Bükemediğin bileği...

17 Haziran 2020

Fenerbahçe sezonun iyi başlangıçlarından birini yaptı. Sahanın her yerinde Trabzonsporlu oyunculara basmaya ve kendi yarı alanına hapsetmeye çalıştı. Bunu başardı da... Ama göz açıp kapayıncaya kadar geçti bu görüntü... Ortaya Fenerbahçe ile Trabzonspor arasındaki “derin kalite farkı” çıktı. Fenerbahçe 10 pas yapıp Trabzonspor ceza alanına zor yaklaşırken, Trabzonspor ilk atağında Ekuban’ın 30 metrelik müthiş pasıyla ve büyük golcü Sörloth’un vuruşuyla golü belki beklediğinden de erken buldu.
“Kadersizin işi, muhallebi yerken kırılır dişi” misali, Sörloth’un gol vuruşunda topun Serdar Aziz’e çarpıp yön değiştirmesi ve kaleci Altay’ı çaresiz bırakması Fenerbahçe adına yaşanabilecek en büyük talihsizlikti.
Ama unutulmasın, Fenerbahçe 10 pas yaparak rakip ceza alanına zor gitti, Trabzonspor 30 metrelik mükemmel bir Ekuban pasıyla ilk atağında golünü buldu. Kaliten varsa, karşında da bu kadar uzun pasta rakibi kaçıran bir savunma anlayışı varsa, golü rahat buluyorsun. Kaliten sınırlıysa rakip kaleyi bulmak için akla karayı seçiyorsun...
Trabzonspor’un talihsizliği de erken bir dakikada Nwakaeme’nin sakatlanıp çıkması oldu. Kim oynarsa oynasın, Nwakaeme’nin yeri dolmaz. Hiçbir şey yapmasa, rakipten en az iki-üç oyuncuyu meşgul ediyor, hırpalıyor, yıpratıyor.
Hasan Ali oynayınca Fenerbahçe kenar ortaları hatırladı. Hasan Ali’nin sıfıra inip savunmanın gerisine çıkarttığı top, “Asist nasıl yapılır”ın çarpıcı bir örneğiydi. Allah’ı var, Deniz de bu pasın hakkını mükemmel verdi. Attığı gol ligde olsa, Süper Lig’in en iyi golü olabilirdi.
Trabzonspor büyük rastlantı, ikinci yarının da 7. dakikasında gene Ekuban ve Sörloth ile kusursuz bir pozisyon yakaladı. Attıkları golden çok daha rahat, gole çok daha yakın bir pozisyon... Ama Sörloth hiç alışmadığımız şekilde çok kötü bir vuruş yapmasa, fişi çok erken çekerdi.
Trabzonspor hep ilk maçın ve rövanşta attığı ilk golün avantajı ile usta bir dövüşçü gibi durumu idare etti. Maç bir anlamda Mehmet Ekici’nin uzaktan ve çok sert şutları ile kaleci Uğurcan’ın bu topları karşılamasına döndü. Fenerbahçe baskısını sürdürmesine rağmen her zamanki gibi çok ağır hücum edince, Rodrigues hemen hemen her topu rakiplerine kaptırınca, Gustavo’dan hücuma yeterli katkı gelmeyince, Vedat Muriç de ortalıkta görünmeyince, Fenerbahçe “bal yapmayan arı”ya döndü.

Yazının devamı...

Kalem elden düşüyor

15 Haziran 2020

Gazeteden “maçı yaz” dediler. Nasıl yazayım, kalem elden düşüyor. Havam-civam, moralim-motivasyonum, neyim varsa hepsi sıfırlandı. İflas edip kepenk kapatan tüccar gibiyim. Muslera hevesimi, heyecanımı, maç izleme merakımı aldı götürdü. Bu sakatlığa çok üzüldüm çoook... Gerçekten içim yanıyor.
Sanki bu sezon Galatasaray’ı reddediyor, istemiyor gibi... Bunun adı şanssızlık, uğursuzluk olabilir mi? Çok daha fazlası... Bir takımın başına ne kadar kötülük varsa, hepsi birden gelir mi?
Galatasaray maksimum güce ulaşmış, temposuyla, taktiğiyle, tekniğiyle ligin tozunu atarken, uzak ara Süper Lig’in en iyi takımı özelliğini kazanmışken “virüs”e yakalandı. Hızı kesildi, tavan yapan bütün göstergeler sıfırlandı. Ağır darbe yedi.
Bitse, bununla kalsa neyse... Önce Fatih Terim, ardından iki başkan vekili, virüsle maç yapmaya başladılar, neyse ki kazandılar. Ama kötü kader ağlarını örmeye devam etti. Ardından Başkan’ın çok daha ağır hastalığı...
Kabul edelim ki bu süreç, Galatasaray’ın dikkatini ve meşguliyetini dağıttı, başka alanlara çekti. Takım bazı dönemler çalışmalara uzun süreli ara vermek zorunda bile kaldı.
Kötü kader fazla mesai yapmaya devam etti. Takım omurgasının iki çok önemli adamı, önce Marcao, sonra Galatasaray’ın “vazgeçilmez”i, güzel adam Muslera sezonu kapattı. Üstelik Muslera’nın bacağının kırıldığı pozisyonun başlangıcı ofsayt... VAR kesin iptal edecek. Pisi pisine gitti Muslera... Andone’nin sakatlığını saymıyorum bile... Dileyelim bu son olsun. Dileyelim kötü kader insafa gelsin.
Zaten daha başlangıç dakikalarında sıkıntılı sürecin yarattığı travmayı sahada görmeye başladık. Galatasaray o kadar kötü, o kadar etkisiz, o kadar isteksiz başladı ki, formayı, armayı görmeseniz “Bu takım Galatasaray olamaz” derdiniz.

Yazının devamı...

Yabancı sınırı değil yerli şartı gelsin

1 Haziran 2020

Futbol Federasyonu’nun bir sonraki sezondan (2021-22) başlayarak yabancı sınırlaması getireceği ve yeni uygulamanın 8+2+2 olacağı konuşuluyor. Yani 8 oyuncu sahada, 2 oyuncu kulübede, 2 oyuncu tribünde... Galatasaray dışında diğer kulüplerin büyük bir bölümü “sınırlama getirilmesini” destekliyor.

İşin garibi şu... Sınırsız yabancı var ama tercih size ait... Kimse size “Sınırsız yabancı alın” diye dayatma yapmıyor. Tercih sizin... İsterseniz 3-5 yabancı ile oynarsınız, isterseniz takımın tamamını “yabancı” yapabilirsiniz. Bizim kulüpler rahata ve hazıra alışkın ya, takımları tıka-basa yabancı ile doldurdular. Alan da kendileri, şimdi “Yabancıya sınırlama gelsin” diyen de kendileri...
TFF’nin yerinde olsam, “Yabancı sınırlaması” ile uğraşacağıma, ilk on birlerde altyapıdan oyuncu oynatma zorunluluğunu getiririm. Şimdi kulüpler her yabancı transfer için, TFF’ye futbolcu başına belli bir fon öderken, TFF olarak altyapıdan ilk on birde oynayan her futbolcu için kulüplere futbolcu başına önemli bir prim veririm. Yabancı yasağı değil, yerli şartı getiririm.
Şimdi tam zamanı... Kulüpler zaten batık... Pandemi nedeniyle futbolun ve kulüplerin ekonomisi çöktü. Trabzonspor’da bu sezon gençleştirme ve altyapı konusunda mükemmel bir örnek olunca kulüpler ister istemez genç yeteneklere, alt yapılara dönmeye başladı. Seyirci artık koşulları daha iyi biliyor ve altyapıdan gelecek oyuncuları kucaklamaya hazır...
TFF, gelecek sezondan (2020-21) başlayarak ilk sezon için 1, ikinci sezon için 2, üçüncü sezon için 3 altyapı oyuncusunu ilk on birde oynatma zorunluluğu getirsin. Avrupa kupasında oynayanları o maçlar için rahat bıraksın ama Süper Lig için bu şartı tavizsiz uygulasın. Bu uygulama, bu şartlarda olmazsa, bir daha hiç olmaz. Çünkü futbol iklimi şimdilerde son derece elverişli...
TFF bu kararı alırsa tarih yazar. TFF buna karar verirse tarihe geçer. Nihat Başkan gel şu kararı al... Bu şeref senin ve yönetiminin olsun.

Masraf kapısı

Yazının devamı...

Ne alan var, ne satan...

18 Mayıs 2020

Gazetelerde, “Fenerbahçe, İrfan Can ile Edin Visca ‘yı istiyor” diye okuyorum. Meraklandım, Başakşehir Başkanı Göksel Gümüşdağ’ı aradım. Önce eşiyle birlikte sağlıklarını sordum, maşallah son derece iyiler.
Başkan’a sonra, “Nedir bu İrfan Can ile Edin Visca işi, Fenerbahçe’den teklif aldınız mı?” dedim. Başkan çok kesin cevapladı:
“Ne Fenerbahçe, ne de bir başka kulüp... En ufak bir teklif yok. Hepsi yalan, hepsi palavra” dedi.
“Peki ya teklif gelirse” dedim. Başkan, “Bu konuların sırası değil... Ortada şampiyonlukta çok ididalı olan bir takımımız var. Şu anda sadece lige ve Avrupa Kupası’na odaklıyız. Kaldı ki teklif yok” dedi.
Başakşehir’de sezon sonu Clichy, Demba Ba, Gökhan İnler, Robinho ve Elia’nın sözleşmeleri bitiyor. Başkan, Clichy ile eğer kontratında bir indirime giderse seneye de devam etmek istediklerini söyledi.
Başkan, “Tabanca gibi adam” tanımlamasını yaptığı Enze Crivelli’den çok umutlu olduklarını, henüz 24 yaşında olan Fransız golcü ile 4 yıllık sözleşmeleri bulunduğunu ve önümüzdeki sezon için de ellerinde çok ciddi alternatifler ve gençler olduğunu belirtti.
Elbette lig... Göksel Başkan, ligin başlamasından yana... Ancak herkes gibi, “Çok kontrollü, çok tedbirli, insan odaklı olmalıyız” dedi. Başkan’a göre ligin oynanmasında ve bitirilmesinde takvim olarak bir sıkıntı yok. Başkan gerekirse, “Hızlandırılmış bir lig”, yani bir haftada iki maç ya da İstanbul merkezli maçlarla bu ligin biteceğine inanıyor.

Yazının devamı...

Almanya’yı gördükten sonra...

17 Mayıs 2020

Almanya devletiyle, milletiyle dünyanın tartışmasız en disiplinli ülkesi... Başkaları gibi işini, “Şansa, kadere, kısmete” bırakmaz. “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” demez. Bir adımı atarken kılı kırk yarar. Almanya’nın ve bir Alman’ın yaşam felsefesinde “Sıfır risk” esastır.
Bütün bu özellikleri taşıyan Almanya bunlara rağmen, Avrupa’da ligleri en erken başlatan ülke oldu. Salgında Almanya’da 8 bin ölüm vakası var. Bizde 4 bin... Almanya bizim iki katımız... Türkiye’de 12 Haziran’da ligler başlayacak diye kıyamet koparken, Almanya oynamaya başladı bile... Biz mi çok panik yapıyoruz, Almanya mı çok aceleci davrandı, bu tartışılır ama Alman anlayışının boşa kürek çekmeyeceği asla tartışılmaz.

Bütün bunları düşünerek televizyonun başına oturdum. Önce Karlsruhe-Darmstand, sonra Dortmund-Schalke, hatta değiştirerek Leipzig- Freiburg maçlarını büyük bir dikkatle izledim. Ne yapıyorlar, neyi yapmıyorlar, nasıl önlem almışlar, ikili mücadeleler nasıllar, futbolcular, kaçak mı güreşiyorlar, yoksa maça asılıyorlar mı, gol sevinçleri, frikikte barajlar, korner atışlarında pozisyon almalar nasıl oluyor? İşte gözüme çarpanlar, dikkatimi çekenler...

- Sanki pandemi yok gibi... Kafa kafaya çıkıyorlar, vücut vücuda oynuyorlar, özellikle korner atışlarında birbirlerine yakın pozisyon alıyorlar. Hatta omuz omuza baraj kuruyorlar.
- Maçlara ayrı ayrı çıkıyorlar. Futbolcular ve teknik direktörler dışında herkes maskeli... Yedek kulübesindeki oyuncular ısınmaya çıkınca maskelerini çıkartıyorlar. Kulübelerin yanına oyuncuların oturması için yerler yapılmış. Tekli koltuklar, ancak mesafenin en fazla bir metre olduğunu söylemek lazım...

Yazının devamı...

Lig tescil olur mu?

4 Mayıs 2020

Fransa Hükümeti, ligleri mevcut haliyle “tescil etti” ve PSG’nin şampiyonluğunu, Toulouse ile Amiens’in küme düştüğünü ilan etti. PSG zaten bir maç eksiğine rağmen en yakın rakibi Marsilya’dan 12 puan öndeydi. Touloues ile Amiens, tehlike bölgesine “Demir atmış” ve üstlerindeki rakiplerinden puan olarak çok geride kalmıştı. Bu çok net tabloya rağmen, Avrupa kupaları için mücadele eden Lyon, bu karara itiraz etti ve mahkemeye gideceğini açıkladı.
İngiltere’de Liverpool, bitime kısa bir süre kala en yakın rakibinden tam 25 puan önde... Şampiyonluğunu zaten çoktan ilan etti. Buna rağmen İngiliz kulüpleri toplandı ve yarım kalmış bir ligin “tescil” edilmesinin futbolun ruhuna aykırı olduğunu belirterek, şartlar izin verirse maçları tamamlamak istediklerini açıkladı.
Dilerim bizde kalan maçlar oynanır ve lig tamamlanır. Ama şartlar izin vermezse ve lig tamamlanamazsa ne olur? Lig bu haliyle tescil edilir mi? Bizde hem şampiyonluk yarışında, hem tehlike bölgesinde Fransa ve İngiltere’de olduğu gibi açık puan farkları yok. Tam aksine, “Bitişik nizam” bir yarış var. Takımlar “tespih tanesi” gibi dizilmiş, birbirlerini kovalıyorlar.
Lig tescil edilirse lider Trabzonspor “şampiyon” ilan edilir. Başakşehir, Trabzonspor ile aynı puanda ve ikinci sırada... Şampiyonluk için ciddi bir şansı var. Başakşehir bu tescili kabul eder mi? Hadi, Başakşehir’in arkasında milyonlar yok, sesi ve etkisi fazla olmaz diyelim.
Galatasaray bu iki takımın 3 puan gerisinde, yani bir maçlık mesafede... Üstelik lider Trabzonspor ile İstanbul’da oynayacak ve maçı kazanabilirse ikili averajda üstünlük sağlayacak. Böyle bir durumda ligi tescil ederseniz, bunu milyonlarca Galatasaraylıya ve koca bir camiaya asla anlatamazsınız. Ligin bu haliyle tescili, Galatasaray’ın üst üste üçüncü şampiyonluğa gidişini, Şampiyonlar Ligi’ne katılma ve büyük para kazanma ümidini bitirir ki, Galatasaray buna asla “evet” demez, isyan çıkar.
Daha karışığı tehlike bölgesi... Adı üstünde “tescil”... Yani mevcudu olduğu gibi resmileştirme, onaylama... Şampiyonluk yarışında lideri şampiyon ilan edip, tehlike bölgesindekiler için “düşmesinler” deme şansınız yok. Tescil demek, mevcut puan cetvelini aynen onaylamak demek...
Oysa tehlike bölgesindeki üç takım Kayseri, Ankaragücü ve Rizespor ile, üstlerindeki üç takım arasında sadece bir maçlık mesafe, bir maçlık puan farkı var. Hatta tehlike bölgesindeki Rizespor ile tehlike bölgesinin hemen üstündeki Malatyaspor aynı puanda... Malatya averajla tehlike bölgesinin üstünde...

Yazının devamı...

Mazeretim var!

27 Nisan 2020

Önce Kulüpler Birliği Başkanı Mehmet Sepil açıkladı, sonra TFF Başkanı Nihat Özdemir... Ligler büyük olasılıkla ve iyimser bir beklenti ile 12 Haziran’da başlayacak. Gerçi Nihat Başkan, kalan 8 haftayı oynatmak için 10 alternatife sahip olduklarını söyledi. Ancak ortada doğal olarak akla takılanlar var.
* Nihat Başkan da, Başkan vekili Servet Yardımcı da, “Takımlar yavaş yavaş hazırlanmaya başlasın” dedi. Ortam bunun için uygun mu? Takımlar toplu halde antrenman yapabilir mi, antrenmanda çift kale maç oynayabilir mi, futbolcular vücut vücuda mücadeleye girebilir mi?
* Ülkesine giden ve henüz dönmeyen, dönmek istese de mevcut şartlarda hava ulaşımı olmadığı için gelme şansı bulunmayan futbolcular olmadan, yani takımın yarıya yakını yokken, yeterli bir hazırlık dönemi yapılabilir mi?
* Çoğu kiralık olan ve sözleşmesi 31 Mayıs’ta biten yabancı oyuncular FIFA ve UEFA’nın “Ligler bittiğinde, kontrat süresi biter” uyarısına rağmen, gemileri yakıp “Nasıl olsa sözleşmem bitti” diye gelmezlerse ne olur?
* Yerli-yabancı bütün futbolculara hızlandırılmış hazırlık dönemi yeter mi, bu dönemde kendilerini eskisi kadar antrenmanlara ve çalışmaya verebilirler mi? Kalan 8 haftada her maçın bir final olduğu düşünülürse, üç aydır yatan ve yeteri kadar hazırlanamayan futbolcularda ciddi sakatlıklar olmaz mı?
* Futbolcular diyelim ki, fizik olarak, mücadele ve dayanıklılık olarak hazırlandılar. Şu anda yerlerde sürünen psikolojileri ne olacak? Kendilerini yeteri kadar maçlara verebilirler mi? Eskisi gibi “yürekten mi oynarlar”, yoksa “kaçak mı güreşirler.”
* Örneğin lig tatil edildiğinde Galatasaray fizik olarak, futbol anlayışı ve kalitesi olarak zirveye ulaşmıştı. Şimdi aynı başlangıcı yapabilir mi? Trabzonspor alıştığımız istikrarını yakalayabilir mi?

Yazının devamı...