TRUMP’IN PLANI BARIŞ’I SAĞLAR MI?

31 Ocak 2020

Plan Başkan Trump’ın iddialı tabiriyle “Yüzyılın Planı” veya daha kısa ifadeyle, “Barış Planı” diye anılıyor. Gerçekten bu plan, İsrail-Filistin anlaşmazlığını çözecek, bölgede barışın kurulmasını sağlayabilecek mi?

Çok şüpheli, hatta ilk işaretlere göre, tam aksine, yeni bir gerginlik ve çatışma dönemine girilmesi olasılığı daha kuvvetli.

Bunun nedeni açık: Bu plan İsrail’in isteklerini karşılıyor, Filistinlilerin beklentilerini ise hiçe sayıyor.

Aslında ABD daha önce de Kudüs’ün ve Golan Tepeleri’nin statüsüyle ilgili İsrail’in lehinde kararlar almıştı. “Yüzyılın Planı” bunları bir kez daha teyit ettiği gibi, gene İsrail’in lehinde yeni unsurlar içeriyor: Örneğin, Batı Şeria’da kurulan ve yasa dışı sayılan İsrail yerleşim birimlerini İsrail egemenliği altına veriyor.

Bu durumda bu planın bir müzakere zemini ve uzlaşma fırsatı oluşturması mümkün değil. O halde bundan sonra ne olacağı, kimin nasıl hareket edeceği, büyük bir soru işareti.

İlk tepkiler, Filistinlilerin sokaklara döküleceğini, şiddet ve çatışma sürecine girileceğini, meselenin uluslararası siyasi boyutlar alacağını gösteriyor. Ne var ki dış dünya, hatta Arap âlemi dahi, bu konuda bölünmüş durumda.

İsrail’in stratejisi de bundan cesaret alıyor. Plan ölü doğmuş veya yok sayılsa da, sahadaki “de facto” durum İsrail’in lehinde. Yani plan rafa da kalksa, içerdiği başlıca noktalar zaten bir “statüko” yani bir fiili durum hâlâ sürüyor.

Ancak bu, Trump’ın iddia ettiği gibi barış, huzur ve refah dönemi için fırsattan çok, yeni çatışmalar ve gerginliklere neden olacağa benziyor.

Yazının devamı...

Uzlaşma zamanı

28 Ocak 2020

Aşağıdaki satırlar, tanınmış bir Kıbrıslı Rum gazeteci yazarın “Cyrus Mail” gazetesinde çıkan son makalesinde yer alıyor.

“Türkiye bir düşman olarak karşı karşıya kalınacak bir ülke değildir. Bunu 1974’te askeri alanda, son olarak da diplomatik alanda gördük. Beğensek de beğenmesek de, bir yandan büyük Türkiye, diğer yandan da ufak Kıbrıs var. Eğer çatışma politikasını sürdürürsek, uçuruma sürükleneceğimiz açıktır. Türkiye’yi yenmek veya onu geri adım atmaya zorlama imkânımız yoktur. Bu gerçeği kabullenmek istemeyenler, bir hayal dünyasında yaşıyorlar.”

Bu tespitlerden sonra Güney Kıbrıslı yazar Christos Panayiotidis yazısını şu tavsiyeyle sürdürüyor: “Gerçek şudur ki Türkiye ile bir uzlaşmaya varmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Birlikte yaşamak imkânını bulmamız lazım. Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesindeki ve özellikle hidrokarbon oyunundaki rolünü kabul etmeliyiz.”

Kıbrıs Rum kesiminden böyle gerçekçi ve sağduyulu bir sesin yükselmesi dikkat çekici ve bizim açımızdan sevindiricidir.

Aynı zamanda “Alithia” gazetesinin yazarı olan Panayiotidis’in bu değerlendirmesi, adanın Rum kesiminde böyle düşünen ve bu görüşlerini açıkça ifade etmek cesaretini gösteren insanların bulunduğunu gösteriyor.

Keşke Anastasiadis yönetimi de benzer düşüncelerle politikalarını belirlese. Böyle olsaydı, bir süredir bölgede yaşanmakta olan kriz ve gerginlikler de önlenmiş, hatta bir iş birliği ortamı yaratılmış olurdu...

Masaya davet

Aslında Türk tarafı, özellikle ada etrafındaki sularda enerji kaynakları arama faaliyeti başladığı anda, inisiyatifi ele alan Rum tarafına birlikte çalışmayı ve böylece Kıbrıs sorununun hallinin de sağlanmasını önermişti. Rum yöneticiler buna yanaşmadılar, tek yanlı olarak hareket ettiler. Bu durumda Kıbrıslı Türkler de Ankara’nın tam desteğiyle aynı bölgede aramalarına girişti. Bu arada Türkiye askeri güç gösterisiyle Panayiotidis’in tabiriyle “ufak Kıbrıs”ın değiştiremediği bir fiili durum ve yeni bir realite yarattı.

Yazının devamı...

İdlib’de ateşkes neden tutmuyor?

24 Ocak 2020

Gün geçmiyor ki Suriye’nin kuzeyindeki İdlib bölgesinden yeni çatışma haberleri gelmesin ve bombaların altında can veren ya da yaralanan sivillere dair trajik görüntüler yansımasın...

Bunlar, üç hafta önce Moskova’da varılan ateşkes anlaşmasına rağmen oluyor. Açıkçası, Esad rejiminin kara ve hava kuvvetlerinin bölgedeki saldırıları hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.

İki ülke lideri de bu konuda yapılan çağrılara ve uyarılara rağmen bildiklerini okuyor.

Moskova’daki anlaşmadan sonra bir umut verilmişti: Taraflar bu mutabakata tam olarak uyacaklar, silahlar susacak, İdlib’in 3 milyonu aşan sivil halkı nihayet rahat bir nefes alacaktı... Bu da yakında Cenevre’de toplanacak olan diplomatlara iç savaşın mahvettiği bu ülkenin barışa kavuşması için masaya oturma imkânını verecekti...

Ne yazık ki daha işin başında ateşkesin bozulması bu umutları sarsıyor.

Neden dinlemiyorlar?

Esad yönetiminin acımasız şekilde kendi halkını bombalamasına “dur” diyecek olan veya demesi gereken başlıca ülke, onun destekçisi, müttefiki Rusya’dır. Öteden beri Esad’ın Putin’in söylediklerine itiraz edecek durumda olmadığı düşünülür. Ancak son olaylar farklı bir tablo ortaya koyuyor. Ya Esad Putin’i dinlemiyor, bildiğini okuyor ya da Putin de Esad’a karşı kesin bir “dur” demiyor, bunun için bastırmıyor ve hatta onunla danışıklı dövüş politikasını güdüyor.

Son gelişmeler bu ikinci şıkkın daha geçerli olduğu izlenimini güçlendiriyor. Yani, daha açık bir deyişle, Putin bir yandan dünyaya ateşkesin garantörü olmayı taahhüt ederken, diğer yandan kendi savaş uçaklarını, Suriye’ninkilerle birlikte, İdlib’i bombalamaya sevk ediyor: Sonuçta, ikisi de uluslararası camianın “dur” çağrılarını dinlemiyor.

Yazının devamı...

Yeter ki uygulansın...

21 Ocak 2020

Moskova’da yarım kalan iş, Berlin’de tamamlandı. Libya’da ateşkes anlaşması, Alman başkentinde meseleyle ilgili 12 devletin ve 5 uluslararası kurumun katıldığı, Libyalı iki düşman tarafın da dolaylı olarak hazır bulunduğu Zirve’de resmen onaylandı. Bu mutabakat, ateşkesin dışında, Libya sorununun çözümüne ilişkin 55 maddelik kapsamlı bir planın veya bir nevi yol haritasının temel unsurunu oluşturuyor.

Berlin Zirvesi’yle ilgili beklentiler, baştan düşük tutulduğu, bu toplantıda her şeyin halledileceği umuduyla hareket edilmediği için, çıkan sonuç bir başarı sayılıyor.

Gerçekten katılanların birbirlerinden çok farklı görüşlerine bakıldığında, dört saat içinde -bazı hususlar muğlak kalmış da olsa- temel prensiplerde uzlaşılmış olması cesaret verici bir gelişmedir.

Unutmayalım ki Zirve’de yer alan neredeyse her ülkenin kendine göre Libya konusunda bir çıkarı ve amacı var. Bu kadar farklı ve hatta birbiriyle çelişen stratejik, ekonomik ve ideolojik farklılıklara rağmen, herkesin bazı “asgari müşterekler” üzerinde hemfikir olması önemli.

Bu Zirve’den böyle bir sonuç alabilmek için önce dış güçlerin kendi aralarında anlaşmaları gerekti. Sanki bu toplantı onlar için yapılmış gibi!.. Savaşan iki taraf zaten aynı masada oturmadı, hatta birbiriyle hiç temas kurmadı.

Sürdürülebilir mi?

Berlin Zirvesi Libya meselesinde yeni bir sürecin başlangıcı sayılıyor. İlk aşamada etkin bir ateşkesin yürürlüğe konması amaçlanıyor. Aslında ateşkes deyip geçmemeli. Bunun hayata geçirilmesine ilişkin o kadar önemli detay var ki...

Örneğin, ateşkesin uygulanmasına kim, nasıl nezaret edecek? Sahada ihlaller olursa, anlaşmaya uymayanlara karşı ne tedbir alınacak?

Yazının devamı...

Türkiye’nin diplomatik hamlesi

14 Ocak 2020

Suriye’de ve Libya’da ateşkesin sağlanması için, Türkiye’nin Rusya ile birlikte giriştiği yoğun diplomatik çabalar umulan sonucu verdi: İç savaşın yıprattığı iki ülkede de silahlar sustu.

İki olayın ilginç yanı, bunun zamanlamasıdır. Çatışmaların durması için tüm taraflara konan süre cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısıydı. Suriye’de Esad rejimi ile silahlı muhalif taraf, ateşkes için yapılan Türk-Rus çağrısını hemen kabul etti, Libya’da işe meşru sayılan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin aksine, ona karşı savaşan güçler bir hayli tereddütten sonra son dakikada “evet” dedi. Ve böylece “çifte ateşkes” eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Bunun diğer ilginç yanı, her iki olayda da Türkiye’nin başrolü üstlenmiş olmasıdır.

***

Suriye meselesinde, İdlib’deki durum Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son haftalarda sık sık gündeme getirdiği ve Devlet Başkanı Putin ile temaslarında sürekli görüştüğü bir konuydu.

Ne var ki Türkiye için bu yanı başındaki yangının bir an önce sönmesi bir zorunluluktu. Zira meselenin insani ve vicdani yönü dışında, bir de Rusya destekli Esad güçlerinin İdlib bölgesinde sürdürdüğü bombardımanın kitlesel göç yaratması gibi bir tehlike söz konusuydu. Nitekim yüz binlerce Suriyeli bölgeden kaçıp Türkiye’ye doğru geliyor, sınır kapalı olduğu için hududa yakın noktalarda feci şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu.

Dolayısıyla Ankara, bu konuda bir diplomatik hamle zamanının geldiğine karar vermiş, ilk adımı da Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin ile geçen hafta İstanbul’da yaptığı görüşmede atmıştır. Bu hamle, ateşkes için ortak bir Türk-Rus girişimi idi.

Şam’dan ateşkes çağrısına “evet” yanıtı verilen sürede dolmadan önce geldi. Ve iki tarafın da buna riayet ettiği görüldü. Tabii yeter ki bu devamlı olsun.

Yazının devamı...

Kriz bitti mi?

10 Ocak 2020

Son 48 saat içinde olanlar, ABD’nin İranlı General Kasım Süleymani’yi öldürmesinin yol açtığı ciddi krizdeki tırmanmanın şimdilik durdurulduğunu, ancak bu tehlikeli duruma neden olan temel anlaşmazlıkların ve gerginliklerin devam etmekte olduğunu ortaya koyuyor.

Geçen cuma günü Bağdat’ta gerçekleşen bu suikasttan sonra, İran’ın hareketsiz kalmayacağı, buna sert bir şekilde karşılık vereceği tahmin ediliyordu. Gen. Süleymani’nin cenaze töreninde yüz binlerce İranlının intikam çığlıkları atması, dini lider Ayetullah Hamaney’in ABD’ye karşı şiddetli tehditleri bu konudaki endişeleri artırıyordu.

Tahran yönetimi beklenen misillemesini gerçekleştirmek için fazla zaman kaybetmeden, cenaze kalkar kalkmaz, harekete geçti ve suikastın yapıldığı Irak topraklarında iki Amerikan askeri üssünü balistik füzelerle vurdu.

İran böylece halkın istediği gibi Süleymani’nin intikamını almış ve aynı zamanda ABD’ye gücünü ve kararlılığını göstermiş oldu.

“İtidalli” karşılık

Aslında İran’ın bu askeri eylemi, beklendiği veya korkulduğu kadar şiddetli olmadı. Gözlemcilerin deyimiyle bu, “itidalli” bir misilleme oldu: Esas amacın büyük zayiata, yıkıma yol açmak değil, daha çok karşı tarafa ceza ve etkin bir mesaj vermekmiş gibi hareket etti.

Türkiye dahil birçok ülkenin “itidal” çağrıları yaptığı bir ortamda İran’ın bu davranış şekli akıllıca olmuştur. Anlaşılan, Tahran füze saldırısının hedeflerini ve zamanını Irak hükümetine önceden haber vermiş, o da bu bilgiyi ABD’ye aktararak sözü geçen iki üste gereken tedbirlerin alınmasını sağlamıştır. Üslerdeki Amerikan personeli arasında can kaybı olmamasının sırrı da bu olsa gerek.

Böylece ABD’nin de İran’a karşı daha ağır bir misillemede bulunmasının ve tehlikeli bir tırmanmanın önü de geçilmiş oldu.

Yazının devamı...

Bu tırmanma nereye varır?

7 Ocak 2020

Şimdi bütün dünya, ABD’nin İranlı komutan Kasım Süleymani’yi öldürmesinden sonra, İran’ın bunun intikamını almak için karşı eylemini ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleş- tireceğini büyük merak ve endişeyle soruyor.

Kesin bilinen şey, Tahran yönetiminin, bütün itidal çağrılarına rağmen, bu suikasta karşı hareketsiz kalmayacağı, hatta İranlı liderlerin demeçlerine göre, misillemenin çok sert ve kapsamlı olacağıdır.

Bu hemen şu günlerde olabilir veya İran bunu, karşı tarafı daha çok yıpratmak için, zamana yayabilir, yani daha ileride yapabilir.

Hedef, Irak’taki, Körfez’deki ve bölgedeki ABD askeri tesisleri, ekonomik kurumları, diplomatik temsilcilikleri, Amerikan yetkililer olabilir. Hedefleri arasında İsrail yer alabilir: Suudi Arabistan veya Arap Emirlikleri de... Ve belki de akla gelmeyen başka yerler, başka hedefler...

İran’ın karşı saldırısı farklı şekillerde olabilir. Askeri operasyonlardan sabotaja ve suikasta kadar her türlü eylem olabilir.

Yani sizin anlayacağınız, İran’ın misillemesi tahmin edilebilen veya edilemeyen bütün opsiyonlara açık.

İntikamın intikamı

İran intikam eylemini gerçekleştirdikten sonra, ABD de hareketsiz kalmayacak, o da bunun intikamını almaya kalkışacaktır. Başkan Trump bu misillemenin hatta orantısız şekilde yapılacağı tehdidini açıkça dile getirdi. İran vurabileceği 35 hedeften söz ederken, ABD de 52 hedeften bahsetti.

Yazının devamı...