Dış politikada pragmatizm

23 Nisan 2021

Son yıllarda bir hayli bozuk ve gergin bir seyir izleyen Türk-Mısır ilişkilerinin şimdi bir normalleşme sürecine girmekte olması, Türk dış politikasında yeni bir yönelimi yansıtması bakımından, üzerinde durulmaya değer bir anlam taşıyor.

Kahire ile ilişkilerin son bir dizi gizli temastan sonra düzelme yoluna girmesi artık resmiyet kazanmış bulunuyor. Bu bağlamda yakında daha üst düzeyde görüşmelerle son pürüzlerin giderilmesi ve karşılıklı olarak büyükelçi tayin edilmesi gündemde.

Bu, iki ülke arasındaki ilişkiler açısından olduğu kadar bölgenin jeopolitiği bakımından da önemli bir gelişme.

Biz ayrıca bu olayı, Türk dış politikasındaki yeni bir yaklaşımın işareti olarak anlamlı buluyoruz.

***

İki ülke arasındaki ilişkilerin kopma noktasına gelmesi ve uzun bir süre gergin kalması 2015’te şimdiki devlet başkanı Mareşal Sisi’nin, seçilmiş Mursi rejimini askeri bir darbeyle devirmesinin sonucudur. Ankara bu darbeye şiddetle karşı çıkmış, Kahire’deki büyükelçisini geri çekmiş, Mursi yanlılarına desteğini göstermiş, Sisi’ye karşı da sistematik bir kampanyaya girişmiştir. Haliyle bu Ankara ile Kahire’yi karşı karşıya getirmiştir.

Ankara’da iktidar bu duruşunu “ilkesel” olarak nitelendirmiş, diğer ülkeler “darbeci Sisi” ile yeniden ilişki kurarken, Türk hükümeti ona karşı tutumunu sert bir üslup kullanarak sürdürmüştür.

Açıkçası, o günlerde iktidarın darbeye ve darbeciye karşı aldığı tutumun “ilkesel” yönüne ilaveten, ideolojik, politik, duygusal ve kişisel bir tarafı olduğu da bir gerçektir. Bu husus pek görüşülüp tartışılmadığı için: “ilkesel” diye tanımlanan tavır devam etti ve Ankara ile Kahire’nin arası açık kaldı. Ta ki Doğu Akdeniz krizi Ankara’yı dış politikayla ilgili yeni değerlendirmeler yapmaya itinceye kadar...

Yazının devamı...

Kötü başlangıçtan sonra...

20 Nisan 2021

Şaşırtıcı değil, ama hayal kırıcı.

Türk-Yunan ilişkilerini yıllar boyunca yakından izleyen bir gazeteci olarak, Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’ın Ankara’da Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısında söylediklerini, tek, kısa bir cümleyle böyle değerlendirebilirim.

Yunan Bakan’ın daha resmi ziyaretinin başında, basının önündeki ilk konuşmasında, ev sahibi mevkidaşının nazik tavrının aksine, agresif bir dil kullanarak sert bir çıkış yapması, gerçekten bizi pek şaşırtmadı. Buna biraz da alıştık.

Daha önceki yıllarda Yunan liderlerinin Türk mevkidaşlarıyla buluşmalarında benzer bir duruş sergilediklerine tanık olduk.

Dendias ile Çavuşoğlu’nun eski kişisel dostlukları, bu ziyarete sadece iki ülke değil, uluslararası camia tarafından da atfedilen önem ve karşılıklı ilişkilere “yeni bir başlangıç” verileceği beklentisi basın toplantısında söylenen sözlerin gölgesinde kaldı.

Dendias ve onun patronu Başbakan Miçotakis daha ziyaretin başında böyle bir çıkış yapma stratejisini belirlediklerinde bunun yol açacağı tepkiyi ve ciddi hasarı hiç düşünmediler mi? Dediğimiz gibi, Yunan tarafının hep böyle hareket ettiği ve kendince bu davranışının doğruluğuna inandığı açık.

Eski tas, eski hamam

Evet, Dendias’ın söyledikleri şaşırtmadı, ama düş kırıklığı yarattı. Bakan’ın değindiği her konuda söyledikleri, Yunan tarafının bilinen katı tutumundaki uzlaşmazlığını açıkça ortaya koymuş oldu.

Yazının devamı...

Ukrayna krizinde 'aktif' tarafsızlık

13 Nisan 2021

Ukrayna krizinin en güç durumda bıraktığı ülkelerin başında Türkiye geliyor desek her halde pek abartılı olmaz.

Son zamanlarda bir sıcak çatışma ve hatta daha geniş bir savaş endişesi yaratan bu krizde Ukrayna ile Rusya direkt olarak karşı karşıya geliyor. Ancak sorunun boyutları küresel çapta genişliyor ve Rusya ile ABD başta olmak üzere NATO’yu da ihtilafın içine çekiyor. Rakip taraflar arasındaki sürtüşme, karşılıklı tehditler ve askeri tatbikat gibi güç gösterilerle giderek tırmanıyor.

Krizin Türkiye’yi zor duruma bırakması coğrafi ve siyasi konumundan kaynaklanıyor. Ankara hem Ukrayna hem de Rusya ile iyi ilişkilerini ve iş birliğini sürdürmek istiyor. ABD’nin müttefiki ve NATO üyesi olmakla beraber, Rusya ile de bağlarını güçlendirmeye özen gösteriyor.

Türk diplomasisi bu çok yönlü, dengeli tutumunu korumayı ulusal çıkarlarının gereği sayıyor.

Bu politikayı Ukrayna krizi gibi sorunlar çıktığında yürütmek gerçekten çok güç: Bir yandan birbirleriyle çatışan taraflarla bozuşmadan ve mevcut ilişkilerinizi tehlikeye düşürmeden, sağduyunun gerektiği “ilkesel” pozisyonunuzu sürdüreceksiniz, diğer yandan da ulusal çıkarlarınıza uygun pragmatik bir tutum alacaksınız.

İp cambazlığı gibi

Bu bir nevi diplomatik ip cambazlığı demektir ki, Türkiye’nin bu alanda geçmişten bu yana oldukça başarılı bir sicili vardır. Şimdi de Ukrayna krizi böyle bir performans göstermek fırsatını yaratıyor.

Bu krizde şu ana kadar Türkiye’nin izlediği politikanın işte böyle bir çizgide ilerlediği görülüyor. Nitekim geçen cumartesi günü İstanbul’da gerçekleşen Erdoğan-Zelenskiy görüşmesinden sonra yapılan açıklamalar bunun işaretini yeterince veriyor.

Yazının devamı...

AB ile ilişkilerde 'yeni' olan ne?

9 Nisan 2021

AB Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel’ın Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşme, Türkiye-AB ilişkilerinde “yeni bir başlangıç” veya “yeni bir dönüm noktası” olarak değerlendiriliyor.

Gerçekten son zamanlarda Ankara ile Brüksel arasında yaşanan uyuşmazlıklardan ve gerginliklerden sonra, bu görüşmenin nispeten yeni sayılacak farklı bir havada cereyan ettiği, bunun da ilerisi için umut yarattığı görülüyor.

Bu bağlamda başlıca değişiklik, tarafların yaklaşımı, üslubu ve söylemi üzerindedir. Liderler başta olmak üzere resmi çevrelerin iyi niyet beyanları, uzlaşıcı tutumu, yapıcı jestleri, en azından eskisinden farklı, yeni bir başlangıcın sinyalini veriyor.

Ayrıca Ankara’da görüşmelerde ele alınan birçok sorunla ilgili olarak ortaya konan pozisyonlar da eskisinden daha olumlu. Bu sorunların başında da uzun zamandan beri tartışma ve gerilim yaratan Gümrük Birliği, sığınmacılar ve vize kolaylıkları gibi meseleler yer alıyor. Bu konularda henüz bir anlaşma ortaya çıkmamakla beraber, bundan sonraki müzakerelerin somut sonuca yönelik bir sürece girmekte olduğu anlaşılıyor.

Gene son zamanlarda Türkiye-AB ilişkilerinde kriz yaratan Doğu Akdeniz ile ilgili uyuşmazlıklar ve Türk-Yunan gerginliği üzerinde yeni bir yaklaşımın işaretleri var. En azından bu alanlarda gerilimi düşürecek jestler ve beyanlar bir yenilik oluşturuyor.

***

Ankara’daki görüşmelerde Türkiye ile AB arasında mevcut anlaşmazlıkların giderilmesi ve ortak çıkarların gerektirdiği alanlarda iş birliğinin güçlendirilmesi konusunda “pozitif gündem” başlığı altında yeni bir yol haritası belirlenmekle beraber, üyelik süreci konusunda herhangi bir değişiklik veya yenilik getirmiş değil.

Türk tarafı, Cumhurbaşkanı’nın vurguladığı gibi, “tam üyelik hedefini” esas saymaktadır. Dolayısıyla, AB’nin de bu hedefe yönelik sürece ivme kazandıracak adımları atmasını beklemektedir.

Yazının devamı...

AB ile “idareimaslahat”

26 Mart 2021

Brüksel’de dün başlayan ve bugün sona erecek olan AB Zirvesi’nden Türkiye ile ilgili nasıl bir karar çıkacak? Bu karar Türkiye-AB ilişkilerinde “yeni bir başlangıç”ın işaretini mi verecek, yoksa Ankara’yı kendisinden daha da mı uzaklaştıracak?

Bunu zirvenin sonunda yayımlanacak bildiriden öğreneceğiz. Ancak hafta başında basına yansıyan AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in 15 sayfalık raporu ve üst düzey AB yetkililerinin yaptıkları açıklamalar, zirveden çıkacak sonuç hakkında şimdiden bir tahmin yürütmek imkânını veriyor.

Aslında zirve öncesinde yapılan bütün açıklamalar, iki tarafın da temel meselelerdeki zıt pozisyonlarını koruduklarını gösteriyor. Yani bu söylenenler için “aynı nakarat” demek mümkün...

Bu zirvede de liderlerin Türkiye konusunda almaları beklenen tutum da herhalde eskisinden pek farklı olmayacak, yani gene eski Türkçe tabiriyle “idareimaslahat” cinsinden olacak. Bunun amacı da bir yandan Türkiye ile diyaloğu koparmamak, onu tamamen uzaklaştırmamak, diğer yandan da onun beklentilerine karşı çıkarak mesafeli tutumunu sürdürmektir.

Dolayısıyla, zirveden çıkacak sonucun da bazı ilerleme işaretleriyle beraber, durumu “idare” etme yönünde olacağı öngörülebilir.

Geçen yılın sonlarında Doğu Akdeniz’deki kriz üzerine AB’nin Türkiye’ye karşı ekonomik yaptırım uygulaması söz konusu olmuş, birtakım gelişmelerden sonra nihai kararın mart zirvesinde verileceği bildirilmişti. Şimdi bu karar noktasına gelinmiş bulunuyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki bu kez de bir yaptırım kararı çıkmayacak, belki de konunun gene dikkatle izlenip haziran ayında yapılacak zirvede değerlendirilmesi istenecek. Kuşkusuz, şu günlerde AB’nin yaptırım uygulamaktan çekinmesi, ilişkilerin gerçekten tehlikeye düşmesini önleyecektir. Bu bir kez daha Türkiye’nin jeopolitik öneminin her şeye rağmen AB’nin tutumunda belirleyici bir faktör olduğunu gösteriyor. AB’nin içinden, özellikle Yunan-Kıbrıs Rum tarafından gelen bütün baskılara rağmen, Avrupa ülkelerinin çoğu (kendi çıkarları icabı) Türkiye’yi karşılarına almak veya onu uzaklaştırmak istemiyorlar.

Ama böyle düşünen bir çoğunluğa rağmen, AB, yıllardır üyelik kuyruğunda bekleyen Türkiye’ye kapılarını açmak, onunla gümrük birliğinden vize ve göç meselesine kadar yeni anlaşmalar imzalamak ve katılım müzakerelerini yeniden başlatmak niyetini taşımıyor. Bu zirvede yukarıda saydığımız anlaşmalarla ilgili bazı adımların atılması bu gerçeği değiştirmiyor.

Türkiye-AB ilişkilerinin yıllardan beri izlediği seyir, iki tarafın da birbirine ihtiyaç duyduğu ve beraberliklerini sürdürmek istediği, ama öte yandan da kendi çıkar ve değerlerine dayalı temel tutumlarında ısrarlı davrandıklarını gösteriyor. Yani iki taraf da ne birbirinden vazgeçiyor ne de kendi duruşlarından...

Yazının devamı...

Dış ilişkilerde yeni sıkıntılar

23 Mart 2021

Hafta sonunda Ankara’da alınan bir dizi beklenmedik karar, Türkiye’nin dış ilişkilerinde yeni sıkıntılı durumlar yaratmış bulunuyor.

Etkilerini uluslararası alanda da hemen hissettiren bu olayların başında, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, HDP’nin kapatılmasına yönelik işlem, Merkez Bankası Başkanı’nın değiştirilmesi gibi çarpıcı kararlar geliyor.

Dış ilişkiler açısından en çok ses veren, ters tepkilere yol açan olay, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıdır. Bu sürpriz karara, Türk hükümetinin iç ve dış politikalarında yeni bir yönelimin işareti olarak bakılıyor ve bunun pratikte Erdoğan iktidarının son zamanlarda siyasal ve ekonomik reformlarla ilgili açıkladığı planlara ve hedeflere ters düşmekte olduğu sonucu çıkarılıyor.

Aslında bu son kararların zamanlaması, bu konuda içeride olduğu kadar dışarıda da bazı kuşkular yaratmış bulunuyor. Son zamanlarda hükümetin reform programından İnsan Hakları Eylem Planı’na kadar açıkladığı yeni hedefler, ayrıca dış politikada AB ile ilişkilerde yeni bir başlangıç için attığı adımlar, Ege ve Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların halline yönelik giriştiği diplomatik çabalar gerçekten yeni umutlar yaratmış görünüyordu. O kadar ki bu hafta yapılacak AB zirvesinde daha önce planlanan Türkiye aleyhindeki yaptırım kararının gündemden çıkarılması dahi söz konusu oldu.

Ankara’nın son kararları Batı başkentlerinde zihinleri karıştırdı, havayı da bozdu.

Çekilmenin anlamı

Hükümetin siyasette ve ekonomide önemli değişiklikler vaat ettiği bir ortamda, hafta sonunda açıkladığı kararlar gerçekten şaşırtıcı olmuştur.

Özellikle İstanbul Sözleşmesi, bu iktidarın 2011’den beri önemsediği, üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nde bunun ilk destekçilerinden biri olduğu, Büyük Millet Meclisi’nin de 2014’te oy birliğiyle onayladığı bir insan hakları belgesidir. Bazı muhafazakâr çevrelerin baskısıyla kadın haklarını koruyan bu sözleşmeden vazgeçilmesi bir çelişki oluşturuyor. Hele kadınlara karşı şiddetin tehlikeli şekilde arttığı bir zamanda...

Yazının devamı...