyarıcı bir metin üzerinde mutabakat sağlanabilir.

Yazının devamı...