'Bomba baş bacadan makine dairesine girdi'

Kıbrıs Barış Hârekatı sırasında Türk jetlerinin düşman gemisi zannedip batırdığı TCG Kocatepe Muhribi’nde Savaş Harekât Merkezi Subayı emekli Deniz Kurmay Yarbay Özhan Bakkalbaşıoğlu, faciayı anlatırken sanki o anları yaşıyor.

Üzerlerinden uçan Türk jetlerini tanıyıp el salladıklarını anlatan Bakkalbaşıoğlu, ardından bombardımanın başladığını, bacadan giren bombanın makine dairesine girdiğini, radar başındaki bir askerinin ölümüne tanık olduğunu anlattı.

Bomba baş bacadan makine dairesine girdi

Dünkü yazımızda TCG Kocatepe muhribinin Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ilk günündeki üstlendiği görevi ve yaşananları aktarmıştık. Deniz ve Hava Kuvvetleri arasında tam bir uyum söz konusuydu ve çok başarılı bir çıkarma gerçekleştirilmişti... Ve TCG Kocatepe yeni parti askerleri alıp tekrar ertesi sabah Kıbrıs’a çıkarmak üzere Mersin’e geri dönmüştü. Ama ne trajiktir ki harekâtın ikinci günündeki senkronizasyon kopukluğu TCG Kocatepe’nin son günü oldu. 21 Temmuz 1974’te TCG Kocatepe, istihbarat hatası ve haberleşme eksikliğinden Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş jetlerince bombalandı. TCG Kocatepe battı, 246 personelinden 54’ü şehit oldu. Gemide ve denizde yaşananlar tam anlamıyla bir can pazarıydı. Bomba ve mermilerle şehit olanların yanı sıra saldırıdan kurtulan ama günlerce kaldıkları sallar üzerinde halüsinasyon görüp denize atlayan ve azgın dalgalar arasında kaybolanlar da vardı. İşte TCG Kocatepe’nin son gününde gemide ve sonrasında denizde yaşananlar. TCG Kocatepe Muhribi’nin Savaş Harekât Merkezi Subayı emekli Deniz Kurmay Yarbay (o tarihte üsteğmen) Özhan Bakkalbaşıoğlu anlatıyor:

“21 Temmuz sabahı 06.15’te biz Kıbrıs’a yine geldik, bombardımana devam ediyoruz. Saat 09.45’te bir mesaj geldi. Mesajda diyor ki Baf’a doğru yaklaşan 60 mil mesafede bir Yunan konvoyu var, bu konvoyu önlemek için üç gemi ayrılarak Baf’a gidecek. Birlik komutanı da Adatepe, Mareşal Fevzi Çakmak ve bizim gemiyi görevlendirdi. Ve biz Baf’a müteveccihen hareket ettik. Fakat konvoyla ilgili berrak ve rahatlatıcı bilgiler bir türlü gelmiyor. Hakikaten konvoy mu, savaş gemisi mi böyle bir şey yok. Aslında bütün hadise, Muğla Jandarma gözetleme postasının ‘Rodos Adası’nda bir kıpırdanma var, 10-12 gemilik bir hareketlenme var, sahilde askeri reolar var, bir konvoy hazırlığı var’ raporuyla başlıyor. Bu tugaya geliyor, o da hemen Ankara’ya yolluyor. Ankara’da bir panik oluyor, Yunan konvoyu falan diye. Tabii bunun geçmişi de var. Biliyorsunuz, Kissinger’a soruyorlar ‘Konvoy var mı, yok mu?’ diye, o ‘Hayır, yok’ diyor. Fakat ABD Selanik Başkonsolosu’nun çektiği mesajlar var, bir konvoy hazırlığı diye. Ama Yunanistan ‘Hayır, yok’ diyor. Yani olabilme olgusu var. Burada yapılan en büyük hata, haberi alırsınız ama teyit etmeniz lazım.

***

Bu istihbaratlar için tabii ki faaliyetler yapıldı, deniz karakol uçakları uçtu. Biri haricindeki hiçbir deniz karakol uçağı ciddi bir şekilde konvoy teyidi vermedi. Tek deniz karakol uçağı dedi ki, ‘Bizim gemilerimize benzeyen muhripler.’ Olan mesaj bu. 2. Taktik Hava Kuvvetleri uçak kaldırdı, keşif uçağı, onlar da baktılar, hiçbir şey göremediler. Ticaret gemileri falan gördüler. Ama Ankara’nın bir konvoy algısı içerisinde kilitlendiğini görüyoruz. Bu da şuradan kaynaklanıyor Kara Kuvvetleri o konvoyu yok edin diye baskı yapıyor. Zor bir seçenekle karar verdi Genelkurmay Başkanı. 2. Taktik Hava Kuvvetleri Kıbrıs’ı bombalıyor, o zaman konvoyu 1. Taktik Hava Kuvvetleri’nin durdurması lazım. 1. Taktik Hava Kuvvetleri Eskişehir’de ve Yunanistan’a karşı konuşlandırılmış. Ani bir kararla bu kuvvetin belli filoları meçhul olan konvoyu imha için görevlendiriliyor. Burada çok çok önemli bir nokta var, harekâtın başından bu safhaya kadar parolalar hepimizin aynı. Biz o parolayla havadaki uçaklarla da konuşabiliyoruz. Çünkü 2. Taktik Hava Kuvvetleri’nin harekât sahası içerisinde hep aynı parolayı kullanıyoruz. Maalesef 1. Taktik Hava Kuvveti bu harekâta katılırken Ege’de de Yunanistan’a karşı yapılacak silahlı kuvvetler parolasıyla geldi. Dolayısıyla, asıl kritik nokta da parolanın uyuşmayışı...

***

12.30’da Arnavut Burnu’ndayız gemilerle... Ve Deniz Kuvvetleri bize mesaj çekiyor, bölgeye yaklaşmayınız. Biz burada kalıyoruz ama konvoy devamlı yaklaşıyor. Hava Kuvvetleri karargâhı Baf’a gelen konvoyun koordinatlarını hava üslerine veriyor, Baf’ın güneyi olarak. Hava Kuvvetleri bu mevkii iki türlü veriyor: Birisini koordinat olarak, enlem boylam olarak veriyor; diğerini de ise Baf’tan mesafe ve kerteriz olarak veriyor. O zaman iki tane farklı nokta çıkıyor. Yani iki tane konvoy noktası, iki tane Türk gemileri noktası. Ama her halükârda konvoy hep Baf’ın güneyinde. Dolayısıyla, hava harekât alanı Baf’ın güneyi, gemiler Baf’ın kuzeyinde. Yani biz bu bölgeye girmiyoruz. Biz 14.30’da Deniz Kuvvetleri’ne yerimizi söylüyoruz ve tekrar kuzeye yöneliyoruz gidip geliyoruz.

***

Saat tam 13.00 sıralarında üstümüzde uçaklar uçuyor, seyrediyoruz. Görüyoruz uçakları. Komutan dedi ki ‘Gemide bir uçak tanıtma cihazı var, kodları gönderin.’ Gönderdik, dost uçağı geldi, adamlar Kıbrıs’ı bombalamaya gidiyor. O gün Kıbrıs’ın her tarafını bombalama emri alınmıştı. 2.Taktik Hava Kuvvetleri uçakları geliyor, el sallıyoruz. Hatta komutan gemi fotoğrafçısına, ‘Yakalarsanız arkamızda dost uçak, çek’ dedi. Yani böyle gayet rahatız ve biz su üstü muharebesine hazırlanmışız. Gemimizin bütün mermileri su üstü muharebesine göre hazırlanmış durumda. Gemilerdeki mermilerde hava hedeflerinin başlıkları, tapaları ayrıdır. Biz su üstü muharebesine göre hazırlık yapıyoruz çünkü hava tehdidi yok. Ha Yunan uçakları gelebilir ama 5-6 dakika kalabiliyor, ondan sonra ya düşecek ya pilot atlayacak. Ama gelme ihtimalleri sıfır. Tam bu sırada sahilden iki üç tane Rum avcı botu çıktı, hemen yakaladık onları. Ya bize taarruz edeceklerdi ya da kaçıyorlardı, ateş altına tuttuk ve batırdık üçünü de. Biz bölgede belli bir hattı geçmemek kaydıyla devamlı kuzey-güney yönünde gidip geliyoruz. Deniz Kuvvetleri devamlı ‘Hava hücumları başlayacaktır, bitimi size bildirilecektir, bittikten sonra bölgeye yaklaşarak taarruzlara başlayabilirsiniz’ diye mesaj yolluyor. Hatta biz buraya gelirken Deniz Kuvvetleri bize Girne’den Baf’a kadar kara hedeflerinin koordinatlarını verdi. Yani dediler ki ‘Eğer konvoyu bulamazsanız ya da konvoy geri dönerse, Baf’a kadar gidin, buradaki tesislere kara bombardımanı yapa yapa dönün.’ O kadar açık ki benim harekât alanımın Baf’ın kuzeyi olduğu.

Bomba baş bacadan makine dairesine girdi

***

Saat 15.00’te bir durum raporu hazırlandı. Her saat başı hazırlanır. Durum raporu aynen şöyle: ‘Deniz Kuvvetleri’ne, Harp Filosu’na yollayacağız. Bölgede konvoy görülmemiştir, sadece biri İtalyan, diğeri Yugoslav iki gemi vardır. Onun haricinde başka gemi yoktur.’ Raporu çektik, 15.05’te de hava taarruzu başladı. Bir ya da iki tane uçak geçti birliğin üzerinden. Geçebilir, niye geçti falan tabii bunlar hep saniyeler, dakikalarla oluyor. Ben de köprü üstüne çıktım, o arada kulaklıklı telefonum var, her yerle muhabere yapıyorum, kablosunu uzatmıştım, istediğim yerde gidip gelebiliyorum. Tam geri dönerken patlama sesi oldu, hemen anons devresinden hava taarruzu diye alarm verildi. Bir sarsılmayla hadise başladı. Biz dönüşe geçmeden hattın son gemisiydik yani önde Mareşal Fevzi Çakmak, ortada Adatepe, arkada bizdik; dönüş yapınca nizam değişiyor, önde biz oluyoruz. Uçaklar da kuzeyden geldiği için birinci gemi biziz tabii. İlk bize taarruz. Savaş sahneleri filmlerde koltukta otururken falan güzel seyrediliyor da içinde yaşadığınız zaman pek o kadar tatlı değil. Ne kadar eğitimli de olsanız, tecrübeli de olsanız doğal olarak ani bir şaşkınlık oluyor. Şaşkınlık iki türlü oldu gemide: Birincisi, hava taarruzu beklemiyoruz, hava taarruzu oluyor, ikincisi de bombaların atılmasıyla savaşın verdiği atmosferle olan şaşkınlık. Tabii hemen radardan astsubaylar uçakların kerterizini, mevkiini topçu kulesine iletiyorlar. Komutan hemen tam yol ileri verdi sancak iskele dönmeye başladı. Zik hareketi diyoruz buna. Zik hareketi uçakların gemi hedefini vurmasındaki en zor seyir nizamı çünkü biz vurulduğumuz zaman nizam-1 dediğimiz peş peşe normal gidiyoruz.

***

Ben SHM’deyim, yukarıda patırtı, gürültü devam ediyor. Elektronik harp kamarası dediğimiz bir bölme var benim bulunduğum yerde. Orası çöktü, gökyüzünü görüyoruz. Oradaki astsubayım yaralandı, sonradan öğrendik, yukarıdaki bütün işaretçiler falan hepsi maalesef paramparça olmuş. Topçu subayı kule isabet aldı, ‘Topun başına geçeceğiz’ diye rapor etti. Bir süre sonra bir gürültü daha koptu, benim SHM’ye tam aksi taraftan, hava radarının olduğu yerden, bomba baş bacadan makine dairesine girdi, girerken de SHM’yi tahrip etti. Radarın başında bir askerim öldü, benim tam karşımda bulunan astsubayım yaralandı. Bu tarafımda bulunan askerim de öldü, Allah’ın hikmeti herhalde bize bir şey olmadı. Her taraf toz duman ve yangın çıktı, buna rağmen sistem hâlâ çalışıyor ama sağlıklı değil. Çünkü topçu kulesiyle irtibatımız kayboldu. Bu arada gemi başladı sürat düşmeye. Anons geldi, ‘Dümende arıza çıktı’ diye. Bir süre sonra gemi durdu, çöktü, elektrikler kesildi. Büyük kaos orası esasında. SHM’de yangın çıktı, komutan seyir kamarası yara aldı orada da yangın çıktı. Hasar ve elektrik kesildiği için yangın devrelerinden deniz suyunu basamadık. Makine dairesinde sitim akıyor, o sitim 200 derece, vurdu mu delip geçer. Nitekim öyle askerimiz var. Mermiler asansörle çıkar top evine, geminin en altındadır cephanelik. Elektrik kesilince asansör çalışmadı, o karanlıkta askerler önce el feneri veya el yordamıyla mermilere uçaklara karşı olan tapaları taktılar. Ondan sonra da merdivenden o mermileri tarete taşıdılar. Merminin bir tanesi 25 kilodan fazla. Topçu subayı topun başında devamlı baraj atışı yapıyor. Mermi havada bir yere geldikten sonra patlıyor dağılıyor, uçak onu bildiği için yaklaşamıyor. Nitekim diğer gemiler de öyle yaptılar.

***

Saat 16.00 civarında taarruzlar bir ara durdu. Komutan o zaman ‘Personel gemiyi terk yerlerine’ dedi, ardından personel gemiyi terk yerlerine geçti. Ama 9 numaralı salın altına adam gitti bekledi, baktı sal yok, parçalanmış çünkü, uçaklar tarama yapıyor. Salların büyük kısmı parçalandı, açıyorsunuz patlak. Oradaki personel başka sala transfer ediliyor. Dolayısıyla, denizde istiap haddinden daha fazla personel alan sallar var hatta salların etrafına tutunarak denizin içinde üç gün kalan personel oldu. O arada ben ne yaptım. Gemiyi dolaştım sancak tarafından başlayarak. Ancak film sahnelerinde görülebilecek bir sürü şey gördüm. Parçalanmış, kafaları kopmuş insanlar. Baktım bazı sallar eksik personelle açılıyor. Personeli yok, ölmüş ya da bir yerde kaybolmuş. Onlara bağırdım, ‘Açılmayın, hatta açılırsanız ateş ederim’ falan dedim. Komutan yukarıdan idare ediyor terki. Bu arada muhabere subayıyla konuşmaya başladık. Bana dedi ki ‘Ben telsizi alıyorum, harekât subayı haritayı, bir de jurnalı aldı, sen de bayrağı indir.’ Köprü üstünden işaret köprü üstüne çıkacağız. Seyir astsubayıyla birlikte çıktı; çok kötü manzaraydı, orada bütün gözcüler şehit olmuş delik deşikti. Sancağı indirmeye çalıştık, indiremedik. Komutan ‘Bırakın o zaman’ dedi. Aşağıya indim, gemiyi bir kez daha dolaştım. Tekrar yukarıya baktığımda komutan harekât subayı, muhabere subayı, seyir astsubayı iniyorlar aşağıya. Komutan en son terk etti gemiyi yani. O arada ben de denize atladım. Komutan benim denizde olduğumu bildiği için sala çıktıktan sonra bana doğru yaklaştılar, beni de aldılar. Salda dört subay, dört astsubay, dört er var. Topçu subayı bir tane sal bulmuş, son anda cephanelikten tabanca mermi makineli tüfek falan da almış, bir de isabet alan can sallarının torbalarını da almış. O torbalarda sigara, yiyecek hapları, konserve sular, ilaçlar var, balık oltası da var. Komutan şöyle bir hesap etti, ‘10 gün salda yaşarız, her şeyimiz var’ dedi. Tentemiz de açıldığı için şanslı saldık. Komutan saldayken, ‘Gemiden fazla uzaklaşmayalım, belki yardıma gelen olur, gemiye tekrar çıkabiliriz, bir yerde durmaya çalışalım’ dedi. Diğer sallarla irtibat kurduk, ‘Birbirinizi bağlayın’ dedik, bağlandılar.

***

Aşağı yukarı 16.30’dan 18.24’e kadar denizdeyiz. Gemi zaten yanıyordu, iyice artmaya başladı. Sonra baktık, ufuktan yüksek süratle bir gemi geliyor. Geminin komuta heyeti bizim salda: Harekât subayı, SHM subayı, Topçu subayı, seyir astsubayı ve komutan. Hatta komutan dedi ki ‘Kürek vardiyası yapacağız.’ Biz dedik ki ‘Siz botta da komutansınız, kürek çekemezsiniz.’ Hemen organize olduk ikişer kişi çekiyoruz. Gelen geminin Mareşal Fevzi Çakmak olduğunu anladık. Gemi tam süratini düşüreceği zaman bir hava taarruzu daha oldu. Bir tane bomba attılar, bomba geminin iskele baş omuzundan denize düştü. Çıkardığı su kütlesiyle Mareşal Fevzi Çakmak önce bir kalktı, sonra vurdu ve sancak alabandayla dönüp atışa başladı. O sırada uçaklar bizim gemiye tekrar taarruz etti. Sallar iplerini koparttılar, bize de taarruz edebilir diye. Ettiler mi etmediler mi bilmiyorum. Dolayısıyla, sallar dağıldı, Fevzi Çakmak da gitti. Akşam karanlığı bastı, kürek çekiyoruz, geminin kızıllığı artık görülmeye başladı. Komutan dedi ki ‘Artık geminin yanında durmanın bir âlemi yok, tam tersi uzaklaşalım.’ Saat 22.00’de gemi infilak etti. O anı anlatmak çok zor. Ağladık... Hayatınızı geçirdiğiniz bir gemi, harika birer personel var. Ve sizin gözünüzün önünde geminiz infilak ediyor, batıyor. Her şeyiniz, anılarınız gidiyor ve hak etmediğimiz bir batış. 10 dakika daha sonra bir infilak daha oldu, gitti gemi. O geceyi çok zor geçirdik.”

YARIN: - SALDA YAŞAM SAVAŞI - RÜTBELERİ SÖKTÜK - NASIL KURTULDUK