MİT-TSK operasyonları CIA’ya da mesaj

4 Ekim 2021

MİT ve TSK koordinasyonuyla gerçekleştirilen arananlar listesindeki terörist temizliği hız kesmeden devam ediyor. İçişleri Bakanlığı verilerine göre; 2015’ten bu yana kırmızı, mavi, yeşil, turuncu ve gri olmak üzere 5 kategoride listelenen üst düzey yönetici konumundaki 500’e yakın terörist nokta operasyonlarla etkisiz hale getirildi. Bunun şimdilik son örneği de terör örgütü PKK/KCK’nın sözde Kerkük alan sorumlusu ‘Delil Siirt’ kod adlı Mehmet Hatip Arıtürk’ün susturulmasıydı. Yani o da diğerleri gibi ininden başını çıkardığı anda işaretlendi ve vuruldu. Hem de kendileri açısından karargâh olarak gördükleri ve onlara kimse erişemez diye gizemli havaya soktukları Kandil’de... Dolayısıyla PKK’nın bölgedeki tüm kampları ve hareketlerinin BBG evi (Biri Bizi Gözetliyor) gibi olduğu, izlendiği de çok açık. Kandil, Sincar, Gara, Mahmur fark etmiyor kim nerede başını çıkarırsa görülüyor ve avlanıyor. Tabii bu da teröristbaşları Murat Karayılan, Cemil Bayık başta olmak üzere hedefteki diğer teröristlere olduğu kadar, bugüne dek ve hala onları koruyup kollayan ülkelere, özellikle de gizli servislerine mesaj aynı zamanda. Çünkü bu bölgede cirit atan ve bugüne dek sızdırdıkları istihbaratlarla teröristleri yönlendiren ya da risk altındaki bölgelerden uzaklaşmalarını sağlayan CIA ve MOSSAD’a da doğrudan şu demek:

“Bakın, sizin desteklediğiniz bu teröristleri, inlerini biz teker teker temizliyoruz ve temizlemeye de devam edeceğiz. Yani ne olursa olsun, biz bu konuda kesin kararlıyız.”     

Tabii bu da istihbarat anlamında Türkiye’nin çok önemli bir yerde olduğunu gösteriyor. Özellikle de silahlı silahsız insansız hava araçlarıyla, özel kuvvetleriyle ve MİT’in terör örgütünün iliklerine sızdırdığı elemanları ile bölgedeki yerel haber kaynaklarıyla gerçekten çok iyi bir hedef tarifi noktasında. Bu hedeflerin karargâha yansıtılması ve o hedeflere uygun planlama, dolayısıyla kurumlar arasındaki koordinasyondaki başarı da çıtayı hepten yükseltiyor. İstihbarat ve hedefi yok etmedeki koordinasyon başarısını geçmişte kritik görevlerde bulunan eski istihbaratçı Metin Ersöz anlatıyor:

“Elbette insan istihbarat ağı ve teknik takip imkanları çok gelişti ama başarıdaki en önemli etkenlerden birisi de hızlı karar alma süreci, yani bürokrasinin azalması. Çünkü geçmişte yaşanan sıkıntı neydi? Siz hedefinizi tespit ediyordunuz ama onaylanma süreci olabilecek siyasi sonuçları nedeniyle ta başbakana kadar gidiyordu. Bu nedenle de en azından 2-3 gün geçerdi. Onun içinde hedefi kaçırabiliyordunuz. Askere bile teröristin yerini söylediğiniz zaman onların içindeki karar alma mekanizması nedeniyle adamlar kaçabiliyordu. Ama bu süreç şu anda çok kısaldı ve adamlar daha yer değiştiremeden, kaçamadan operasyon gerçekleştiriliyor. Yani hedef tespiti, risk analizleri ve onay süreci çok süratli gelişiyor. Çünkü sonuçta karşı taraf tuzak da kurmuş olabilir. Bunların hepsi değerlendirilip bu karar alma süreçleri şimdi çok hızlı yapıldığı için de başarı sağlanıyor.”

Eskiden CIA MOSSAD haber uçuruyor adamlar kaçıyor denilirdi?

“Bölgedeki gizli servisler birbirlerinden haberdarlar. O düzeyde bir adam diğer servislerin de ilgi alanında olduğu için biliyorlardır. Ama o servislerin bilgiyi alıp veya Türkiye’nin o PKK’lıya tehdit oluşturduğu bilgisini alıp değerlendirip karşı tarafa uyanması için bilgi verme talimatını merkezden alana kadar operasyon bitmiş oluyor zaten... Yani hedef tespit ve karar almadaki hareket hızlılığı hasım servislerin reaksiyonunu da kısıtlıyor, o çok önemli bir durum.”

Artık bilgi sızmıyor anlamında mı?

“Geçmişteki ağır işleyen bürokratik süreçte değerlendirirken sızma ihtimali çok yüksekti ve oluyormuş onu anladık zaten. Şimdi de bu sızmaların olmadığını anlıyoruz.”

Yazının devamı...

ABD YPG’nin PKK olduğunu bilmiyor mu?

2 Ekim 2021

PKK eşittir PYD ya da YPG veya olası diğer türevleri. Bunu son olarak Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da “YPG tam anlamıyla PKK’nın kendisidir” sözleriyle bir kez daha çok net dile getirdi. İkisinin de aynı terör örgütü olduğunu, bununla ilgili sayısız delil ve görüntü bulunduğunu ve herkes tarafından bilindiğini de üstüne basa basa söyledi. Bu durumda da hiç kimsenin “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” deme ya da üç maymunu oynama şansı yok. Her şey apaçık ortada. Terörist Fırat’ın doğusundan sınırı geçince adı PKK, sınırın o tarafında kalınca adı YPG oluyor. Yani adam aynı adam, silah aynı silah ama harf değişiklikleriyle PKK’dan farklıymış gibi yersen durumu söz konusu. Kaldı ki teröristlere pervasızca silah ve finans desteği sağlayan ABD içinde dahi YPG’nin, PYD’nin PKK’nın ta kendisi olduğunu dillendirenler ve bu anlamda kayda geçirilmiş raporlar var. Hatta AB ülkeleri arasında da. Mesela açık kaynaklarda da yer alanlardan bazılarını sıralayalım: 

ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, “YPG, PKK’nın siyasi koludur, PKK ile bağlantısı var, kanıtları açık ve net. Müttefik Türkiye için yarattığımız problemi çözmeliyiz” dedi. Hem de 2015 yılından bu yana defalarca.

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ni yapan James Jeffrey, Suriye Özel Temsilciliği’ne atanmadan önce birçok panelde YPG ve PYD’nin “PKK’nin Suriye uzantısı olduğunu” açıkça dile getirdi.

Şubat 2018’de ABD İstihbarat Topluluğu Direktörü’nün Kongre’ye sunduğu “Dünyada tehdit değerlendirmesi” raporunda “YPG’nin PKK ile ilişkili olduğu ve otonom bir bölge arayışında olduğu” ifade edildi. Direktörlüğün 2019 yılına ait aynı raporunda da YPG için, “PKK’nın Suriye’deki milisleri” ifadeleri kullanıldı.

ABD Adalet Bakanlığı, Florida eyalet meclisi binasına yapılan saldırıda YPG’li bir kişinin gözaltına alındığını duyurduğu açıklamada, YPG için “terör örgütü PKK’nın alt kolu” ifadesini kullanarak iki örgüt arasındaki bağı resmen teyit etti.

2013 yılında ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin (NCTC) yayımladığı ve dünyada faaliyet gösteren terör grupları hakkında bilgiler içeren “Terörle Mücadele Yıllığı” raporunda PYD’nin, PKK Kongra-Gel’in Suriye kolu olduğuna dair ifade yer aldı.

CIA’nın ülkeler hakkında bilgilere yer verdiği kaynak kitabı The World Factbook’un Ocak 2018’de güncellenen versiyonunda, Suriye’deki yabancı kaynaklı terör örgütleri listesinde gösterilen PKK başlığı altında, “Salih Müslim Muhammed PKK’nın Suriye kanadı PYD’nin liderliğini yönetiyor” ifadesine yer verildi.

2011-2012 yılları arasında CIA Direktörü olan David Petraeus, Münih Güvenlik Konferansı’nda Türkiye konulu bir oturumda PYD için “ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın kuzeni” ifadesini kullandı.

Yazının devamı...

ABD mi, Rusya mı daha güvenilir?

30 Eylül 2021

İdlib’deki krizin çözümü için gözler bir kez daha Erdoğan-Putin zirvesindeydi. Çünkü bundan önce İdlib’e ilişkin gerek 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı gerek bunu tamamlayan 5 Mart 2020 tarihli Moskova Ek Protokolü, Rusya’nın sahadaki ağır saldırıları sonrasında yapılan zirvelerde ortaya çıkmıştı. Öncesinde yaşanan bütün gerilimlere karşılık, bu zirvelerde her seferinde masada ipler kopmadan Erdoğan ile Putin arasında bir uzlaşı noktası şekillenmişti. Dolayısıyla, bu zirve öncesinde de karşılıklı olarak birbirlerini mutabakata uymamakla suçlayan iki taraf arasındaki İdlib geriliminin nasıl noktalanacağı merak konusuydu. Bu seferki zirveyi daha da kritikleştiren bir başka nokta da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ABD ile ilişkiler hayra alamet değil” sözleri, daha doğrusu, son yıllarda ABD ile yaşanan her gerilim sonrasında gündeme gelen “Rusya ile ilişkileri daha da geliştirelim, yani ülkenin pruvasını hepten değiştirelim” tartışmasıydı. Ki bu anlamda ABD’nin Ankara Büyükelçiliği için aday gösterilen Jeff Flake’ten gelen “Türkiye’yi gelecekte Rus silahlarının satın alınmasının daha fazla yaptırımı tetikleme riski olduğu konusunda uyarıyorum” gibisinden abuk sabuk sözler içeren bir son dakika açıklaması da tetikleyici unsur oldu. O nedenle de Türkiye ve Rusya liderlerinin dünkü buluşması, bölgesel konuların da ötesinde bir önem de içeriyordu. Yani gündem hayli yüklüydü. Peki, iki lider arasında baş başa gerçekleşen ama hem öncesindeki “Görüşmelerimiz her zaman sorunsuz geçmiyor ancak ilgili kurum ve kuruluşlarımız uzlaşı bulabiliyor” ve “Suriye’de barış Türkiye-Rusya ilişkilerine bağlı” gibisinden sıcak mesajlar hem de yaklaşık üç saat süren buluşma sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Mevkidaşım Putin ile verimli bir görüşme gerçekleştirdik” şeklindeki sosyal medya paylaşımı nedeniyle umut veren bu zirveden sıkıntılar aşıldı, Rusya ile artık her şey tamam anlamı çıkar mı? Ya da aşıldıysa bile Rusya’ya güvenilir mi? Elbette ki hayır. Çünkü bırakın İdlib’i, mesela sınır emniyetini sağlamak ve Suriyeli sığınmacıların eve dönüşleri için güvenli bölge oluşturmak amacıyla Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nın ardından Barış Pınarı Harekâtı’nı gerçekleştiren Türkiye, iki süper güçle yaptığı iki ayrı mutabakatla (Ankara ve Soçi) YPG/PKK’lı teröristlerin sınırdan 32 kilometre derinliğin ötesine çekilmelerini sağladı. Yani kararlı duruşuyla oyunu bozdu, bölgede dengeleri değiştirdi. Ancak terör örgütünün tam anlamıyla etkisiz duruma getirilmesi noktasında ABD ve Rusya’nın farklı amaçları nedeniyle bazı sıkıntılar var. Örneğin, ABD terör örgütünü desteklemeye devam ediyor, dahası ona meşruluk kazandırmak istiyor ve bunu gizlemiyor. Rusya da PYD/YPG/PKK kartını ABD’ye kaptırmamak için Şam ordusunun içinde özel bir yapıyla teröristleri entegre etmeyi düşünüyor, buna dönük olarak da görüşmeler yapıyor. Açıkçası, Türkiye terör örgütünü etkisiz duruma getirmeye çalışırken mutabakat yaptığı aktörlerden ABD terör örgütünü yeşertmek, güçlendirmek için uğraşıyor; diğer aktör Rusya ise kıyafet değişikliğiyle o gücü kendi kontrolü altına almak istiyor. Bu çelişkili durumu fırsat bilen teröristler de bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve Suriyelilerin eve dönüşlerini engellemek adına her türlü alçaklığı yapıyor.

Tabii aynı kirli ilişkiler, tezgâh dünkü görüşmenin odağındaki İdlib için de geçerli. Orada da Rusya’nın bugüne dek verdiği her söze, altına imza attığı her mutabakata rağmen Esad durmadı, daha doğrusu Putin dur demedi. Aksine, politik manevralarla zamana oynayarak daha fazla alan kazanması konusunda Esad’ı cesaretlendirdi. Dahası, Türkiye’nin Libya, Karadeniz, Ukrayna, vb. bölgedeki tüm hamlelerinde İdlib’i bir baskı aracı olarak kullandı, kullanıyor. Doğal olarak da bunlar şimdiden sonrası için de soru işaretleri oluşturuyor. ABD’ye gelince, o da arada bir İdlib konusunda Türkiye’ye destek görüntüsü veriyor. Ancak bunların hiçbiri ABD’nin elini taşın altına koyarak gerçek anlamda destek verdiği, vereceği anlamına gelmiyor. Çünkü hepsi somut adımdan ziyade sadece yuvarlak sözler şeklinde. Hatta ABD bunu söylerken, bir yandan da CIA, MOSSAD bölgede bağlantılı olduğu terör örgütlerini manipüle ederek provokasyonlar yapıyor.

Özetle; dünkü zirve özellikle iki lider, iki ülke arasındaki yakın ilişkilerin devamı ve bazı sorunların aşılması ya da rafa kaldırılması anlamında önemli. Alınan kararlardan bazılarını da belki sahada uygulamalarıyla göreceğiz. Ancak ABD’yle olduğu gibi Rusya ile de bir sürü ihtilaf durumu da hâlâ her an olası. Dolayısıyla, her ikisi de asla güvenilir değil, hele de stratejik ortak falan hiç değiller, olamazlar da. Dahası, ABD ile Rusya arasında gizliden bir anlayış birliği, zımni ortaklık bile söz konusu olabilir. En azından birbirlerine dokunmamak gibi. Çünkü her ikisi de güçlenen bir Türkiye istemiyor. Bu durumda, yapılması gereken de belli. Her ikisiyle de ulusal çıkarlarımıza, akla uygun ilişkiler sürdürmek, tabii gerektiğinde de kendi göbeğimizi kendimiz kesmek. Nitekim bugün Türkiye’nin yaptığı da bu...

Yazının devamı...

Zaten ABD ile kol kola değiliz ki

27 Eylül 2021

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ABD ile ilişkiler hayra alamet değil” sözleri ilişkilerin daha da kötüye gidebileceği mesajı içeriyor. Hatta ekranlardaki tartışma programlarında “eninde sonunda bir çatışma ortamı doğabilir” diyenler de oldu. Bu anlamda da müttefiklik ve NATO ortaklığı durumu da epey sorgulandı. Hani şu kağıt üstünde ABD ile Türkiye’nin müttefik, hatta stratejik ortak göründüğü, diplomatlar, yöneticilerin de zaman zaman çeşitli platformlarda bu gibi laflar ettikleri ama bunların asla gerçeği yansıtmadığı konular. Çünkü ABD hiçbir zaman altına imza attığı belgelerdeki o tutumu sergilemedi, aksine, bırak müttefikliği, açıkça hasmane tavır içinde oldu. Hem de ta eskilerden bu yana ve özellikle 2011 yılından itibaren Suriye’de, Irak’ta ve daha sonra Doğu Akdeniz’de, Ege’de, Kıbrıs’ta Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehlikeye, ulusal güvenliğini de riske atan politika ve stratejiler izliyor. Hem de alenen. Mesela müttefiki Türkiye için tehdit olan PKK/YPG/PYD terör örgütüne silah, donatım desteği sağladı, danışmanlık hizmeti veriyor. Teröristlere hemen Türkiye’nin sınırında bir coğrafya işgal ettirdi. Türkiye’nin asla buna izin vermeyeceğini bilmesine rağmen de ısrarla bu konudaki pervasızlığını sürdürüyor. Daha yeni Pentagon (Savunma Bakanlığı), ABD’nin “Suriye’deki kara gücüm” dediği terör örgütü YPG/PKK’ya 170 milyon dolarlık yardım sağlama kararı aldı. S-400 nedeniyle yürüttüğü politika ve strateji F-35’lerle ilgili verdiği karar da ABD’yi müttefik olmaktan çıkarıyor. Zaten ABD’de söylemlerinde müttefik olmadığını açık açık belirtiyor aslında. Hem de en yetkili ağızlarınca. Açıkçası ABD’nin müttefikliği taktığı falan yok. Ya da ABD müttefiklikten kendisine iradesiz ve koşulsuz bağlılık anlıyor. O nedenle de Türkiye’nin kendi gelişmiş askeri kapasitesine ulaşma hedefi ve bu yöndeki gelişmeler nedeniyle bağımlılık ilişkisinin bitmesinden korkuyor. Türkiye’nin kendisine muhtaç olmasını ve bölgedeki dengenin bozulmamasını istiyor. Yani kendi sözünü dinleyen, verdiği silahlarla, malzemelerle yetinen bir Türkiye istiyor ABD... Dolayısıyla, bölgede güçlü bir Türkiye işine gelmiyor. Doğu Akdeniz’de haklarını arayan, Libya’ya, Kafkaslara müdahale eden ya da Suriye’de oyun bozan, kendi haklarını, çıkarlarını koruyan bir Türkiye istemiyor. Bana sorsun, ben yapayım, karar vereyim diyor. Elindeki silahları satarken de öyle davranıyor zaten. Kısacası ABD güçlü değil muhtaç müttefik istiyor. Öyle olması için de dün olduğu gibi bugün de pervasızlıkta sınır tanımıyor… Tabii ABD’yi rahatsız eden bir başka nokta da Türkiye’nin Rusya ile olan yakın ilişkileri. Nitekim bu durumu bozmak için de terör örgütlerini kullanmak dahil her türlü kirli tezgah, provokasyondan kaçınmıyor...

ABD ile ilişkilerin hepten kopması ve de çatışma olasılığı iddialarına gelince; Türkiye’nin NATO sistemi içerisinde bulunması sıcak savaşı engelleyici bir faktör. O nedenle de ABD, Türkiye’ye karşı sıcak savaşı değil, soğuk ve sinsi savaşı seçmek durumunda kalıyor. ABD’nin doğrudan girdiği hiçbir coğrafyada başarısının olmadığı, hepsini yüzüne gözüne bulaştırdığı da ortada zaten. Afganistan’da düştüğü duruma daha yeni tanık olduk. Ama bunlar birbirlerine bayrak göstererek konvansiyonel çatışmazlar anlamında...Çünkü terör örgütleri PKK/YPG/PYD, El- Kaide, DAEŞ, daha önceleri ASALA ya da darbe girişiminde bulunan FETÖ’ye karşı yürütülen mücadelelerde Türkiye dolaylı olarak ABD ile çatıştı, çatışıyor zaten...

Özetle; ABD’nin Türkiye’nin müttefiki ya da stratejik ortağı olduğu şeklindeki sözlerin hepsi hikâye, yutturmaca. Aksine, ABD hasmane tutum içinde. Bu dün de böyleydi, bugün de...Dolayısıyla, Türkiye kendi yoluna devam etmek durumunda. Ki Türkiye’nin kararlılığı da bu yönde. Ve ABD’nin uyguladığı her hasmane hareket sonrası Türkiye’nin biraz daha kendine gelmiş, bazı yeni adımlar atmış ve hepsinden de öncesine göre daha güçlenerek çıktığı da ortada... Bu durumda da ABD’nin Türkiye’nin bölgedeki gücü ve etkisinin önemini görerek müttefiklik kavramının anlamını, değerini gözden geçirmesinde yarar var. Özellikle dünya liderliğine giden yolda Türkiye’ye ne kadar muhtaç olduğunu anımsamasına da...

Yazının devamı...

Virüs yapay da olsa tek çare aşı

25 Eylül 2021

Sürekli mutasyon geçiren Kovid-19 dünyayı kasıp kavururken, bir yanda da aşı tartışmasının yanı sıra virüsün doğal mı yoksa insan yapımı mı olduğuna dönük kafa karışıklığı da devam ediyor. Çünkü bilim insanları ağırlıkla “Virüsün yapısını bildiğimiz için, yüzde 90 insan yapımı olmadığını söyleyebiliriz” görüşünde olmasına rağmen yine bazı bilim insanlarınca dile getirilen karşı tezler de var. Hatta Biden’ın talimatıyla bu konuda araştırma yapan ABD istihbarat örgütlerinin merkezi kurumu Milli İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin raporu dahi Kovid-19’un çıkış kaynağı konusunda “bir laboratuvardan sızdığı ya da doğada geliştiği” yönünde iki farklı görüş ortaya koydu. Yani dünyanın en iyi istihbarat ağlarından birine sahip olan ABD daha başlarda Çin’den gelecek tehlikeyi kestiremediği gibi koronavirüsün kökenini saptama konusunda da net bir bilgiye ulaşamadı ve ikiye bölünmüş durumda. Biden’ın Kovid-19’un kökeni bulunana kadar rahat uyku uyumayacaklarına dönük kuşkuyu derinleştiren sözleri de malum. Dahası, bir de virüs doğal başlamışsa bile belki daha sonraki mutasyonlarda bir insan parmağının değdiği manipülasyonlar da olabilir diyen bilim insanları da var. Onlara göre de virüsteki gelişmeler sıra dışı. Dolayısıyla, Kovid-19’un kökeni, çıkışı konusundaki kafa bulandıran noktalarla ilgili sürekli yeni tezler gelişiyor ve yeni arayışlar oluyor. Hem dünyada hem de ülkemizde. Mesela, 14 Ekim’de ülkemizde “Kovid-19’un kökeni: Geleceği aydınlatmak, geleceğe ışık tutmak” başlıklı uluslararası online bir panel gerçekleşecek. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıbbi KBRN (Kimyasal-Biyolojik-Radyoaktif-Nükleer) Tehdit Anabilim Dalı Başkanı ve aynı zamanda Kimyasal Biyolojik Radyolojik ve Nükleer Savunma Politikaları Geliştirme Derneği Başkanı da olan Prof. Dr. Levent Kenar’ın organize ettiği ve moderatörlüğünü yapacağı panelde aralarında ABD’lilerin de bulunduğu yabancı ve yerli bilim insanları virüsün kökeni, çıkışı hakkındaki tezleri gerekçeleriyle birlikte savunacaklar. Bu panelin sonunda “En azından şüpheleri azaltacağız ya da daha da artıracağız” diyen Prof. Kenar, anlatıyor:

“Kendi görüşüm, ben bunun bu kadar doğal olduğunu düşünmüyorum. Şundan dolayı: Mikrobiyolojiye göre, bu mikroorganizmalar belli bir coğrafyada, belli bir iklimde, belli bir meteorolojik şartta etkili olurlar fakat şimdi bakıyorsunuz nanometrik bir mikroorganizma dünyanın her yerinde. Kastettiğimiz değişik coğrafyalar var dağ, tepe var, değişik meteorolojik şartlar var... Bunları düşününce bunun çok doğal bir şey olmadığı aklınıza geliyor. Sanki bütün bu şartlara karşı dirençli bir manipülasyon yapılmış gibi ama tabii bu açığa kolay kolay çıkmaz. Bu yıllar sonra itiraf edilebilecekse bile edilir, şimdi bunun için böyle bir şey söylemek için çok erken. Artı silah olarak üretilmişse bile bunun kanıtları ortadan kaldırılmıştır. Siz böyle bir şey yapsanız kanıtını saklar mısınız? Hangi ülke yaparsa yapsın bunu.”

Bunlar elbette ki olasılıklar, iddialar ama Prof. Kenar’ın somut olarak söylediği şeyler de var. O da koranavirüs doğal ya da yapay her ne şekilde gelişse de buna karşı tek çarenin aşı olması. Şu an başka bir seçeneğin olmadığını, özellikle mRNA aşıları genetik yapıyı etkiler iddialarının da gerçeği yansıtmadığını belirten Kenar devam ediyor:

“Yok böyle bir şey. Genetik yapıya mRNA’dan girilmez zaten o farklı bir olay. Öyle bir şey yok. O şehir efsanesi. Bilimsel bir tarafı yok yani. Genetiğe girilse ne olacak onu da anlamış değilim. Zaten genetiğimize giren bir sürü şey alıyoruz normal zamanda. GDO’lu besinler alıyorsunuz, radyasyon alıyorsunuz. Asıl genetik oynamaları bunlar yapıyor. Konuştuğumuz cep telefonları, Wi-Fi sistemleri sanki bunlar etkilemiyor mu? En basitinden, tomografiye giriyorsunuz. Tomografide normalin 600 katı radyasyon alıyorsunuz. Ona gelene kadar genetiği etkileyecek bir sürü şey var.”

- mRNA aşıları riskli değil yani?

“Yok, sonuçta bir protein aldığımız. Bize zerk edilen bir protein. O protein de belirli bir süre, eğer ileride bir spike protein (virüsün hücre içine girmesinde rol alıyor) alırsak, yani buna maruz kalırsak ona karşı koruyuculuk geliştiriyor. Bu mekanizma salgından önce de uygulanan, kanser aşısı dedikleri şey. Tabii çok yaygın olmadığı için fazla bir şey bilmiyoruz. mRNA aşıları veya protein takviyesi diyelim, bu koronavirüsle gündeme oturdu. Yani söylenenler spekülasyon, bilimsel anlamda bir şey değil.”

- Tomografi etkiler dediniz?

“Radyasyon, biliyorsunuz, hücre çekirdeğini etkiler ve sonuçta insanın genetik yapısını da etkiler. En basitinden, Çernobil sonrası yaşananlara dikkat edin. Çernobil’in olduğu yerlere yakın ki bu İtalya’ya kadar iniyor, buralarda mesela kanser olaylarında artış var. Kanserin zaten birçok şeyin kökeni genetiğe bağlı. Genetik değişimler bu tür kanserleşmelere yol açıyor, bunun bir sonucu var. mRNA aşılarının genetik yapıları bozduğuna dair bilimsel kanıt falan yok.”

Yazının devamı...

‘Hiçbir aşı bir yıl korumuyor’

23 Eylül 2021

Koronavirüse karşı en etkin yöntem aşı ve bizim ülkemizde yeterince var. Her yetkili de olun diyor. Ancak önemli bir çoğunluğun hâlâ aşı karşıtlığı ve mevcut seçeneklerden Sinovac ya da BioNTech tercihlerindeki kafa karışıklığı nedeniyle ciddi anlamda sıkıntı söz konusu. Hem koruyuculuk etkisi ve süresi hem de yan etkileri açısından. Dahası, bir yanda da aşıların tedariki konusunda gecikme ve Kılıçdaroğlu başta olmak üzere bazı CHP’liler tarafından özellikle Çin aşısı Sinovac için dillendirilen akçalı işler iddiaları da var. Onun için de Sinovac aşısının Türkiye’ye getirilmesi süreciyle ilgili olarak Çinli firmanın Türkiye’deki yasal temsilcisi Keymen İlaç AŞ’nin sahibi Cantürk Alagöz bir süredir gündemdeydi. Yani koranavirüs vakaları gibi aşıda avanta, lavanta, torpil iddiaları da pik yapmış durumdaydı. Dolayısıyla, önceki akşam Alagöz’ün gazetecilerle bir araya geldiği yemekte bu konuları konuşma fırsatı bulduk. Bu anlamda da buluşma yemekten daha çok basın toplantısı havasında geçti zaten. Alagöz de ısrarla dünya aşı peşinde koşarken Türkiye’ye ucuz aşı getirdiğini ama teşekkür beklerken haksız suçlama ve eleştirilere muhatap olduğunu yineledi. Şimdilerde BioNTech aşısının özellikle koruyuculuk anlamında daha ön planda olması nedeniyle bazı bilim insanlarına hafiften sitemkâr havası da vardı. Bunları da öncelikle şu sözlerle dile getirdi:

“Eksik bilgiler veriliyor. Şimdi birinin bir yıl koruduğu da yok, diğerinin üç ay koruduğu da doğru değil. Üç aşağı beş yukarı biri 5-6 aydır, diğeri 8 aydır. Ya da biri 4 aydır, diğeri 6 aydır. Budur yani. Yoksa bir yıl falan olsaydı eğer İsrail şu anda aşı yapmazdı zaten. İsrail hangi ayda başladı aşıya? Ocakta ve 9’uncu ayda İsrail’de vaka sayıları arttı. Onun için, bir yıl koruyor kimse diyemez. Zaten bir yıllık veri de yok henüz. Bence şuna bakılmalı. Sağlıklı bir insana aşı yapıyorsanız öncelik güvenli olması. Koruyuculuk daha sonradır aşıda. Bu anlamda da inaktif aşılar en güvenlisi. Normal şartlarda bir adamın burnu kanasa aşı çalışması durdurulur ama dünyada şua anda pandemiden dolayı durdurulmuyor. Artısına eksisine bakılıyor. Bundan üç ay önce bazı bilim insanları aşıdan sonra antikor testi falan yaptırmayın diyorlardı, şimdi aynı kişiler BioNTech daha çok antikor üretiyor diye açıklama yapıyor. Bazı şeyleri görmüyoruz. Bizim bazı bilim insanları maalesef yanlılar.”

Nasıl yani?

“Mesela Pfizer’in klinik çalışmalarını yapan hocalar... Adamların gözleri yemedi, gelip benden Sinovac aşısı alıp yaptırdılar. Şimdi arayıp sorsan, ‘Aman BioNTech ol’ derler tamam da, o zaman sen niye olmadın? Buna cevap verseler ya. Dolayısıyla, ‘Sinovac korumuyor, iyi ki BioNTtech var’ denildiğinde bir başka şeyi ifade ediyor. Benim gözümde duygusal hitap ediyor.”

Avrupa da BioNTech diyor?

“İnaktif aşı sadece Çinlilerde var. Pfizer, Moderna AstraZeneca, Johnson&Johnson farklı aşılar. Yani Avrupa istese de şu anda inaktif aşı alacak durumda değil. Ama ondan önce şu da var; biyolojik ürünler pazarı öyle tehlikeli bir pazar ki, öyle siyasi bir pazar ki bu Avrupa asla ve kata Çin menşeli biyolojik ürünlere izin vermez. Çünkü burada bir savaş var. Virüs bunu da çok net ortaya koydu. Zaten şimdi Çin de Sinovac olmayanları sokmayacağım dedi.”

Peki ya CHP’lilerin dile getirdiği iddialar? Alagöz’ün buna dönük karşı iddiaları da şunlardı:

“Mart ayına kadar Sinovac çok düzenli aşı veriyordu. Ama martta birtakım gelişmelerden dolayı Çin aşı vermemeye başladı. Bir tanesi benim bildiğim Uygur Türkleri tercihiydi. İkincisi, dünyaya bir tane aşı gitmezken bize 5-10 milyon doz geliyordu. Adamlar ‘Bunu anlatmayın, biz zorda kalıyoruz’ diyorlardı. Biz de inadına, bırak anlatmayı, fiyatı deşifre etmeye başladık. ‘Kaça verdi, kaça aldı Keymen kim, bu adam kim?’ diye. Biz 12 dolardan aşı aldık, dünyada böyle bir fiyat yoktu, en düşüğü 13.7 dolar ile Endonezya’ydı. Ama buna rağmen bizde, komisyon, hırsızlık bir sürü şey söylendi. Hiçbiri doğru değil.”

Yazının devamı...

İdlib’in ‘derin’ karanlığı

20 Eylül 2021

İdlib’de Gerginliği Azaltma Bölgesi’nde üç askerimizin şehit edilmesi bölgedeki “derin” tehdit ve riskleri bir kez daha çok net ortaya koydu. Hele de TSK’ya yönelik saldırıyı sosyal medyada bir bildiri ile üstlenen DAEŞ bağlantılı denilen Ebu Bekir Sıddık’ın Yardımcıları Seriyyesi adlı cihatçı örgütün gizemi dikkate alındığında. Çünkü bu örgütün adını ilk kez Ağustos 2020’de Türkiye’nin Gözlem Gücü’ne yaptığı saldırı ile duyduk, bugüne kadar TSK’ya karşı yaptıklarının dışında ne Şam güçlerine ne Ruslara ne de İran’ın bölgede bulunan milislerine karşı eylemi de olmadı. Dolayısıyla akla ilk gelen de Türk askerini hedefe koyanlar, koyduranlar kim sorusu. Evet örgütün kendince Türkiye’yi NATO üyesi olduğu için Haçlılarla iş birliği yapan bir ülke olarak görme gibi saçma sapan bir gerekçesi var ama bu tam anlamıyla yersen durumu...Onun için de asıl olan görüntü değil, arkasındaki güç...Bu teröristleri kimin kullandığı ve amacı...Bu bağlamda da olayın Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Türkiye’nin İdlib’deki terörist gruplara ilişkin anlaşmaları uygulamadığı yolundaki eleştirilerinden sonra meydana gelmesi olağan şüpheliler sıralamasında Rusya ve Suriye’yi başlara koysa da yelpazeyi daha geniş tutmakta yarar var. Özellikle de “küçük Afganistan’a dönüştü’ diye nitelendirilen İdlib’deki radikal gruplarla ABD’nin bağlantıları ve onları nasıl kullandığı gerçeği ortadayken. Yani İdlib labirentinde oyun içinde oyun söz konusu. Şöyle ki; İdlib’de sahada güç bulunduran ülkeler dışında Suriye Milli Ordusu, HTŞ ve El Kaide, DAEŞ türevi 15-16 tane terör örgütü, İran milisleri gibi çok sayıda silahlı devlet dışı aktörler de var. Kafkasya, Türk cumhuriyetleri, Asya, Afrika ve Avrupa’dan cihatçılık idealiyle Suriye’ye akan yabancı savaşçıların tamamı da şu an İdlib’de... Bölgede 25-30 bin civarında da bir terör örgütü mensubu olduğu değerlendiriliyor. Dahası İdlib CIA, MOSSAD, FSB (eski adıyla KGB) başta olmak üzere MI-6, SAVAMA, El Muhaberat, Rus, Fransız, Alman ve Suudi Arabistan istihbarat servislerinin bir anlamda laboratuvarına dönmüş durumda. Yani bölgenin özelliği provokatör aktörlerin her türlü provokasyonu yapabilecek durumda olmaları ve vekiller üzerinden aslında ülkelerin savaş hali. O nedenle de farklı yönlerden provokatif faaliyetler olasılığı söz konusu ve bunun kim tarafından yaptırıldığını kestirmek de zor. Mesela eğer Türkiye’yi sıcak çatışma içine çekmek istiyorlarsa ki Rusya ABD ile Türkiye’yi çatıştırmak ister her zaman için. İran’da ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmek ister ve Türkiye’yi meselenin içine çekmek için provokatif hareketler yapabilir. Tabii ABD’nin de Astana ve Soçi süreçlerini baltalamak, Türkiye, Rusya, ilişkilerini bozmak için provokatif hareketleri gizli servisi CIA vasıtasıyla veya cihatçılar ya da başka terör gruplarıyla her zaman yapması mümkün. Yani dost görünen ya da masada barışçıl çözüm arayışı havası veren ülkeler “derin” hamlelerle Türkiye’yi bir anda zora sokabilir. Hem sıcak çatışma ortamına çekmek hem de yeni bir göç dalgası olasılığı anlamında.

Nitekim İdlib’de Rusya’nın artan hava saldırıları ve buna bağlı yaşanan son gelişmelerde bunu doğrular görüntüde. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov Türkiye’yi, Milli Savunma Bakanı Akar da Rusya’yı, karşılıklı olarak mutabakata uymamakla suçluyor.

Esad’ın Kremlin’i ziyaretinde Putin’in “Suriye’de en büyük sorun yabancı güçlerin varlığı” sözleriyle isim vermeden Türkiye’yi eleştirdiği yorumları da yapılıyor. Yani olaylar en başından beri İdlib’i, Türkiye-Rusya ilişkilerini bozma potansiyeli taşıyan yer olarak gören ABD’nin istediği yönde gelişiyor.

Özetle; İdlib’deki tehlikeli sıcak çatışma ortamı yoğun diplomasi trafiğine rağmen yükselen bir ivme içinde tırmanmaya devam ediyor. Çünkü Esad durmuyor, daha doğrusu Putin dur demiyor. Aksine politik manevralarla zamana oynayarak daha fazla alan kazanması konusunda Esad’ı cesaretlendiriyor. ABD’nin Türkiye’den yanaymış gibi havası da gerilimi tetikliyor. Dolayısıyla dikkatler ay sonunda Soçi’deki Erdoğan-Putin buluşmasına odaklanmış durumda...Tabii o güne kvadar farklı yeni bir gelişme yaşanmazsa... Ya da İdlib’deki provokatör aktörler devreye girmezse…

 

Yazının devamı...

Siyaset sadece adlarında var

18 Eylül 2021

Türkiye’de 116 aktif siyasi partinin bulunduğunu duyuran İçişleri Bakanlığı, 40 partinin 2020-2021 yılında kurulduğunu açıkladı. Yani ülkenin siyaset manzarasında tam anlamıyla bir parti kurma furyasıdır gidiyor. Peki, ne oldu da ülkede siyasetin cazibesi pik yaptı? Birden bu kadar çok siyaset heveslisi çıktı, çıkıyor? Bu sadece ittifak sisteminin yarattığı doğal bir sonuç, iktidar veya muhalefet blokunun 50 artı 1 hesaplarına dönük oyunlar, kurgular mı? Yoksa hem iktidar hem muhalefet kanadındaki yıpranma ile geçmişteki pazarlık ve bu yolla parlamentoya kolaylıkla girme örneklerinin siyaset sevdalılarını daha da cesaretlendirmesi mi? Ya da daha başka hesaplar, beklentiler de söz konusu mu? Çünkü vatandaşa sorsan bu partilerin çoğunun adını, logosunu dahi bilmez, genel başkanlarını tanımaz. Evet, matruşka gibi birbirlerinin içinden çıkmış, birbirinin benzeri partiler var ve onların başındakiler tanıdık bildik isimler, hatta söylemlerde örtüşmeler bile söz konusu ama çoğunluk, daha ziyade, adı sanı pek fazla bilinmeyen kişi ya da kişilerden oluşuyor. Tamam, bu demokrasi gereği, çok seslilik ve katılım anlamında iyi, ancak bunun da doğru düzgün yapılma boyutu sıkıntılı. Çünkü siyasetin eskilerdeki “Çiledir, sabır işidir; iddian, inancın, ufkun, projen olacak” gibisinden klasik anlamdaki tanımı falan şimdilerde hikâye. Varsa yoksa, kişisel beklentiler hep ön planda. Elbette mevcutlar ile yeni kurulanlar arasında bu işi yasaya, kurallara uygun, hakkıyla yapan, siyasi iddiasını ortaya koyan ve bu anlamda işaretler veren, yoğun faaliyet içinde olan partiler de var ama görüntü daha çok kişisel menfaatler, beklentiler şıkkından yana. Dolayısıyla, bu 116 partinin yarısından fazlasının siyasi partiler yönünde yasanın amir hükümlerini yerine getirmediği için feshedilmesi gerektiğini savunan ve bu gibi tabela partilerine karşı yıllardır mücadele veren 17. dönem İstanbul Milletvekili Yılmaz Hastürk şöyle diyor:

“Parti kurmak çok kolay. 33 kişiyi toplarsın, bunların siyaset yapma manileri yoksa yani daha evvel dolandırıcılık, sahtecilik bilmem ne gibi suçlardan yargılanmış, ceza almamışsa, götürür dilekçeyi teslim edersin, okey verirler, kurarsın. Ama asıl bundan sonrası önemli. Bir partinin seçime girebilmesi için 41 ilde ve 41 ilin en az üçte bir ilçesinde kongre yapıp, delege tespit edip, büyük kongresini yapması, seçim tarihinden altı ay evvel de bu işi bitirmesi gerekiyor. Bu da öyle kolay iş değil. Ama bazıları büyük kongre yapmadan, kurucular kuruluyla yaptıkları toplantıyı birinci büyük kongre diye değerlendirtiyorlar. Ve her siyasi partinin en az 5-6 trilyona ihtiyacı var. Çünkü bugün en küçük bir yerde dahi ilçe binasının kirası 5 bin lira, bir ilçenin kurulması, kongreye gitmesi 70-80 bin liranın üzerindedir. Seçime iştirak edip barajı aşanlar devlet yardımı alıyor, onların bir dertleri yok ama yeni kurulmuş partinin bir tabela yazdırıp asması dahi 3-5 bin lira. Tefrişat, tahta iskemle koysan, en az 15-20 bin lira tutar, karşılayamazsın. Dolayısıyla, bu kadar çok arttığına göre bir beklentinin eseridir bu. Beklentinin adı da açık nüfuz ticareti.”

Nasıl yani?

“Bu 116 partinin en az az 30’u, 40’ı küçük ilçelerde faaliyet halindedir. Bunların her birinin 30-40 yönetim kurulu, disiplin kurulu, vs. var. Bunları da çarptığınız zaman Türkiye’de 3-4 bin kişi siyasetle iştigal ediyormuş gibi gözüküp gemisini yürütmektedir. Mesela bürokrasiyle temas kurarlar, ilçe başkanı, yardımcısı, yönetim kurulu üyesi gibi payelerle kendilerini kamudaki önemli konularda önemli yerlerde değerlendirirler. Küçük illerde ve ilçelerde bu son derece önemlidir. Bir de eğer partiye üç beş kuruş veren varsa parti ilçe binasını kendilerinin kıraathanesi olarak kullanırlar. Gelirler, yerler içerler, tavla oynarlar. Tabii bir de geçmişte örnekleri görüldüğü gibi kumarhane gibi kirli işlerde kullanılma durumu da olabiliyor. Falanca partinin ilçe başkanlığı diye tabelayı astı mıydı pek kimsenin gelemeyeceğini, bir şey demeyeceğini zannederler. Büyük çoğunlukla da öyle olur. Ya da mesela karakola birisi düşer. İlçe Başkanı olarak karakola gider, “Bakanı, Meclis Başkanı’nı, filanca milletvekilini arayayım mı?” diye eser, gürler. Genellikle bürokraside emniyet kadrosu da olsa şikâyet edilmekten çekinirler, onun için de kapatılacak bir şeyse acele kapatılır konu. Bu az bir şey değil bu tür insanlar için. Nüfuz ticareti Türkiye’nin siyasetteki kanayan yarasıdır.”

Özetle; siyasi arena kıpır kıpır. Bir yanda ittifak bileşenleri arasında denge hesapları, yeni birliktelik arayışları ve aday kim olacak, olmalı çekişmeleri yaşanıyor. Diğer yanda da ucundan ya da dolaylı olarak ittifaklara tutunma arayışları içinde olan bazı partiler ve kişiler söz konusu. Tabii bir de tabela partileri olarak nitelendirilen ve pek bir etkinlikte bulunmayan ama farklı beklentiler içinde olan yapılar var. Onların da adlarında siyaset geçiyor ama bu daha çok kişisel menfaat faaliyetlerini kamuflaj niyetine! Yani siyasi cazibenin pik yapmasında herkesin hesabı başka.

Yazının devamı...