Virüsle DNA’sı değişenler

Bunlar hep böyle miydi, virüsten sonra mı değiştiler? Marketi mesafeli sosyalleşme alanı sayanlar, içindeki coşkuyu internetten siparişe yansıtanlar, kapatılmış parkı kendi spor alanı sananlar... Virüse ilaç bulacağız belki ama bunlar ne olacak!

Korona sonrası döneme ilişkin ‘Daha güzel bir dünya bizi bekliyor’ çıkarımı yapanlar var. Ben, aksine, koronadan sonra hayatın daha da sertleşeceğini düşünüyorum. En çok da ‘bazı’ insanlardan çekeceğimizi düşünüyorum. Bütün hallenmişlikleriyle bugünlerde tek sosyalleşme alanı marketlerde sergiledikleri tavır bunun ayak sesleri gibi. O ne geliş,
o ne hışım, tüm kılıçlar kuşanılmış, kim olduğunu göstermek için Migros muharebe alanına koşulmuş.

Salça almakta olduğunuz rafa kendisi yaklaşırken, hazretlerine yer açmak için nasıl olur da çekilmediğinize hayretle bakan sinirli kadınlar. “Biraz ileri gider misiniz lütfen, sosyal mesafe denen bir şey var herhalde” derken ağzıyla cık cık yapanlar. En çok da biz kadınların memnuniyetsizliğimizi ifade etmek için çıkardığımız ve başka hiçbir kültürde duymadığım bu ses bugünlerde ulusal marşımız gibi her yerde duyuluyor. Yanındakine tepeden tırnağa aşağılayıcı gözlerle bakıp, “Hayret bi şey ya, cık cık” deyip yürüyenler. Onlarda korona olamaz, belki de haklılar. Öyle benciller ki korona bile
o bünyelerde tutunamaz!

Virüsle DNA’sı değişenler

Yeni sosyalleşme alanımız marketler!

Liste yap!

Hiç hazzetmediğim bu ‘cık cık tipleri’ market gerçeğiyle yüzleşiyor sanki. Evi tamamıyla çalışan kadınlara teslim ettiği için nasıl alışveriş yapacağını da bilmiyor çoğu. Liste yapmadan markete geliyor. Topu topu 5 saat açık market. Üstelik metrekarenin yarısı kadar insan alınıyor. Dışarıda en az 15-20 kişi sırada. Ama bizimkinin elinde listesi yok, gören de Chanel’den çanta bakıyor sanacak. Raflar arasında çapraz geçişler, alıp geri bırakmalar, o mu bu mu sorgulamaları, kararsızlık iç çekişleri...

Kardeşim dışarıda sıra var, hani sosyal mesafe diyordun ya! Dışarıda bir metre arayla senin çıkmanı bekliyorlar. Etrafa ayar vereceğine elinde liste ile gelsen, üç beş dakikada alıp çıksan. Yok o, illa soslara koronanın DNA’sını çözer gibi bakacak, uzun uzun inceleyecek.

Kırmızı ışık çözüm olur

Sinir olduğum ikinci kesim ise onca ince eleyip sık dokumalarına rağmen aldıklarını iade için, devreye kapıcılık kurumunu sokan tipler. Türklerin concierge’i zavallı kapıcılar, 7/24 bu tiplerin siparişleri için emre hazırlar. Henüz iki saat önce alınanların en az üçte biri iade veya değiştirilmesi için kapıcıya teslim ediliyor. Siz dışarıda hâlâ sıra bekliyorsunuz. Fişler, iptaller, değişimler, of of... 

Kapıcıyı sos almaya yollar, sonra “Ama bu Meksika soslu pilaki değil ki” diye iade eder. İyi de ablacım, Meksika soslu istiyorsan bunu listeye yazıp eline vereceksin. Kapıcı senin damak zevki haritanı nasıl bilsin? Makro, BİM, Migros, Şok tüm marketlerde rastlamanız mümkün bu tiplere. Koronavirüs gibi her yerdeler.

Bilim kurulundan rica ediyorum. Lütfen marketlere basit teknolojik çözümlerle içeride kalınacak maksimum zaman sınırlaması getirilsin. 15 dakikadan fazla
kalanların başında kırmızı ışık yansın.

Korona mı, turnuva mı?

Bugünlerde sinir olduğum erkek tipine gelince... Ayağında beyaz tenis çorabı, kısa tenis şortu, görsen sanki birazdan Wimbledon turnuvasına katılacak. Koronadan beklentileri, bir ay sonra daha da fitleşmiş bir bedenle ortalıklara çıkmak. Krizi fırsata çevirecek! Bunun için de işte o dolaşıma kapatılmış parklara, sahile koşuyor. Misal Maçka Parkı’na girilmez şeridi mi asılmış, eliyle yırtıp giriyor. Eve varınca hiç vakit kaybetmeden evdeki bisikletin üstüne sıçrıyor. Siz girseniz o parka, o şeridi siz indirseniz anında cahil diye çemkirir yüzünüze...

Virüsle DNA’sı değişenler

Siparişe doymayanlar

Sinir olduğum üçüncü kesim, bedeni evde, ruhu gurme seyahatinde tipler... Daha iki saniye önce canlı yayında spor görüntülerini paylaşmış. Diğer parmağıyla yemek sepetinden siparişi verivermiş anlaşılan. Apartmanlara Getir giriyor, Yemek Sepeti çıkıyor. Ordudan sonra en kalabalık mekanize birlik motosikletliler oldu neredeyse. İyi de kardeşim, apartmanı bu kadar riske atmaya ne hakkın var? Pizza ile muhtemelen iki saat sonra canının çekeceği tatlıyı, üç saat sonra mideye indireceğin sosisi birlikte istesen. Arkasından Getir’i arayıp isteyeceğin içecekten 5 tane alıp bir kenara koysan. Bir apartmana bu kadar giren çıkan olur mu? Nerede kaldı izolasyon? Ne hakkınız var doymayan mideleriniz nedeniyle koca apartmanı riske atmaya! Kaldı ki motosiklet üstünde günde bin siparişe yetişmeye çalışan o çocuklara yazık değil mi?

Maske inen botokstan koruyor!

Erkekleri bilmem ama kadınlarda en çok maske takan ülke olabiliriz. Dolgu, botoks, vitamin enjeksiyonu zamanı geldi. Çıkamıyoruz
ya dolgular eridi, dudaklar, elmacıklar indi. Hepimizin çocukluk halleri ortaya çıktı! Arkadaşımın oğlu geçen, “Annem çocukluğumdaki haline döndü.

Uzun zaman sonra eski halini gördüm” diyordu. Eşler adeta ilk tanıştıkları halleriyle yeniden hasbihal ediyorlar.

Koronada şapka takan sayısında da birinci olabiliriz. Dip boyalarımız çıktı. House party, zoom seanslarında, dikkat edin, erkekler de, kadınlar da şapkalı. Dip boya çağımızın en büyük sorunuymuş meğer. Dışarı çıkınca ilk olarak kuaförüm A46’ya koşacağım bende...

Yoğun bakımlara daha yoğun bakın

Doktorlarımız gece gündüz demeden, canla başla insanlığı korona illetinden kurtarmak için uğraşıyor. Bu dönemde, ön cephede çalışan hekim gruplarından biri de “anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanları”. Sayıları 6 binden fazla. Çoğu, “Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği” çatısı altında birleşiyor. Cerrahi işlemlerin gerçekleşmesi için gereken uygulamalar “anesteziyoloji” uzmanlığını ifade ederken, “reanimasyon” (yeniden canlandırma), yoğun bakım uzmanlığını ifade ediyor.

Onlar hep sahada

Anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlarının 3 önemli çalışma alanı var: ameliyathaneler, yoğun bakımlar, ağrı klinikleri. Anestezi doktorları bu süreçte de ağır yük üstlendiler.

Bu kadar önemli bir mesleği icra eden branş doktorları hep perdenin arkasında maalesef. Sahada çalışmayan estetik doktorları bile bugünlerde TV’lerdeki tartışma programlarına davet edilirken onlar yoklar.                                      

Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Koşuyolu Hastanesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Sorumlu Hekimi Prof. Dr. Hatice Türe, “Belki de başımızı kaşıyacak vaktimiz olmadığı için, sizler de bizi şu ana dek yok saydınız, bilemiyorum... Çünkü basını çoğu zaman işgal etmeyiz, ama bir tek ‘Yanlış narkoz öldürdü’ haberlerinde baş sayfalara çıkarız” diyor. Onlardan bahsetmemin sebebi yaşadıkları hak kaybının hiç olmazsa bugünlerde telafi edilmesi.

Prof. Türe anlatıyor: “Yoğun bakım uzmanı sayısı bu kadar çok hastaya bakacak sayıda değil. Ancak fiiliyatta 6 bin kişilik anesteziyoloji ve reanimasyon uzman ordusu olarak bu işin çoğunu başarıyla sırtlandık ve üstesinden geliyoruz. Pandemi sırasında ülkemizdeki yoğun bakımların anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanları olmadan idamesinin mümkün olmadığı bir kez daha netlik kazandı. Çünkü bu konuda en bilgili, en deneyimli ve sayıca da yeterli olan grup, anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanı. Salgın sırasında vermekte olduğumuz destansı mücadeleler, yoğun bakımlarda çalışan binlerce anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanının hakkının teslim edilme zamanının geldiğini gösteriyor.”

Virüsle DNA’sı değişenler

TIME kapak yaptı

“Ülkemizde yoğun bakım yatak sayısı 25-35 bin, yoğun bakım yan dal uzman sayısı yaklaşık 500-600 ise bu kadar çok hastaya kim bakıyor?” sorusu hiç aklımıza gelmemiş belli ki. Bu nedenle alınganlık yapmayıp, benimle görüşen, pandemi döneminden önce de yok sayıldıkları için nasıl bir rol üstlendiklerini anlatan Hatice Hanım’a teşekkür ediyorum. Kendisiyle görüştükten birkaç gün sonra, sanırım dünyada bir yerlerde “anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanları”nın vazgeçilmezliği kavramı karşılık buldu ki TIME dergisi geçenlerde “kahraman anestezist” kavramını kapağına taşıdı. Darısı başımıza!
Konuya dönersem, Hatice Türe, “Yoğun bakımların tek sahibi değiliz ama bu konuda en çok ve en uzun süre çalışan ekibiz. Son yıllarda yoğun bakım yan dal uzmanı olarak belgelendirilmeyip, yoğun bakımda ucuz iş gücü olarak çalıştırılan grubuz” diyor. Demem o ki yoğun bakımlarda zaten çalışmakta olan doktorlarımızın haklarını teslim etmek gerekmiyor mu artık!

Virüsle DNA’sı değişenler