Çatışmayı önlemek yeterli mi?

Bütün çabalar ve umutlar taraflar arasında sıcak bir çatışmayı önlemek üzerinde odaklanıyor. Amaç, silahların yerine, diplomatların konuşması ve gerilime son verecek bir müzakere sürecinin başlatılmasıdır.

Peki, sonra ne olacak? Tarafları savaşın eşiğine getiren anlaşmazlıklar nasıl halledilecek? Müzakere sürecinde bir uzlaşma sağlanabilecek mi? Yoksa çözümsüzlük durumu uzayıp gidecek mi?

İşte bu belli değil. Hatta ucu açık olan bu sürecin kalıcı bir çözüme götürebileceği de şüpheli.

Bunu söylerken, Doğu Akdeniz’deki krizi esas almakla beraber, son yıllarda yaşanan birçok benzer durumu da göz önünde bulunduruyoruz.

Bütün bu örnekler, diplomasinin devreye girmesiyle, çatışmaların önlendiğini veya bir ateşkesin gerçekleştiğini, ancak krize neden olan uyuşmazlıkların halledilmediğini ve çözümsüzlük halinin adeta yeni bir statüko oluşturarak sürüp gittiğini gösteriyor.

Daha geçen hafta bunun bir örneği de Libya’da yaşandı. Devreye giren dış güçlerin çabasıyla, Serrac yönetimi ile Hafter’in güçleri arasında ateşkes anlaşmasına varılması önemli bir gelişme. Ama temelde iki tarafın pozisyonlarında bir değişiklik yok. Bu durumda ateşkesin siyasi bir çözüme dönüşmesi olasılığı zayıf gözüküyor. Tıpkı daha önceki birçok örnekte görüldüğü gibi.

Mesela, Suriye’den Kıbrıs’a, Yemen’den Filistin’e ve Keşmir’e kadar zorlukla sağlanan ateşkes hali kırılgan bir süreç olarak hep gündemde kaldı.

Kuşkusuz, çatışmasızlık hali dahi savaştan iyidir. Ama çözümsüzlük durumunun fazla uzayıp gitmesi de her an çatışma yaratma tehlikesi taşır.

Kritik saatler

Doğu Akdeniz’de bu hafta tırmanan kriz Türkiye ile Yunanistan’ı gene bir sıcak çatışmanın eşiğine getirdi. Son günlerde iki tarafın üst üste aynı bölgede giriştiği deniz ve hava tatbikatları gerilimi had safhaya taşıdı. Şu sırada gerçekten bölgede çok kritik saatler yaşanıyor.

Sıcak bir çatışmanın gerek iki komşu ülke gerekse NATO için yaratabileceği yıkıcı sonuçları tahmin etmek zor değil.

Böyle bir felaketi önlemek için başta Almanya olmak üzere uluslararası diplomasinin giriştiği çabaların bir sonuç vermesi ve yeni bir Türk-Yunan diyaloğunun başlaması kuşkusuz önemli bir gelişme sayılacaktır. Zira Ankara’nın ve Atina’nın müzakere masasına oturmak için koydukları şartlar da, temel pozisyonları ve özellikle egemenlik haklarıyla ilintilidir. Yani diyaloğu başlatmak konusunda bir mutabakat sağlanabilirse, bu dahi anlamlı bir adım olarak görülecek ve en azından sıcak çatışma tehlikesi bertaraf edilmiş olacaktır.

Zıt pozisyonlar

Bununla beraber, yukarıda belirttiğimiz gibi, diyalog ve çatışmasızlık sürecinin başlaması tarafların siyasi çözüm üzerinde anlaşmalarını garantilemez.

Açıkçası, Ankara’nın ve Atina’nın Doğu Akdeniz ve Ege ile ilgili pozisyonları ve stratejileri birbirlerine tam zıttır. Şu anda maksimalist tutumlarında bir esneklik emaresi gözükmemektedir.

Daha önceki yıllarda da Türk-Yunan görüşmelerinde çözüm yönünde en ufak bir ilerleme kaydedilmediği de hatırlandığında, bu kez de böyle bir şansın gerçekten mevcut olup olmadığı sorusu kuşku ile karşımıza çıkıyor.

Bu durumda en iyimser beklenti, galiba diyaloğa karar verilmesinin, hiç olmazsa sıcak çatışma tehlikesini uzaklaştırması veya yeni bir çatışmasızlık süreci başlatmasıdır.

Bu, gerilimin yatışması ve krizin atlatılması bakımından sevindirici bir gelişme olur. Kalıcı çözüm açısından ise açıkçası aynı iyimserliği ifade etmek zordur.