Güç gerçeği

Dağlık Karabağ’da bir ayını tamamlayan savaştan, şimdiden çıkarılabilecek sonuçlardan biri, tek cümleyle şöyle ifade edilebilir: Güçlü olan kazanır.

Cephede Azerbaycan üstün askeri gücünü göstererek, 26 yıl önce Ermenistan’a kaptırdığı toprakları geniş bir kısmını “azad” etmeyi başardı. Defalarca ilan edilip bozulan ateşkese rağmen devam etmekte olan çatışmalarda Azeri ordusunun bu başarıları, Ermeni işgaline fiilen son vermek üzere.

Eğer Azerbaycan Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’daki işgale bizzat son vermesini bekleseydi daha uzun yıllar boşuna geçmiş olacaktı. Tıpkı son çeyrek yüzyılda olduğu gibi.

Bu kemikleşmiş mesele, yıllar boyunca bir türlü halledilemedi, Birleşmiş Milletler’in kararları ve AGİT Minsk Grubu’nun çabaları da işgalin sona ermesini sağlayamadı. Tabii bu arada Azerbaycan’ın da sabrı tükenmeye başladı. Bakü, boş durmadı. Bu işin eninde sonunda “sahada” halledileceğini düşünerek askeri gücünü artırdı. Azeri ordusu, Ankara’nın aktif desteğiyle en modern silahlarla donatılmış olarak, savaşa hazırlandı.

Bir ay içinde cephede elde edilen kazanımlarla Dağlık Karabağ’da yeni bir “fiili durum” ortaya çıkıyor. Bu artık görmezden gelinecek bir durum değil, bundan sonraki sürecin temelini oluşturacak bir gerçek.

Yeni süreç kuşkusuz siyasi çözüm için müzakere masasına oturmayı amaçlayacak. Savaşın mutlaka barışla sonuçlanması gerekir.

Bu, sahadaki yeni gerçeğin ışığında, ne kadar kısa zamanda gerçekleşirse, herkes için o kadar iyi olacaktır.

Dün 97. yıl dönümünü kutladığımız Cumhuriyetimizin kuruluşunda da “güç faktörü” kilit bir rol oynamıştır.

Eğer Türk milleti, 1919’da yabancı ülkelerin vatan topraklarının işgaline son vermek için savaşmayı göze almasaydı ve bu savaşı zaferle sonuçlandır-masaydı, bağımsız, özgür Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulamazdı. Bu topraklar “yedi düvel’in kendi isteklerine göre Sevr gibi antlaşmaların ve “manda rejimleri”nin insafına kalırdı.

Ne var ki, Cumhuriyet’in ilanı ile sonuçlanan Kurtuluş Savaşı’nın, diğer ülkelerin benzer mücadelelerinden önemli bir farkı vardı: Türkiye’nin o zaman “sahada” askeri güç üstünlüğü yoktu. Ülke fakir, ordusu zayıftı.

Ama Mustafa Kemal vardı: Daha açık bir deyişle, askeri ve siyasi dehası, vizyonu, liderliği ve karizmasıyla, bir Atatürk vardı. Bir de onun önderliğinde vatanı yabancı işgalinden kurtarmayı, bağımsızlıkla beraber, yepyeni, modern bir devlet kurmayı azmetmiş, bunun için de maddi imkânsızlıklara rağmen sonuna kadar savaşmayı seçmiş olan bir millet vardı.

Türk milletinin o zaman “güç üstünlüğü” silahta değil, işte bu saydığımız insan faktöründe idi.

Onu “sahada” başarıya, “masada”da barışa götüren işte bu güçtü.

Bu gücün önemli bir yanı da, “sahadaki” bu başarıyı “masa”ya da taşıması ve aynı performansı orada da göstermesidir. Cephede kazanılan askeri zafer, müzakere masasında ve orada Lozan Konferansı’nda diplomatik bir başarıyla taçlanmıştır.

Cumhuriyet’le beraber eski düşmanlıkları yeni dostluklara dönüştürme politikası hayata geçirilmiştir. Yunanistan ile yakınlaşma, bir konfederasyon kurma olasılığını dahi gündeme getirirken, Fransa ve İngiltere ile ikili ittifaklar imzalanmış, Batı’daki komşularla Balkan Paktı, Doğu’daki yakın ülkelerle de Sadabat Paktı akdedilmiştir.

Bütün bunlar ibret verici bir örnek oluşturuyor...