SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

GLİSEMİK İNDEKS VE GLİSEMİK YÜK NEDİR?

Şeker hastalığı olanlar elbette bilecektir, bir yaşam rutini olarak ne kadar karbonhidrat tüketildiğine dikkat etmek ve özen göstermek gerektiğini... Ancak burada gözden kaçma ihtimali olan, her karbonhidratın kana aynı oranda şeker vermediğidir. Glisemik indeks ve glisemik yük dediğimiz kavramlar, kan şeker seviyesini belirlemede çok önemli ve sanıldığının aksine bu iki kavram birbirinin yerine kullanılmıyor.

Kan şekerine etkisi

Glisemik indeks, yediğimiz bir gıdadaki karbonhidratın hangi hızda glikoza dönüştürüldüğü hakkında bilgi veren bir ölçüdür. Aynı miktarda karbonhidrat içeren iki gıdanın glisemik indeksleri farklı olabilir. Glisemik indeks ne kadar küçükse kan şekerine etkisi o kadar az olur.

Düşük GI: 55 ve altı

Orta GI: 56-69

Yüksek: 70 ve üzeri

Hangi besinlerin glisemik indeksinin düşük veya yüksek olduğunu internetten araştırmanız ya da diyetisyenlere sormanız çok kolay
ama kısaca özetlemek gerekirse...

Kepekli tahıllar, kuruyemişler, baklagiller, nişastasız sebzeler düşük glisemik indekse sahiptir.

Patates, beyaz pirinç, beyaz ekmek ise yüksek glisemik indeksli
yiyeceklerdir.

Tatlı içecekler, kurabiye ve kek gibi şeker içeren yiyecekleri zaten pek tavsiye etmezken, glisemik indeksin değişken olduğunu da eklememiz gerekir.

Nasıl değişir?

Hazırlama: Yağ, lif veya limon suyu, sirke gibi asidik soslar glisemik indeksi düşürür. Aksine, makarna gibi nişasta ihtiva eden besinler de pişirildikçe glisemik indeks yükselir. Yani daha diri makarnalarla barışmamız gerek.

Olgunlaşmış sebze-meyve: Mesela muz, olgunlaştıkça glisemik indeks değeri yükselir.

Yiyecekleri sindirme kapasiteniz: Sindirim sisteminizin performansı da glisemik indeksi değiştirebilir. Mide, bağırsak tembelliği olanlarda yiyecekler daha yavaş sindirilecektir.

Tükettiğiniz miktar: Düşük glisemik indeksli yiyecekler sağlıklıdır’ diye bir kural olmadığını başta belirtelim; içerdiği vitamin, mineral değerleri ve kalorisi halen çok önemli. Örneğin, patates cips, yulaf ezmesinden daha düşük glisemik indeksli olmasına rağmen, besin içeriği olarak yulaf ezmesi daha kıymetli.

Azı karar çoğu zarar!

Asıl önemli olanın glisemik yük olduğunu düşünenler var; “Yemekten sonra kan şekerinin ne kadar yükseleceğini glisemik yük söyler” diyorlar. Bir yiyeceğin kan şekeri üzerindeki tam etkisini anlamak için ne kadar şeker verdiğinin yanı sıra kana ne kadar çabuk karıştığının da önemi var. Örneğin, karpuzun glisemik indeksi 80’dir, ancak glisemik yükü sadece yüzde 5’tir.

Amerikan Diyabet Derneği ise ne glisemik indeksin ne de yükün önemli olmadığını, mühim olanın diyetteki toplam karbonhidrat miktarı olduğunu belirtiyor. “İndeks de yük de sadece kafa karışıklığı yaratıyor” diyenler de var. Yine dönüp dolaşıp hoşlanmadığımız noktaya geliyoruz; ne yediğin değil, ne kadar yediğin önemli. Her şeyin azı karar, çoğu zarar. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Esansiyel yağ asidi var, protein var ama esansiyel karbonhidrat yok diye. Çünkü yiyeceklerle aldığımız yağ veya protein vücudumuzda şekere çevrilirken, dışarıdan temin etmediğimiz yağ ve proteini vücutta oluşturma şansımız yok.

Kısacası ihtiyacımız olan yağ ve protein, karbonhidrat değil. Bu sebeple ne kadar az alırsak o kadar iyi olur. Glisemik index veya yük kavramları önemli ama daha az tüketince onlar da sorun olmaktan çıkıyor.

Daha az karbonhidratlı bir hayatta; sağlıklı, bilgili, maskeli ve mutlu kalın.

 

 

 

Yazının devamı...

KANSERE KARŞI BİR ONKOLOG VE İKİ ANİMASYON SANATÇISI

Radyoterapi, çocukluk çağı kanserlerinin ana tedavi yöntemlerinden biri; oldukça etkin ve beklenilenin aksine giderek yerini sağlamlaştırıyor. Ancak tedaviler sırasında gözlemlediğim bazı çocuklar yüksek teknoloji ürünü makinelerden korkuyor. Alışık olmadıkları form ve ebatlardaki radyoterapi cihazları, tomografi veya MR makineleri onları korkutuyor, işlem sırasında duruşlarını bozmalarına, uygun şekilde sabit duramamalarına ve minimal oranlarda da olsa stres yaşamalarına sebep oluyor. Ben de minik hastalarımızın kanser ve tedavi algısını değiştirmeyi hedefleyen bir iletişim yapmayı düşündüm.

Bütün evren yardım etti

Biraz da bu köşede yazıyor olmanın verdiği psikolojiyle, kendimi sizlere, topluma, bürokratlara, herkese kanserle ilgili mektuplar yazan bir hekim gibi görüyorum. Bunu burada ya da kitabımda yazarak, haber programlarına çıkarak, röportajlarda dile getirerek bir şekilde gerçekleştiriyorum. Bu çizgi film de çocukların mektubu olsun istedim ve önce iletişim danışmanım Cihan İşbaşı ile, ardından da Bahçeşehir Üniversitesi (BAU) Animasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nazlı Eda Noyan ile iletişime geçtim ve onların desteği ile BAU Animasyon’un genç sanatçıları Deniz Koçyiğit ve Mustafa Kara ile tanıştım. Animasyonun senaryosunu Cihan İşbaşı yazdı, bize ilgiyle yardımcı olan pedagog dostlarımız inceledi ve onayladı. Ardından genç sanatçılarımız iki boyutlu animasyondan oluşan bu kısa filmi hazırladı ve dijital medyada yayınlanmasını sağladı. Seslendirmeyi de TRT’nin duayen ismi sayın Fuat Kozluklu’nun yetenekli oğlu Burak Kozluklu ile birlikte yaptık. Derler ya; “Bir şeyi çok isterseniz, bütün evren size yardım eder” bütün evren bana yardım etti...

Özel bir mücadele şekli

Filmimiz çok büyük ilgi görüyor. ‘İyi kalpli dev robot, mutlu edilmesi gereken mutsuz hücreler’ gibi detaylarla, dilin, süreçlerin ve tedavinin nasıl tanımlanabileceği konusunda herkese ipuçları veriyor. Fırsat buldukça, ulaşabildiğim her mecrada anlatıyorum, kitabımda, bu köşede sürekli yazıyorum; kanserin -tedavi öncesi, süreci ve sonrası- fizyolojik ve psikolojik süreçleri vardır.
Kanseri bireylerde yarattığı fiziksel tahribatla sınırlandırmaya çalışırsak, mücadelemiz eksik kalmış olur. Gördüklerimiz kadar gözden kaçan, akla gelmeyen de onlarca detayı var! Yine her fırsatta belirtiyorum; kanser tedavisi, iletişimi ve kanserle mücadele kişiye özel olur. Günümüzde genlerimize, mutasyonlarımıza, alışkanlıklarımıza özel tedaviler yapıyoruz. Ancak bedenimiz kadar ruhumuz ve zihnimiz de iyileştirmenin bir parçası olmalı ve tabii onlar için yapılacaklar da kişiye özel olmalı.
Bu film, çocuklara özel bir mücadele şekli oldu. Kanserin sadece bedenimizde değil ailede, çevrede ve toplumsal yapıda yarattığı tahribatlara da dikkat çekmek ve kanserin hayatlara dokunduğu her detayla mücadele etmek gerekir. Doktorluk, hastalıkla değil; hayatla mücadeledir. Çizgi filmimiz bir yerlerde
elinize geçerse onu bir mektup gibi muhatabına ulaştırmam için yardım edin.
Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın.

Yazının devamı...

KOVİD-19 SONRASI BESLENME

Birçok yazımda, her şeyi bilemeyeceğimi ama uzmanlığıma güvenmediğim konularda da tamamen bilimsel veriler üzerinden araştırmalar yaparak yazdığımı belirtmiştim. Bu yazma biçimi genelde çok yorsa da, bazı durumlarda çok konforlu oluyor; mesela ihtiyacın olan tüm bilimsel bilgi hemen yan odada çalışan uzman arkadaşında olabiliyor. Bu yazı, bu tür konforlu yazılarımdan biri. Bu hafta uzman diyetisyen dostum ve çalışma arkadaşım Emel Unutmaz Duman’ın odasından, bizzat onun tavsiyeleriyle sesleniyorum.

Kaldığımız yerden devam etmek mümkün mü?

Kovid-19 geçiren ve iyileşen binlerce insan, aylar sonra bile semptomlarla mücadele etmeye devam edebiliyor. Bu virüse yakalanıp iyileşen bireylerin de tekrar Kovid-19 olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle temizlik ve mesafe kurallarına uyulmaya devam edilmelidir. Medyada sürekli Kovid-19 sırasında beslenmenin önemi vurgulansa da sonrasında da oldukça önemli bir konu. Hastalığı atlattıktan sonra yorgunluk, halsizlik ve vücut ağrıları devam edebiliyor. Yapılan bir çalışmada, devam eden semptomlar ve iştahsızlığın kişilerde beslenme yetersizliğine sebep olduğu gösteriliyor. Hem bu semptomların etkisini hafifletmek hem de yeniden virüse yakalanmamak için bağışıklığımızın güçlü tutulması her zaman oldukça önemli. Hastalığı atlatan bir kişi eski hayatına dönebilmek, kuvvet kazanmak ve hastalıklardan korunabilmek adına beslenmesine oldukça önem vermelidir.

Hangi besinleri eksik etmemeliyiz?

Öncelikle hastalığı yeni atlattığımızı ve vücudumuzun toparlanma sürecinde olduğumuzu unutmamalıyız. Çok düşük kalorili diyetler uygulamak özellikle bu dönemde doğru olmayacaktır. Vücudumuzun ihtiyacı olan enerjiyi sağlamamız gerekli. Enerji ihtiyacımızı karşılayacağız diye pasta, kek, börek, tatlı, şekerli içecek ve yiyecekler gibi ürünlere yönelmek de doğru değil. Günlük tüketmemiz gereken dört besin grubundan yeterli miktarlarda tükettiğimizde ihtiyacımız olan enerjiyi karşılamış oluruz.

Lütfen mutfağınızdan sebze ve meyveleri eksik etmeyiniz. Bu dönemde C vitamini ve antioksidanların önemini daha iyi kavramış olduğumuzu düşünüyorum. Bağışıklığımızı güçlendirmek, hücrelerimizi virüsün de etkisiyle oluşan hasarlardan korumak ve iyileştirmek için antioksidan içeren sebze-meyvelere önem vermeliyiz. Peki hangi sebze ve meyveler?

Tabii ki mevsiminde olan bütün sebze ve meyveler antioksidan içeriyor. Ama özellikle kırmızı, mor ve mavi meyve-sebzelerin diğerlerine göre daha fazla antioksidan içerdiklerini söylemek mümkün. Meyve ve sebzeler vücudumuzdaki sistemlerin düzgün işleyebilmesi için gerekli olan vitamin ve mineralleri de içerdiği unutulmamalı.

Protein alımı da diğer önemli bir konu. Yapılan bir çalışmada, özellikle solunum sıkıntısı çeken hastalarda hastalık sırasında kas kayıpları görülmüştür. Kaybedilen kaslar için protein alımına özen gösterilmelidir. Hastalık süresince enfeksiyonun etkisiyle daha fazla proteine ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek. Enfeksiyonu atlattıktan sonra sağlıklı bir insanın ihtiyaç duyduğu protein miktarını karşılamak yeterli olacaktır.

2-2.5 litre su tüketmeye özen gösterin

Örnek, protein olarak adlandırdığımız yumurtayı sofranızdan eksik etmeyin. Süt, özellikle yoğurt ve kefir gibi süt ürünlerini düzenli olarak tüketmeye çalışın. Hayvansal kaynaklı proteinlerin yanı sıra bitkisel kaynaklı olan kuru baklagillerin faydası da oldukça önemli. İçerdikleri posa, magnezyum, çinko ve selenyum açısından zengin bu besinleri haftada 2-3 kez tüketmeye özen gösterin.

Bir diğer önemli konu ise sıvı alımı. Enfeksiyon varlığında sıvı tüketiminin artırılması gereklidir. Hastalık sonrasında ise enfeksiyon varlığı devam edebileceği unutulmamalı ve sıvı alımına dikkat edilmelidir. Sıvı alımını desteklemek için bitki çaylarından, maden suyundan, şekersiz komposto ve hoşaflardan faydalanabilirsiniz ama unutmayın ki su tüketiminiz her zaman diğer sıvı tüketimlerinden daha fazla olsun. Günde en az 2-2.5 litre su içmeye özen gösterin.

Soğan ve sarımsağı eksik etmeyin!

Ceviz, badem, fındık, fıstık, zeytinyağı gibi besinler sağlıklı yağ asitleri bakımından zengindir ve içerdikleri E vitamini kuvvetli bir antioksidandır.

Adlarını sıklıkla duyduğumuz zencefil ve zerdeçalı yemeklerimizde, çaylarımızda sıklıkla kullanabiliriz. Antimikrobiyal etkilerinden ve düzenli kullanımda bağışıklık güçlendirici etkilerinden dolayı mutfağımızda bulunması gereken baharatlardır. D vitaminin bağışıklık üzerinde oldukça etkili olduğunu biliyoruz. Yetersizliği bulunan bireylerin mutlaka takviye almaları gerekli. D vitamininin temel kaynağı güneştir ve olabildiğince güneşli havalardan yararlanmayı ihmal etmeyin. Sağlığınızla ilgili her konuda daima uzmanına danışın.

Bilgili, sağlıklı, maskeli ve mutlu kalın.

 

 

Yazının devamı...

SAĞLIK SİSTEMİNİ TÜMÖR AGNOZİ ÇAĞINA HAZIRLAMALIYIZ!

Bir zamanlar çevremizde bir kanser vakası duyduğumuzda ilk öğrenmeye çalıştığımız bilgiler, kanserin türü ve hangi evrede olduğuydu. Geçmişte bu iki sorunun cevabının çok anlamı vardı; hangi tedavilerin alınacağı ve hastalığın gidişatı, bu soruların yanıtlarla kestiriliyordu. Bugün soruların sıralaması da, bunlara göre oluşan savlar da o kadar önemli değil; artık kanserdeki genomik değişikliklerin önemli olduğu, 2001 yılında İnsan Genom Projesi’nin sonuçlarının açıklanmasıyla başlayan yeni bir çağa girdik: Tümör Agnozi Çağı.

İnsan Genom Projesi nedir?

İnsan Genom Projesi, bilim dünyasının çığır açan projelerinden biri. Genom olarak bilinen genlerimizin haritalamasını çıkarmayı amaçlayan çok uluslu proje, 1990’da başlayıp, 2003 yılında sonuçlandı. İlk basın lansmanını, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ile İngiltere Başbakanı Tony Blair birlikte açıklamışlardı. O döneme kadar onkolojik gelişmeler, görüntüleme yöntemleri radyasyon onkolojisindeki cihazlarla yapılıyordu yani öncelikle kanseri daha iyi görüntülemeye başladık; bunun anlamı da teşhisin artması, radyoterapi ve cerrahi için tümörün daha keskin hedeflenmesi oldu. Radyoterapideki gelişmelerle, ışın demetlerini tam olarak hedefteki kansere yönlendirip, çevre dokuyu daha çok koruyan, yan etkileri azaltan ve cerrahi ile yarışan tedaviler yapma olanağımız doğdu. Kişiye özel tedaviler ise gerçek anlamda İnsan Genom Projesi’nin sonuçlanmasıyla başladı.
Bugün söylemek bile zor gelse de, geçmişte tümörün genomik durumunu bilmeden her hastaya tümörün köken aldığı organa göre neredeyse körleme tedaviler verilirdi. 3-4 kür tedavinin ardından tomografi veya MR çekilip, iyi gelip gelmediği gözlenirdi. Tedavinin sonuçlarının tatmin etmediği bir durumda bir başka ilaç verilirdi. Bugün genetik profilleme ile kime hangi ilacın iyi gelebileceğini önceden kestirme şansı var. Bir dönemin “Hastalık yok, hasta var” sözü, bu gelişmelerle birlikte değişti. Artık hasta da yok, tümörünün genetik mutasyonu var.
Tedavi kararının genel olarak aynı organdan belli evrelerde hastaların katıldığı geniş çalışmalarla belirlenmiş standart protokollere göre belirlenmesi geçerliliğini yitirdi. Sigorta kurumlarının, bu standart protokollere göre ödeme yapması da...
Kanser artık hem hastalığın başlangıcını hem de süreci yönlendiren genomik değişikliklerin belirlenmesiyle tedavisine karar verilen ‘genomik’ bir hastalık. Kanser hücrelerinin büyümesini sağlayan mutasyonların, biyo belirteçlerin tanınması ve bunlara karşı geliştirilen tedavilerin tespiti ve buna cevap verme ihtimali yüksek olan hastaların belirlenmesi, araştırmaların temelini oluşturuyor.
Tümör agnostik tedaviler, tümörün vücutta büyümeye başladığı bölgeye bakmaksızın köken aldığı dokudan bağımsız olarak tümör içerisindeki spesifik genomik değişiklikleri hedefliyor. Bu yönüyle geleneksel anti-kanser tedavilerden farklı. Artık ciddi bir paradigma kayması yaşanıyor; kime ne tedavi verileceği, anatomik veya histolojik olarak değil de mutasyona özgü alınan kararla gerçekleşmeli.

Neler değişmeli?

Hastaların tümörün yerine göre değil de, mutasyonuna göre sınıflandığı çalışmalar yapılmalı. Veri toplama ve inceleme amacıyla ek teknolojiler ve süreçler geliştirilmeli. Elektronik hasta kayıtları, hasta uygulamaları (aplikasyonlar) genomik veri tabanlarının oluşturulması için kullanılmalı.
Gen testleri, kanser tedavi protokollerinin bir parçası olmalı. Hekimler, ‘hastalara özel’ tedavileri belirlemek için gerekli genetik profillemeyi, standart tedavilere cevap vermeme durumunda değil, tanı anından itibaren yapabilmeli. Özel sağlık sigortaları ve Sosyal Güvenlik Kurumu hem testleri hem de testlerden çıkan sonuçlara göre oluşturulan tedavileri ödeme kapsamına almalı.
Genetik testlerin baştan tedavi sürecine girmesiyle, mutasyonlara göre verilecek akıllı ilaçlar veya immünoterapiler, kısa vadede sağlık sigortalarının yükünü artırıyor gibi gözükse de; hastanın ağır kemoterapi protokollerine maruz kalmayacak olması, işinden ve yaşamından soyutlanmaması, yan etkileri gidermek için daha az ilaç kullanacak olması bu mali yükü dengeleyecektir. Kanser tedavilerinin pahalıya mal olmasının sebebi, çoğu zaman kemoterapi ilaçlarının kendisi değil, yan etkiler için kullanılan ilaçlar ve destek tedavileridir. Buna, artan hayat kalitesi ve hasta yatış süresinin kısalması eklenirse, tüm tedavi süreci herkes için hafifleyebilir.
Bilim ve teknoloji hızla gelişmeye ve değişmeye devam ediyor. Buna paralel, her bir bireyin kanseri ile mücadele etme konusunda her zamankinden daha fazla ümitli ve cesaretliyiz. Kanser teşhis ve tedavisindeki gelişmeleri değerlendirip, yenilikleri mevcut sisteme nasıl adapte edeceğimizi düşünmenin ve bir an önce pozisyonlamanın zamanı geldi. Bu sürecin tüm paydaşları yenilenme ve değişime hazır olmalı.
Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın.

Yazının devamı...

KANSERDE KETOJENİK DİYET

Kanser hastalarının en çok sorduğu sorulardan biri, “Nasıl beslenelim?”dir. Mesleğimin ilk yıllarında, “Neyi seviyorsan, kendine neyin iyi geldiğini düşünüyorsan onu ye, karbonhidrata yüklenme ve sakın kilo verme” derdim ama zamanla gördüm ki bu cevap hastalara yetmiyor. Hâlâ yanlış değil ve halen söylediğimin arkasında durabilirim ama hastalarımız, ne kadar nokta atışı diyebileceğimiz tavsiyelerde bulunursanız o kadar tatmin oluyor. Durumu sevgili ekip arkadaşım Diyetisyen Emel Unutmaz’a sordum; “Nedir bu ketojenik diyet, herkese önerebilir miyim?” diye.
Ve işte bilmemiz gerekenler...

Nedir?

Ketojenik diyetler kanser tedavisinin etkinliğini artırmak için önerilen bir stratejidir ve yüksek yağ (yüzde 65-90), orta derecede protein ve düşün karbonhidrat (yüzde 10’dan az) içermektedir. Epilepsi tedavisinde de yaygın olarak kullanılan bir tedavi yöntemidir.

Neden bu kadar popüler?

Ketojenik diyetler varsayılan anti-tümör mekanizmaları nedeniyle popülerlik kazanmıştır. Birçok fizyolojik süreci etkileyebilir. Kanserli hastalar kilo ve kas kaybına maruz kalabilirler, bu nedenle ketojenik diyetin olumsuz beslenme durumuna neden olup olmayacağını belirlemek önemlidir. Uzman sağlık profesyonelleri tarafından takibi de önem kazanmaktadır.

Herkese uygun mu?

Ketojenik diyetin hastaya uygun olup olmadığını saptamak öncelikli hedef olmalıdır. Tedavide ketojenik diyet kullanan klinik çalışmalarda elde edilen sonuçlar kısıtlı olsa da hayvan incelemelerinden alınan sonuçlar umut verici ve kanserin tedavisinde uygun bir seçenek olabileceğini göstermektedir.

Bilindiği gibi kanser hücreleri çoğalmak için yüksek seviyede glikoza ihtiyaç duymaktadır. Ketojenik diyet ise proteinlerden ve yağlardan zengin aynı zamanda eser miktarda da karbonhidrat bulundurmaktadır.

Bu diyette vücut enerjiyi, açlık halinde gibi yağ depolarındaki yağı ketonlara çevirip, bu maddelerden sağlamaktadır. Sonuçlar değişkenlik göstermekle birlikte genelde ketojenik diyet uygulayan hastalarda daha düşük insülin seviyeleri ve insülin benzeri büyüme faktörü gözlemlenmiştir.

Ketojenik diyet uygulayan hastalarda vücut yağ yüzdesinin azaldığı ve vücut kompozisyonunun iyileştiği görünmüştür. Hayvan çalışmalarında, ketojenik diyetin tümör boyutunda küçülmeler sağladığı ve sağ kalımı artırdığı da belirtilmiştir.

Uygulanamayacağı hasta grupları var mı?

Böbrek taşı varlığı, karaciğer hastalıkları, dislipidemi, gelişme bozukluğu, reflü, kronik metabolik asidoz ve kardiyomiyopati gibi durumların dikkatle araştırılması gerekmektedir. Burada primer hekimin tercih ve önerileri doğrultusunda hareket edilmelidir.

Ketojenik diyet birçok besin öğesi yetersizliklerine sebep olabildiği için sağlıklı insanlarda uygulanırken bile dikkatli bir şekilde izlenmesi gerekir. Kanserli hastalar için ekstra özen ve dikkat gerektirir. Diyetin değerlendirilmesi için antropometrik ölçümlerle vücut kompozisyonu izlenmeli ve besin alımının kayıtlarının tutulması gerekmektedir.

Diyet oranı hastaların diyete uyumunu artıracak şekilde besin tercihleri göz önünde bulundurularak belirlenir.

Bu diyetin sebze-meyve ve tahıllardan yetersiz olmasından dolayı vitamin ve mineral desteği kaçınılmazdır. Uluslararası ketojenik diyet çalışma grubunun da önerisiyle bu diyeti uygulayanlara vitamin ve mineral desteği yapılması, hastanın diyete uyumunun takibi için ketoz durumunun izlenilmesi gerekmektedir. Serum elektrolit seviyeleri, kreatinin, karaciğer fonksiyon testlerine de bakılabilmektedir. Diyetlerin uygulanmasında, hastaların menülerin planlanmasında ve takibinde konusunda uzman diyetisyenin görev alması gerekmektedir. Hastaların tek başına bırakılması diyetin etkinliği için çelişkili sonuçlar doğurabilmektedir.

Yan etkileri neler olabilir?

Akut olarak yüksek yağ tüketimine bağlı mide bulantısı, kusma görülebilmektedir. Özellikle çocuklar düşük glikoz alımından dolayı hipoglisemiye daha yatkın olmaktadır. Miniklerde ve diyabet hastalarında uygulanması riskli olabileceği için bu gruplara dikkat edilmelidir.

Sindirim sistemi rahatsızlıkları sıklıkla rastlanır. Tüketilen yüksek yağ nedeniyle LDL kolesterol seviyelerinde artış görülebilmektedir. Kabızlık ve yorgunluk da sık karşılaşılan yan etkilerdir. Bu belirtiler kişiden kişiye göre değişmektedir.

Özetle ketojenik diyet uygulamasının amacı kanserli hücrelerin glikoz kullanmasını önlemek böylece büyümesini engellemektir. Özellikle hücre ve hayvan çalışmaları yoğunluktadır. Her ne kadar insan çalışmaları mevcut olsa da çalışma sayısı sınırlıdır. Çoğu araştırmada ketojenik diyetin tümör büyümesini baskıladığı, hastaların hayat kalitesini artırdığı, yaşam sürelerini uzattığı gibi sonuçlara varılmıştır.

Diyetin hastalara uygulanma açısından bir sorun teşkil edip etmeyeceği titizlikle araştırılmalı ve yan etkileri de göz önünde bulundurulmalıdır.

Kanserli hastalar özel bir gruptur, tedavilerinin çok dikkatli bir şekilde planlanması ve izlenmesi gerekmektedir. Hekim önerileri ve sıkı diyetisyen takibi başarıda son derece etkilidir.

Popülerliğine bakmadan faydasını araştırmadığınız ve danışmadığınız her yöntem bir bilinmezdir.

Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın.

 

 

 

 

Yazının devamı...

SAĞLIK İLETİŞİMİNDE BİR DUAYEN

Bu hafta konuğum sevgili Asuman Uğur... Sağlık programcılığı, sağlık dergileri yöneticiliği, gazete editörlüğü ve sektörel prodüksiyonlar denince akla gelen ilk isimlerden biri. Uğur’la, Kovid-19 günlerini, iletişim gücünün önemini ve sağlık okuryazarlığı konusunda görüşlerini konuştuk.

- 17 yıllık meslek hayatınız ve çok önemli tecrübeniz var. Ben bugün biraz hekimleri anlatmanızı isteyeceğim, siz hem bizim içimizden birisiniz hem de dışarıdan...

Her şeyden önce ben de bir sağlık profesyoneliyim; sağlık yönetimi ve eğitimi üzerine eğitim aldım. Üniversitede özel öğrenci olarak doktoraya başladım ama yarım kaldı. Bu işi fiilen yapmasam da medyada ve diğer çalışmalarımda bildiklerimi uyguluyorum. Bin 700 civarında sağlık programı yaptım. Sağlık programı deyince sadece hekimlerle değil; diğer sağlık profesyonelleri ile de program yapmak gerekiyor, yıllarca bu algıyı kırmaya çalıştığımı da belirtmek isterim. Sağlıkla ilgili dört adet derginin yöneticiliğini yaptım. Doktorlarla hep temasım vardı.
Hekim deyince herkes iyi arar, ben de en doğru bilgileri, en doğru soruları sorarak ve halk sağlığı için ihtiyaç duyulan bilgileri doğru isimlerle aktarmaya adadım kendimi bir anlamda. İyi hekimliğin temelinde insani özellikleri ve empati gücü yüksek olmak vardır. Herkesin tecrübesi olmayabilir. Çünkü bu bir zaman ve adanmışlık işidir. Bazıları mesleği uygulama anlamında daha iyi, bazıları ise iletişim kurmada daha başarılı. Ama her ikisinde iyi olan hekim ve sağlık profesyoneli sayısı o kadar çok değil. Belki tıp fakültelerinden bu misyon ile mezun edilmiyorlar.

- Bir hekimin tıbbi anlamda iyi olması bir maharet değil; o zaten bizim görevimiz. Bir hekimin mahareti sanırım daha çok onun iletişim gücü. Yaptığımız işin yüzde 80-90’ı iletişim. Benim tedavimin yüzde 50 başarısı hastanın bana inancı. O yüzden bu çok öne çıkan bir konu. Siz de üniversitede iletişim dersi veriyorsunuz.

Üniversitede benim gözlemim, aslında tıp fakültesine giren öğrenci çoğunlukla bu özelliklere sahip olması gerektiğinin farkında ve bu nitelikler kazanmak istiyor. Ama ne oluyorsa belki fakültedeki eğitimden ve saha dinamiklerinden dolayı sahaya inince işler değişiyor. İnsanlara tam anlamıyla yardım etmek istiyorlar tamam, ama bu iletişim donanımıyla mezun olmuyorlar. Bu eğitimi veren tıp fakülteleri bulunsa da, pratiğe dökülemeyince anlamı yok. Ayrıca hastaya bütün olarak bakılması gerekiyor, kısmi bakış açısının da bu yetersizlikte payı var.

- Birçok meslektaşım yoğun çalışıyor biliyorum ama yine de hastayla yaratmamız gereken sinerji açısından söyledikleriniz önemli. Sağlık okuryazarlığı konusunda ciddi sorunlar olduğunu düşünüyorum, sizin görüşünüz nedir?

Sağlık okuryazarlığını artıracak en önemli yapı, medya mecraları. Sağlık programları diğer bazı programların özellikle yoğun Türkiye gündeminin çoğunlukla gölgesinde kalabiliyor. Benim ilginç bir gözlemim var ve araştırmalar da bunu işaret ediyor. Sağlık okuryazarlığının eğitim veya ekonomik seviyeyle çok da bir ilgisi yok aslında. Bir de sağlıkla ilgili konular dijital ya da geleneksel ekranı çok meşgul ediyor ve çok da ilgi çekiyor. Ama bazen medya mecralarında çok görünen doktor iyi doktordur ön yargısı oluşabiliyor. Bir cerrahın ve diğer branşlardaki hekimlerin niteliğini bence hemşiresine, hastalarına sorarak anlamaya çalışmak ve bazen de farklı branştaki meslektaşlarından sormak gerek. Mesela bize sorulduğu da oluyor ve ben de doğru isme yönlendirmeye çalışıyorum.

- Kovid-19 gündemiyle ekranda çok doktor görüyoruz, bu konuda genel eğilim, hep önce korku salıp sonra çözüm getiren kahraman olmak biçiminde seyrediyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Ben sağlık sektöründe çok eskiyim ve sağlık bilimleri fakültesinde okuduğum için belki de diğer meslektaşlarıma göre sağlık profesyonellerini farklı açılardan da değerlendirme şansım var. Kendi programımda konukları ben seçtiğim için elimden geldiğince önceliğini gerçekten önce halk sağlığından yana koyan uzmanlara veriyorum.

- Pandemi önlemleriniz neler, bizimle paylaşır mısınız?

Herkese önerilen yöntemleri titizlikle uyguluyorum. Maske, mesafe ve hijyenin yanı sıra D vitamini kullanmaya dikkat ediyorum ama bu eksiğin ölçümünü yaptırdıktan sonra alıyorum.

‘Her şeyi doktordan beklememek gerek’

- Siz doktorları dinlediğinizde önerileri uyguluyor musunuz? Mesela kendi kendinize meme muayenesi yapıyor musunuz?

Ben bu konuda doktorlara ve testlere daha çok güveniyorum. Kontrollerimi ve testlerimi düzenli yaptırıyorum, bu anlamda titizim. Sağlığa bütünsel yaklaşmanın önemine hep vurgu yapıyorum; hastalanınca değil de, sağlıklıyken sağlığa dikkat etme konusunu ön planda tutmaya çalışıyorum. Meslekte benden önce çalışmalar yapmış çok değerli insanlar var; hekimler ve bazı sağlık medyasında çalışan arkadaşlarım; onlar sağlık haberciliğine önleyici bir bakış açısıyla yaklaşmamı, yeni bir bakış açısı olarak yorumlar ve bu vizyonu benim kattığımı söyler.
Yani yaptığım programlarda hastalığın tanımının, tedavisinin yanında ‘Yakalanmamak için ne yapmalıyım?, Halk sağlığı için yapılması gerekenler neler?’ sorusunu hep gündemde tutarım. Bizim kazancımız ve kurtarıcımız bu nokta diye düşünüyorum. Her şeyi doktordan beklememek gerektiğine inanıyorum. Biz pandemide el yıkama gibi mikro bir detayın önemini gördük, maske deneyimini, önemini ve sonuçlarını yaşadık.

- Sosyal medyada özelikle ney üflediğiniz ve şarkı söylediğiniz içerikleri severek ve gıpta ile izliyoruz. Bu ilginizin kaynağı nedir?

Çocukluğum, gençliğim babamın görevinden dolayı TRT’de de, çok değerli müzisyenlerin arasında geçti. Bu bana çocukluğumdan kalan bir heves. Ney, insan sesine en yakın enstrüman, birçok hekimin de ilgilendiğini biliyorum ve tedavi etme gücüne de inanıyorum. Hekimlerde gözlemliyorum, bu tip ek ilgi alanlarının mesleğe ve iletişime faydası tartışılmaz, dolayısıyla bana da çok katkısı olduğunu düşünüyorum.
Vakit yaratabilirsem şarkı söylemeye daha çok eğilmek ve telli bir saz öğrenmek de istiyorum.

Yazının devamı...

KADIN DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR!

TÜGİAD, yeni adıyla Türkiye Genç İş İnsanları Derneği, geçtiğimiz hafta 18’inci Olağan Genel Kurul toplantısını gerçekleştirdi. TÜGİAD yönetimine 35 yıldır ilk kez bir kadın genel başkan seçildi. Bu seçimin hemen ardından, TÜGİAD marka adı aynı kalmak kaydıyla, ‘Genç İş Adamları’ açılımı da ‘Genç İş İnsanları’ olarak düzeltildi. Genel kurul sürecine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop ve sayın milletvekilleri Özlem Zengin, Zehra Taşkesenlioğlu Ban, Halis Dalkılıç eşlik etti.

Benim okuyucu kitlemin çoğuna uzak bir konu olduğunu düşündüğüm için önce biraz TÜGİAD’dan bahsetmek isterim. Türkiye’deki ilk ulusal ve tek uluslararası genç iş insanları derneği. Sivil Toplum Örgütleri içerisinde son derece saygın ve güçlü bir yerde; hem kendi üyelerinin bireysel hem de ülkemizin ekonomik gelişimine katkıda bulunmak, 800’ü aşan üye sayısı ile 60’tan fazla sektörü bir çatı altında temsil etmek gibi bir vizyonu var. Tüm bunların benimle ilgisi ise, bu değerli topluluğun içinde sağlık sektörünü temsil eden birkaç üyeden biri olmam. Henüz yeni olan üyeliğimin bir kadın başkanla taçlanması da benim için ayrı bir mutluluk kaynağı.

Önemli görevler üstlendiler

18’inci Olağan Genel Kurul, kadın milletvekillerimizin ve yeni başkan Nilüfer Çevikel’in inisiyatifiyle, kadına şiddetin gündeme alındığı konuşmalarla başladı. TBMM’de kurulan komisyonun takipçiliğini sürdürme ve iş birliğiyle ilgili söz verildi ve programa dahil edildi. Kadınların, karar noktalarında daha çok bulunabilmelerinin ve yönetici vizyonlarının değerlendirilmesi vurgulandı. TÜGİAD’ın bundan sonraki dönemde, gücünün ve dünyayı değiştirme potansiyelinin farkında bir kadın başkanla çalışmasının verdiği mesaja dikkat çekildi. Kendi adıma toplumda kadın potansiyelinin engellendiği birçok noktaya şahit olurken, kadınların çoğu zaman evde oturmayı kendilerinin seçtiğini de bir dipnot olarak eklemek isterim. Bu bağlamda Sayın Nilüfer Çevikel ve kendi sektörlerinde çok başarılı diğer kadın yönetim kurulu üyelerinin, idol ve rol modeli olma açısından çok önemli görevler üstlendiklerini düşünüyorum. Dileğim, TÜGİAD’ın bu örnek yapısıyla kapalı bir grup olmaktan özenle uzak durarak, daha dışa açık, sergilediği bu tutumu dışarıya daha çok yansıtan bir grup olması ve kadın zihniyetine daha çok eğilmesi. Hem kadın bölge başkanlarının hem de Çevikel ile diğer yönetim kurulu üyelerinin, sahip oldukları bu önemli potansiyeli yine kadın için, onların eğitimi ve yönlendirilmesine kullanacaklarını ümit ediyorum.

Bir akademisyen olarak en büyük beklentilerimden biri de, MBA sınıfımla yaptığımız Silikon Vadisi ziyaretinde hücrelerime kadar hissettiğim üniversite-sanayi iş birliğinin ülkemizde de giderek artması. Bu hem TÜGİAD’ı hem de üniversiteleri güçlendirecek ve daha anlamlı kılacaktır.

TÜGİAD kendi miladını yaşıyor

TÜGİAD’ın önümüzdeki yıllarda en önemli gündemlerinden biri Avrupa Yeşil Mütabakatı. Tükenen kaynaklarımız ve iklim değişikliği ile mücadele, tüm zamanımızı harcamaya değer. Yine ‘yükte hafif, pahada ağır’ dediğimiz teknoloji üretimi konusunda da TÜGİAD’a çok iş düşecek. Çünkü isminde taşıdığı ‘gençlik’ teknolojiyi hem üreten hem de kullanan en önemli kesimi temsil ediyor.

İçinde bulunduğum Genç Radyasyon Onkologları, Genç İş İnsanları vb. tüm gruplarda tartışılan konulardan biri insan ömrünün uzaması ile birlikte 45 yaş olan üyelik sınırının daha ileri yaşlara kaydırılması. Teklifin taraftarları, Dünya Sağlık Örgütü’nün genç, orta ve ileri yaş aralıklarını değiştirmesinden destek almaya çalışıyor. Bence yaştan daha önemli olan, kuşaklar arası zihniyet farkı. Sinerjinin doğması, daha cesaretli işlere atılabilme ve özellikle de teknolojiyi kullanma konusunda nesiller arasındaki ciddi farkı hepimiz gözlemliyoruz. Kendimizi genç hissedebiliriz, ancak bizden daha genç nesillerle asla aynı olmadığımızı da görmek ve kabul etmek gerekiyor. Pandemi, bize öğrettikleri ve değişen dünya düzeni ile birçok konuda milat oldu. Görünen o ki Sayın Nilüfer Çevikel ile TÜGİAD da kendi miladını yaşıyor. Kadın elinin değdiği her şeyin daha güzel olacağına ve kadınlarımıza olan sonsuz inancımla, yeni yönetime, yeni dönemde başarılar diliyorum.

Yazının devamı...

HASTALARIMIZ İÇİN ŞARKI SÖYLEDİK

Daha birkaç gün önce ilgi uyandıran bir projede yer almanın gururunu yaşadım. Onkologlardan kurulmuş bir ekiple hastalarımız için şarkı söyledik. Üstelik yine bir onkolog tarafından, hastalarımız, bizler ve ekip arkadaşlarımız için özel yazılan bir parçayı seslendirdik. Bu benzersiz çalışmanın fikir, söz-müzik kurgusunun sahibi Dr. Tayfun Hancılar ve diğer solist arkadaşlarımla konuştum.

- Sayın Hancılar, sizinle başlamak istiyorum. Bu şarkıyı hangi duygu durumuyla yazdınız, biraz bahseder misiniz?

Dr. Tayfun Hancılar: İki yıl önce meme kanseri hastalarımızla Türkçe rock söylediğimiz bir konser organize ettik. 50 ve 80 yaş aralığında dokuz kadınla çok benzersiz bir konser verdik, bu fikir ilk kez o zaman aklıma geldi. Performans, dünyada ilk kez yapıldı; öncesinde onkologların kendi hastalarına şarkı yazarak yorumladığı benzer bir
etkinlik yok.
Elbette hastalarımızla tam bir empati yapamayız ama gerek söz, gerekse müzikle duygularımızı elimden geldiğince yansıtmaya çalıştım. Sevgili Suat’ın son dokunuşlarından sonra eser bu hale geldi.

- Peki değerli solist arkadaşlarıma döneyim, sizler bu şarkıyı söylerken ne hissettiniz?

Dr. Yeşim Eralp: Ben bunun çok özel bir farkındalık projesi olduğunu düşünüyorum. Dünyada ilk kez onkologlar birleşerek hastaları için şarkı söyledi. Bütün olumsuzluklardan arınmış bir ruhla, bir dayanışma ve umut mesajı iletmeye çalıştık.
Müziğin gücüyle, kalplere dokunarak kendilerinin yanında olduğumuzu ve duygularını paylaştığımızı ifade etme fırsatı bulduk. Sadece tedavi eden bir hekim değil, el ele birlikte yürüyebilecekleri, gerektiğinde omzuna yaslanabilecekleri bir güç olarak yanlarında olduğumuzu göstermek istedik.
Dr. Banu Atalar: Ben çok karışık duygular hissettim, çünkü hepimizin hayatında bir şekilde hasta ve hasta yakını olmak da var... Ama bana en çok onkolog olarak diğer hekimlerden ne kadar farklı olduğumuzu hissettirdi. Çünkü bizim evde bir doktor daha var ve o hastalarını iyileştirip, mutlu evlerine gönderirken ben onlarla uzun bir yolculuğa çıkıyorum, sonu bazen mutlu bazen hüzünlü oluyor ama neticede bizler de hastalarımızın ailelerinin birer parçası haline geliyoruz. Ve beraber yürüdüğümüz bu uzun yolda, onlara söylemek istediğim her şey bu şarkıda var. Yani sevgili Tayfun 20 yıllık meslek hayatım boyunca hissettiklerimi dile getirmiş.

- Bu şarkıyı arkadaşlarıma dinlettiğimde, bir sevgiliye yazılmış olduğunu ve uyarlandığını düşündüler. Oysa işimiz zaten o kadar her şeyin önünde ki; sevgili, aile, arkadaş, kendi özel hayatımız... Dolayısıyla bu derinlikte anlamalarını ve böyle düşünmelerini yadırgamadım.

T.H.: Bütün arkadaşlarına selamlarımı ileterek, sevgilimin de böyle bir şarkının kendisi için yazılmadığına sitem ettiğini belirtmek isterim.
Dr. Burçak Erkol: Bana ilk söylendiğinde böyle bir beklentim yoktu ama bir anda kabul ettim. Bir araya gelmiş olmamızın da çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Hepimizde bir sahne ya da kamera tecrübesi yoksa da kendimizi iyi ifade ettiğimizi düşündüm. Zaten güzel bir şarkı, melodi ve kurgu üzerine, kendimizden bir şeyler kattık ve başardık.
Dr. Hale Başak Çağlar Özkök: Müzik iyileştirici bir güce sahip, ben sadece hastalarımızı değil; bizi de iyileştirdiğini düşünüyorum.

- Salih Bademci ve Emir Ersoy’a değerli katkılarından dolayı teşekkür etmemiz lazım. Bu söyleşide olan birçok meslektaşımın Emir Ersoy’un ‘Karnaval’ albümünü keyifle hatırladığını ve dinlediğini de eklemem gerek. Peki bizden müzikal çıkar mı acaba?

T.H.: Müzikal yazmak benim haddime değil ama ilk aklıma gelenlerden sayın Suat Suna gibi, bu işe çok hakim müzisyenler bize destek verirse neden olmasın? Hayal etmenin hiç sakıncası yok.

- Ben, Banu ve Hale’nin müzik anlamında neredeyse profesyonel olduğunu düşünüyorum ve ekipte bir yetenek taraması yapmak istiyorum. Bu grubun başka hobileri var mı?

H.B.Ç.Ö.: Yetenek anlamında iddialı olmasam da hobilerim var. Mesela edebiyat, sinema, konservatuvar eğitimi kaynaklı müzik vb. sayabilirim.
Y.E.: Derin dalış yapıyorum, fırsat buldukça vatoz ve köpek balığı dalışlarına gidiyorum. Denizin altındaki dünyanın zihnimi onardığını, yenilediğini düşünüyorum.
B.A.: Bende sadece müzik var, caz ve popla ilgileniyorum. Aslında bu ilgimin bir sınırı da yok, mesela türkü de söylüyorum.
B.E.: Ben voleybol oynuyordum, uzun süre de veteran voleybola devam ettim. Sonrasında sağlık sorunları yüzünden bıraktım... Beş yıldır, değişik yöntemlerle özellikle de uzun pozlama tekniğiyle fotoğraf çekiyorum, İFSAK üyesiyim. Linol baskı yapıyorum.
Müzik de hayatımda hep vardı.
Dr. Sevil Bavbek: Her türlü el işi, marangozluk, ahşap oyma, bitki ve çiçekler gibi meraklarım var. Keşke müzik daha fazla hayatımda olsa ama hekimlik çok alan kaplıyor. Elimle yaptığım işler beni oyalıyor.

‘Yüreklere dokunduğumuzu hissettik’

- Hekimlik dışında edindiğimiz ya da merak duyduğumuz bütün bu yetenekler hayatla olan ilişkimize neler katıyor?

S.B.: Bizim işimiz üzerimizde psikolojik baskı yaratan bir iş. Ben kendi adıma meşguliyetle terapi oluyorum. Bakış açımın değişmesine gelince, mesela doğa değiştiriyor. Doğada ‘Bu da geçer yahu!’ düşüncesini yaşıyorum çünkü sadece o döngü bunu sunuyor.
Projeyle ilgili de şunu söylemek istiyorum. Özellikle pandemiyle, iletişimimiz kesildi. Hastamla ya da yakınıyla ciddi şeyler konuşurken maskeli olmak beni rahatsız ediyor. Şarkıyla bir nebze yüreklerine dokunduğumuzu hissettim ve çok sevdim. İnşallah bu seslenişimiz adresini bulur.
H.B.Ç.Ö.: Bize de iyi geldi ve farklı bir iletişim kurduk. Klipteki son sahnede, ekrana bakışlar beni çok etkiledi.
B.A.: Böylesi bir oluşumun parçası olmak gurur verici. Ayrıca belki bazı hastalarımız, bizim de insan olduğumuzu ve onlarla yaşadığımız iletişimi, her hastamızla defalarca deneyimlediğimizi, bu çokluğun da yıpratıcılığını anlar diye umut ediyorum.
B.E.: Bu beyaz önlüklerin içinde, sadece tedavi kılavuzlarını takip edip, ilaç tedavileri planlıyor gözüksek de empati yeteneği olan ve hastalarımızı tanımaya, anlamaya çalışan insanlarız. Bu proje, bizim de insan olduğumuzu anlatmanın iyi bir yolu oldu diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.