Vitruvius, Mimarlık Üzerine

Mimarlık öğrenciliğimin başlangıç yıllarında, Mimarlık Tarihi hocam Doğan Kuban bir derste Romalı mimar Vitrivius’tan bahsederek, “Mimarlık Üzerine On Kitap” isimli kitabını okumamızı tavsiye etmişti. Aslı Latince (De Architectura) olan bu kitap o dönemde henüz Türkçeye tercüme edilmemişti. Batı dillerinde yayınlanan bir nüshasına da erişmek oldukça güçtü. Hocanın bize aktardıklarıyla yetinmek zorunda kalmıştık.

1971 yılında Cevat Erder’in, “Tarihi Çevre Kaygısı” ismiyle yayınladığı kitabında Marcus Vitrivius Pollio’ya küçük bir bölüm ayırdığını gördüm. Özelikle bir mimarın kazanması gerekli vasıfları açıklayan bu bölüm çok ilginçti. Uzun yıllar sonra 1990 yılında Şevki Vanlı Vakfı nihayet “De Architectura”yı dilimize kazandırdı. “Mimarlık Üzerine On Kitap” gerek mimarlarımız gerekse sanat ve mimariye ilgi duyanlar tarafından ne kadar okundu, üzerinde ne kadar tartışıldı doğrusu bilmiyorum. Kitabı aldım ve okudum, bazı bölümleri üzerinde meslektaşlarımla konuşmalar yaptım ve yazımlarımda kullandım.

“De Architectura” 2017 yılında bu kere Çiğdem Dürüşken’in orijinal dilden tercümesi ve “Mimarlık Üzerine Vitrivius adıyla mükemmel bir şekilde Türk okuruna sunuldu. Gerek Çiğdem Dürüşken’e gerekse bu yayını bize ulaştıran Alfa Kitabevi’ne en içten teşekkürlerimi iletmek isterim.

İ.Ö. 90 ile 20 yılları arasında yaşayan Vitrivius, çalışmalarını büyük ölçüde Roma’da sürdürür. Mimarlık eğitimi aldığı ve mesleki yaşamını Julius Sezar ile Augustus dönemlerinde sürdürdüğü bilinmektedir. Mimarlığın yanı sıra ağır savaş aletleri tasarımında da uzman olan yazar, çalışmalarını mimarlığın pratik yönlerinde olduğu kadar, teorik yönlerinde de yoğunlaştırmış ve bilgi birikimini “De Architectura” isimli kitabında toplayarak ölümsüzleşmiştir.


Vitruvius, Mimarlık Üzerine

“Mimarlık Üzerine” adını verdiği kitap on bölümden oluşmaktadır. Dönemin hemen her tür yapısı, inşaat malzemeleri ve işçilikle ilgili deneyimlerini aktardığı kitabın ilk bölümü İmparator Augustus’a övgüden sonra “Mimarlık Eğitimi”ne ayrılmıştır.

“... Mimarın uzmanlığı, çok çeşitli bilim ve sanat dalının öğrenimiyle zenginleşmiş bir bilgiyi kapsar. Bu bilgi sayesinde, tüm diğer sanatların yaratımları hakkında söz söyleme yetkisi elde edilir. Bu bilgi hem pratiğe hem teoriye dayanır. Pratik, belirli bir tasarıya uygun herhangi bir malzemeden el becerisiyle bir ürün meydana getirme işini sürekli ve rutin şekilde tecrübe etmedir. Teoriyse, el becerisiyle meydana getirilmiş şeylerin aklın terazisinde tartıp ispatlayabilme ve izan edebilme kabiliyetidir...” (s. 22).

“... Mimarın eğitimli sayılabilmesi için de çizimi kuvvetli olacak, geometriyi iyi bilecek, geniş çaplı bir tarih bilgisi olacak, felsefecileri dikkatle dinlemiş olacak, müzik bilecek, hekimlikle bir tanışıklığı olacak, hukukçuların dilinden anlayacak, astronomiyi ve göğün mantığını iyi kavramış olacak...” (s. 23).

İki bin yıl önce ve yapı türleri ile insan beklentileri bu kadar büyümeden bir mimardan beklenen eğitim düzeyi gerçekten hayret vericidir. Yüz yıllar sonra bugün bir mimara verilen eğitim ile ancak bu kadar sonuç alınabilir diye düşünmek gerekir. Elbette mimarlık eğitimi önemlidir, ancak hiç unutulmamalıdır ki, mimarın kendisi de bu eğitim için arzulu olmalı, kendini yetiştirmek için çaba göstermelidir. Elbette günümüzde bir mimarın Vitrivius’un sözünü ettiği bilimlerde uzman olması söz konusu değildir. Söz konusu edilen nokta, bir mimarın bu konularda doğru soruyu soracak ve sorduğu soruya verilen cevabı anlayacak düzeye erişmesidir.  Son dönemlerde çoğu projede gördüğüm ve uyarıda bulunduğum en önemli husus mimari proje ile statik proje arasındaki uyumsuzluktur.

Niçin diye sorduğumda çoğunlukla aldığım cevap, statik mühendis böyle uygun gördü sözüdür. Bir mimar tasarladığı projede eğer taşıyıcılık konusuna hâkim değilse, kolon ve kiriş boyutları konusunda bilgi sahibi değil ve bu konuda öneri yapacak, bu açıklığı acaba şöyle bir sistemle geçebilir miyiz veya şu kolonu perde olarak düzenleyebilir miyiz sorularını sorma bilgisine sahip değilse gerçekte düzenlediği projeye de hâkim değildir.

Sonuç mimari açıdan bir hüsran olacaktır, çünkü yeterli bilgiye sahip olmayan bir kişi, kamunun ona verdiği yetkiyle, bilmediği, öğrenmek için yeteri kadar çaba sarf etmediği bir mesleği icra etmeye çalışmaktadır. Konusunu yarım yamalak bilenen, neyi bilip neyi bilmediğini bilmeyen insanların hangi diplomaya sahip olursa olsunlar yaptıkları çalışmalardan olumlu bir sonuç çıkmaz.

Vitrivius; “... Mimar tarih bilmelidir ki, bir şeyi niçin yaptığını anlatabilsin...” der. Bazı, Antik dönem yapılarında, taşıyıcı kolonlar yerine “Karyailı Kadınlar (Caryatides)” adı verilen, uzun elbiseleriyle mermerden kadın heykelleri kullanılmıştır. Bu bir süsleme özelliği midir, yoksa daha derin bir anlam mı taşımaktadır? Bir Peloponnesos şehri olan Karyai, Yunanistan’a ve diğer şehir devletlerine karşı Perslerle ittifak yapar.

Perslerle yapılan savaş sonucu Helenlerin galip gelmesi üzerine Karyai (Antik Arcadia) şehri zapt edilir. Erkekleri öldürülür, kadınları ise esir alınır. Soyluluk nişanesi olan uzun elbiseleri ve takıları çıkarılmadan zafer alayında tek sıra halinde sürüklenirler. Hakarete uğramanın ezikliği ve esaretin ebedi bir örneği olarak, ülkelerine karşı işlemiş oldukları suçun bedelini ödüyorlarmış gibi görünsünler diye, heykelleri yapılara yük taşıyıcı olarak yerleştirilir ki, Karyailıların günahına biçilen o ağır ceza gelecek kuşakların da hafızasına kazınsın (s. 25). 

Bugün bazı yapılarda geçmişe ait olur olmaz motiflerin, pencere ve kapı görünümlerinin takıp takıştırıldığını görmekteyiz. Niçin diye sorduğunuz da cevap vermekte zorlanıyorlar. Geçmiş dönemlere ait yapılardan kopyalanan detay ve motiflerin bir anlamı olmalı, bir mesaj iletmesi gerekir.

Louis Kahn bir söyleşide; “... Bir tuğla bile, bir şey olmak ister, olduğundan daha iyi bir şey… İşte bütün ilham burada...” demiştir, Anlaşılan bir tuğlanın bile bir şey olduğu mimari yapıya, olur olmaz, yakışır yakışmaz bir şeyler takmanın anlamı yoktur. Bir mimar yaptığı herhangi bir yapı için kendisine yöneltilecek sorulara cevap verecek, yaptığı yapı hakkında kendini ifade edecek bilgi düzeyine sahip değilse ne yapılan yapıdan hayır gelir ne de mimarından.

“... Felsefeyse bir mimarı yüce gönüllü kılar; dolayısıyla kibrini kırıp ılımlı, adil güvenilir ve tok gözlü olmasını sağlar ki, bu hepsinden önemlidir; çünkü güven ve namus olmadan hiçbir iş doğru yürümez. Hasis olmamalı bir mimar, sırf kesesini doldurmaya bakmamalı; adına leke sürdürmeden itibarını titizlikle korumalı. İşte felsefe bize tam de bu değerleri öğretir...” (s. 26).

Vitrivius üzerine söylenecek daha çok söz ve ondan alınacak çok ders var, merak eden, mesleğinde söz sahibi olmak isteyen mutlaka bu kitabı okumalı ve yazılanlar üzerinde düşünmelidir.