"Müthiş" destek... ve ötesi

"Müthiş" destek... ve ötesi

Sami KOHEN

RUSYA Başbakanı Çernomırdin'in Türkiye gezisi ile Başbakan Yılmaz'ın ABD ziyaretinin AB şokunun hemen ardından gelmesi, Türk dış politikasının çeşitli olanaklarını gözlerin önüne seren anlamlı bir rastlantı...
Biz bu "olanaklar"a, Avrupa'ya karşı bir "alternatif" olarak değil, Türk diplomasisine daha geniş manevra kabiliyeti sağlayan bir "ek boyut" olarak bakıyoruz.
Türkiye'nin dış ilişkilerinde ABD'nin öncelikli ve özel bir yeri vardır. AB'nin de, Lüksemburg zirvesinin tüm olumsuzluklarına rağmen, bu ilişkilerde
(ve özellikle ekonomik alanda) bir ağırlığı vardır. Rusya ile yakınlaşma da, bu çerçevede giderek önem kazanmaktadır.
Bu nedenle, "AB mi, ABD mi", "AB mi, Rusya mı" gibi sorularla veya "Türkiye'nin AB olmasa da başka seçenekleri vardır" gibi ifadelerle, Türk dış politikasının olanaklarını ve boyutlarını daraltmayı yanlış buluyoruz.
Bu bağlamda önceki gün DEİK'in Çernomırdin'in onuruna verdiği yemekte Konsey Başkanı'nın bir ifadesini yadırgadık. Konuşmada, Avrupa'nın önemi küçümsenerek AB'den "Almanya Birleşik Devletleri" diye söz edildi. Kuşkusuz Lüksemburg zirvesinde Almanya başta olmak üzere bazı ülkelerin Türkiye'ye karşı sergilediği tutumu yermek hakkımız. Ama Rus konuğun huzurunda bu tür bir ifade kullanmak ve Avrasya ile Karadeniz işbirliğini AB'ye bir seçenek olarak göstermek, doğru ve gerçekçi bir davranış değil.
* * *
BAŞBAKAN Yılmaz'ın ABD gezisi, - AB'nin kızgınlık yaratan tavrı ile tamamen çelişen - gayet müsait bir ortamda gerçekleşiyor. Bu ziyaret arifesinde Başkan Clinton'un Türkiye için "müthiş önemli bir ülke" demesi, ona tam destek sağlanması gerektiğini savunması, Lüksemburg'da sarfedilen bazı tatsız laflardan sonra, elbet kulağa hoş geliyor. Aslında Clinton'un söyledikleri, bir süredir Washington'un izlediği politikayı da yansıtıyor.
Gerçekten ABD birçok konularda bugün Türkiye'nin yanında yer alıyor:
Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşmesini istiyor, AB nezdinde kulis yapıyor... Bakü - Ceyhan petrol boru hattı projesine tam destek veriyor... PKK'yi terörist örgüt olarak sayıyor ve terörle mücadelede Türkiye'ye arka çıkıyor... Orta Asya'ya yönelik politikada ve iş ilişkilerinde ortaklık öneriyor... Türkiye'nin Kuzey Irak'taki operasyonlarına anlayış gösteriyor, vesaire...
ABD Yönetimi'nin bu ve diğer konularda bize yakınlık göstermesinin nedeni, Türkiye'nin jeostratejik konumunun kendi çıkarları açısından önemini anlamasından ve ayrıca Ankara'nın da kendisine - örneğin Ortadoğu ve Körfez politikalarında - destek sağlamasından kaynaklanıyor. Diğer bir deyişle çıkar dengesi, (artı Amerikan pragmatizmi), Türk - ABD ilişkilerinin yeşermesini sağlıyor.
* * *
BU "müthiş" gelişme, bazı pürüzlerin varlığını unutturmamalıdır.
Pürüzlerin başında gene Kıbrıs ve Türk - Yunan ilişkileri geliyor. Buna Clinton da değindi ve yönetimin bu sorunların halline ne kadar önem verdiğini belirtti. Clinton'un "Kıbrıs'ta çözümü fena halde istiyoruz" şeklinde bir ifade kullanması ve bunu Rum kökenli Amerikalılara karşı sorumluluğun bir gereği olarak göstermesi de anlamlıdır...
Türk hükümeti, AB'nin kararına karşılık yeni bir Kıbrıs politikası izleyecek. Bu işte AB'yi yok sayabiliriz, ama ABD'nin rolünü sürdürmek konusundaki kararlılığını görmezlikten gelemeyiz. Gelecek Mart ya da Nisan'da Holbrooke devreye girmek isteyecektir. ABD Kongresi, gene bastıracaktır...
Görüştüğümüz bir Kongre kaynağının deyişiyle, Temsilciler Meclisi Ocak'ta tatilden döner denmez, Türkiye ile ilgili konuları gündeme getirecektir. Kıbrıs bunun başında geliyor. Ardından da "Kürt sorunu"... Nitekim Washington'daki "Kürt Enstitüsü"nden dün bize fakslanan bir belge bunun işaretini veriyor. Enstitü, Clinton'a gönderdiği bir mektupta, Kürt sorununu Yılmaz'a açmasını istiyor...
Tabii bunlar, müsait bir zeminde gelişen Türk - ABD ilişkilerini bozmaz. Ancak, bunların varlığı da dikkate alınmalı. Washington'daki bir analistin dediği gibi, bu pürüzlerin de, sadece lobicilikle
(ki zaten Türkiye bu konuda zayıftır) giderilebileceğini sanmamak lazım...



Yazara EmailS.Kohen@milliyet.com.tr