SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

Kentsel planlamaya bütünsel yaklaşım

Diyabet, artmış kan şekeri ile karakterize bir hastalık. “Kan şekerinin artması nasıl bu kadar kötü olabilir” diyebilirsiniz. Bilinmesi gereken, sürekli yüksek seyreden kan şekerinin kan damarları, kalp, böbrek ve sinir uçlarına kadar tüm sistemleri etkilediği. Dünya Sağlık Örgütü bizi diyabet gerçeği ile bir kere daha yüzleştirecek açıklamalarda bulundu. Rakamlarına göre, Dünya genelinde 442 milyon kişi diyabet hastası, her yıl 1.5 milyon kişi bu hastalıktan hayatını kaybediyor. Dikkat çeken bir başka nokta da bu rakamların gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha yüksek seyretmesi. Alım gücümüz azaldıkça karbonhidrata daha çok yükleneceğimiz için, önlem alınmazsa yakın gelecekte bizleri daha korkunç rakamlar bekliyor olabilir.

İki alt tipi var

Diyabetin iki alt tip bulunmaktadır. İnsüline bağlı dediğimiz Tip 1 diyabette pankreas, kendi başına çok az insülin üretir veya hiç üretmez. Genellikle çocuklarda görülür. Tip 2 diyabet ise en yaygın olanıdır, yetişkinlerde görülür; vücut insüline dirençli hale gelmiştir ya da yeterli insülin üretmez.
Diyabet ile küresel bir savaş gerekiyor. Ancak öncelikle bireysel olarak yapabileceklerimizden bahsederek; sorunun farkına varmak ve diyabet olmamak için gerekli önlemleri almak ilk adımlarımız olmalı. Tip 1 diyabeti önlemek mümkün olmayabilir, ancak Tip 1 diyabetle de daha sağlıklı yaşamak ve en önemlisi de gelişebilecek Tip 2 diyabet için yapabileceklerimiz var. Olabilecek en iyi senaryo, genetiğimize uygun beslenip, hareketsiz kalmamak. Yapabiliyorsak karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmamıza genetik bakış açısı ile yaklaşmak ve kendimize en uygun beslenme yöntemini en profesyonel şekilde belirlemek. Genetik test yapamıyorsak da karbonhidrattan az, yeterli ve dengeli beslenmeye çalışmak ve egzersiz yapmak bu konuda alacağımız en hayati önlemlerdir. Sigara içmemek, kan şekeri ve kolesterol seviyesi ile kan basıncını periyodik olarak kontrol ettirmek alınabilecek diğer önlemler arasında.

Genetiğe uygun beslenme

Hayatımızın bir parçası haline getirdiğimiz genetiğimize uygun beslenme ve spora rağmen algımızı zaman zaman kendimize çevirip yanlış giden bir şeyler olup olmadığını anlamaya çalışmak gerekir. Sık idrara çıkma ihtiyacı, sürekli susama ve açlık hissetme, kilo kaybı, yorgunluk, görmede değişiklikler, Tip 1 diyabet için çok tipiktir. Tip 2’de bu belirtilere rastlayabiliriz ancak genel olarak daha az olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bazen kişiler bu rahatsızlıklarının farkına varmaz/varamazlar ve diyabetin organ bozukluklarının başladığı geç döneminde fark edilirler. Bu sebeple bu belirtilerin diyabet habercisi olduğunu bilip, hemen doktora başvurmak önemlidir.

Tip 2 diyabet, kanser, kronik obstrüktif akciğer rahatsızlığı, kardiyovasküler hastalıklar, depresyon ve anksiyete gibi rahatsızlıklara bulaşıcı olmayan hastalıklar deniliyor. Bu hastalıklar kentsel sağlığın önemli ölçütlerinden biridir. Hızlı kentleşme, yaşlanan nüfus, sosyo-ekonomik eşitsizlikler, sağlıksız beslenme, alkol ve sigara bağımlılığı, teknoloji bağımlılığı bu hastalıkların epidemi düzeyinde görülmesine yol açmaktadır. Uzmanlara göre kentsel özellikler, sağlıkla ilgili davranışlar ve genel sağlığımız üzerinde oldukça etkili. Durum bu olunca kent sağlığını geliştirebilecek müdahalelerin ülkeler tarafından ivedilikle yapılması gerekiyor. Yeşil alanların artırılması, bisiklet ve yürüyüş yollarının açılması, barınma, iletişim, sağlık koşullarının iyileştirilerek toplumsal eşitliğin sağlanması ilk akla gelen tedbirler arasında. Bizim gibi gelişmiş sağlık alt yapısı ve iyi organize aile hekimliği hizmetlerinin olduğu bir ülkede koruyucu hekimlik hizmetlerini ön plana çıkarmak hiç zor olmasa gerek. Kentsel planlamalarda insan sağlığını da göz önünde bulunduracak şekilde yapılanmak yeni yüzyılın olmazsa olmazları arasına girmeli. Aksi takdirde önümüzdeki yıllarda, obesite ve diyabet bilançosu inanılmaz olacak gibi görünüyor.
Bilginin ve bilimin ışığında sağlıklı günler dilerim.

Yazının devamı...

Malign melanom ve tedavi yöntemleri

Yaz geliyor, güneş ışınları yine tepimizde yükselmeye başladı. Cildimize her zamankinden daha özenli davranmamızın zamanı geldi. Özenli davranmak derken kastettiğim sadece yüzünüzdeki kırışıklar için yapılacaklar ya da süreceğiniz faktörü yüksek bir güneş koruyucu değil; en sık görülen kanser olan cilt kanserlerine karşı dikkatli olmak ve alacağınız önlemler..

Cilt kanseri deyince pek çok alt tipi var ancak en öldürücü olanlarından biri malign melanom. Malign melanom, en tehlikeli cilt kanseri olduğu gibi son yıllarda daha çok görmeye başladık. Bu işi yine iyi bilenlerden birine, sevgili Doç. Dr. Gökhan Okan Hoca’ma sordum. Bir kere daha vakit ayırıp, değerli görüşlerini paylaştığı için kendisine teşekkür ediyorum.

- Malign melanom nedir, öncelikle tanımını yapar mısınız?

Malign melanom, deriye rengini veren melanosit denilen hücrelerden kaynaklanır. Diğer kanserlere göre daha genç yaşta ortaya çıkar. Erkeklerde sırt, kadınlarda alt bacak en sık görüldüğü yerlerdir ama bu vücudun başka yerlerinde görülmeyeceği anlamına gelmez.

- Kimlerde daha çok görüyoruz, risk faktörleri var mıdır? Bu faktörleri bilirsek, belki riskli popülasyonu da ayırabiliriz.

Güneşe maruz kalınması: Hem UVB hem de UVA ışınları melanom için risk faktörüdür. Zaten güneş yanıkları ile melanom arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar da bulunmaktadır. Özellikle çocukluk çağındaki güneş yanıklarının yaşamın diğer dönemlerindeki yanıklara göre daha zararlı olduğunu görüyoruz. Bu yüzden çocuklarımızı da güneşten korumayı ihmal etmemeliyiz. Bronzlaşmak amacıyla kullanılan yapay ışık kaynakları da içeriklerindeki UVA ışınlarından dolayı melanom için risk oluşturuyor.
Aile öyküsü: Birinci derecede akrabalarda bir kişi melanom ise riski üç kat artıyor, kişi sayısı arttıkça risk de katlanıyor.
Fenotipik özellikler: Mavi gözlü, açık yada kızıl saçlı, açık tenli kişilerde melanom riski daha fazladır. Saç rengi göz rengine göre daha önemli bir risk faktörüdür.
Benler (melanositik nevüsler): Melanom olgularının üçte biri nevüslerden gelişmektedir. Nevüs boyutundan çok, nevüs sayısının fazlalığı melanom açısından risk teşkil eder. En riskli grubu displastik nevüslerdir. Doğumsal melanositik nevüslerde de melanom riski artmıştır.
İmmunsupresyon (bağışıklık sisteminin baskılanması): Transplant hastalarında ve lenfoma gibi kanserlerde melanom riski daha fazladır.

- Alt tipleri var ve bunlar hastalığın tedavi kararını ve gidişatını belirliyor. Bu alt tipler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Melanomların beş farklı tipi mevcuttur. Yüzeyel yayılan malign melanom, nodüler melanom, lentigo malign melanom, akral malign melanom ve dezmoplatik melanom çeşitleridir.

Yüzeyel yayılan melanom: En sık görülen melanom çeşididir ve genellikle benlerden gelişir. Erkeklerde en sık gövdede, kadınlarda alt ekstremitede yerleşir. Aralıklı ve yoğun UV etkisi ile oluştuğu düşünülmektedir. Düzensiz sınırlı, asimetrik ve renk değişikliği gösterebilen 6-8 mm’den büyük lezyonlar olarak karşımıza çıkar.

Nodüler melanom: Bacaklar ve gövde en sık yerleşim bölgeleridir. En kötü prognozlu melanom çeşididir. Hızla büyümesi bu alt tip için çok tipiktir.

Lentigo malign melanom: Kronik güneş hasarı olan yaşlılarda, yanak, burun, alın, kulak ve boyun gibi güneş gören bölgelerde daha sık görülür.

Akral malign melanom: Akral bölgelerde yani el, ayak, kulak gibi UV etkisi daha az bölgelerde ortaya çıktığından, neden olarak güneş ışını dışındaki faktörleri düşünmek gerekir. Tipik olarak avuç içleri, ayak tabanı ve tırnak yatağında yerleşir.

Dezmoplastik melanom: Baş-boyun bölgesinde daha sık gözlenir. Yara izine benzer bir cilt kalınlaşması şeklinde başlar. Sıklıkla cilt rengindedir ama koyu renkli hale gelebilir, sinir dokusu yayılımı ve derin doku tutulumu gözlenir.

Bunları tek tek anlatmamın sebebi, melanomdan şüphelenmek ve doktora erken başvurmak önemlidir. Doktor açısından da aynı şekilde şüphelenip hastayı biyopsiye yönlendirmek gerekmektedir. Tanıyı koyduracak tek bir kriter yoktur. Asimetrik, düzensiz sınırlı, keskin sınırlı olmayan, belirgin renk değişikliği olan, çapı 6 mm’den büyük olan lezyonlarda melanomdan şüphenilmelidir. Son zamanlarda çapında artma olan, kabaran lezyonlarda tanı kriterleri arasında yer almaktadır. Vücudumuzdaki benlerde melanom düşündüren en önemli bulgu son zamanlarda değişime uğramasıdır. İleri yaşlarda ortaya çıkan pigmente lezyonlar dikkatle incelenmelidir.

- Kesin tanıyı nasıl koyarız?

Melanom kesin tanısı biopsi ile konulur. Patoloji sonucuna göre hastalığın başka yere gidip gitmediği araştırılır.

- Tedavisinde neler yapılıyor?

Malign melanoma tedavisi öncellikle cerrahidir. Cerrahi ile çıkartıldıktan sonra patolojik özelliklerine göre; radyoterapi, kemoterapi ve son yıllarda uygun hastalarda immünoterapi iyi bir seçenek olabilir. Tedaviye başlamadan önce hastalığın evrelendirilmesi yani tüm vücudun görüntülenmesi gerekliliği unutulmamalıdır.

Nasıl korunacağız?

En önemli yolu güneşten korunmaktır. Güneşe çıkmadan en az 20 dakika önce faktörü yüksek bir güneş koruyucu tüm açıkta olan bölgelere sürülmelidir. Güneşin zararlı etkileri ilk 18 yaşta daha fazla olduğundan güneş koruyucu kullanımına erken yaşlarda başlanılmalıdır. Sabah sürüp çıkmak yeterli olmaz, birkaç saate bir yenilenmesi gerekir. Bronzlaşmak için solaryum kesinlikle tercih edilmemelidir. Kişiler düzenli vücutlarını kontrol etmelidir. Mevcut olan benlerinde, doğum lekelerinde değişiklik fark ettikleri anda gecikmeden cildiye hekimlerine başvurmalıdırlar.
Son zamanlarda D vitamini çok popüler; birçok kanser türünün oluşma riskini azalttığı düşünülüyor. Bu etki için kan seviyesinin 30 ng/mL’dan yüksek olması öneriliyor. Bu nedenle kan düzeyini belli aralıklarla ölçtürmek melanomdan korunma konusunda da iyi bir adım olabilir.
Verdiği bilgiler için Doç. Dr. Gökhan Okan Hoca’ma teşekkür ediyorum. Malign melanom zor bir hastalık, ancak ondan korunmak çok veya erken dönemde fark edip hemen tedavisini yaptırmak çok daha kolay. Yeter ki dikkatimiz biraz olsun kendimizde olsun...

Yazının devamı...

Sağlıklı bir gelecek için...

Hem bir kadın hem bir onkolog olarak hepimize rol model bir konuğum var; meme kanseri denildiğinde sadece Türkiye’de değil, dünyada ilk akla gelen isimlerden biri; Prof. Dr. Nuran Şenel Beşe. Sayın Beşe, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu bir Radyasyon Onkoloğu, İngiltere’de çalışmalar yürütüyor, Uluslararası Atom Enerji Ajansında danışman olarak görev yapıyor, ulusal ve uluslararası çok sayıda organizasyona davetli konuşmacı olarak katılıyor ve onlarca eğitim organizasyonunda direktörlük yapıyor. Halen Acıbadem Üniversitesi Senoloji Enstitüsü’nde öğretim üyesi.

- Tabii ki önce meme kanserinden ve son yıllardaki gelişmelerden bahsetmenizi istiyorum. Bu asıl uzmanlık alanınız ve meme kanseri de en sık görülen kanser.

Meme kanseri aslında diğer kanserlere de bir rol model. Çünkü çok fazla hasta var ve binlerce kadın üzerinde araştırma yapıldığı için elde edilen sonuçlar daha kayıta dayalı. Burada nasıl ilerliyorsak diğer kanserlerin tedavileri de sonrasında onu taklit ediyor. Eskiden yaklaşım hastanın izin verdiği maksimum tedaviydi, ama şimdi en iyi kozmetik sonuç, en iyi yaşam kalitesi ve en etkin tedavi ile nasıl hastalarımıza yardımcı oluruz anlayışı hakim. Meme kanseri tedavisinde her alanda yenilikler var. Cerrahiden başlarsak; yapılan cerrahiler küçüldü. Önceden tüm meme ve kanserin yayılma ihtimalinin olduğu lenf düğümleri alınıyordu. Bir süredir sadece tümörlü kitle ve en yakınındaki lenf düğümleri alınıyor, yakın zamanda bu yakın lenf düğümleri bile alınmayabilir. Kozmetik cerrahi çok gelişti; özellikle gen pozitif hastalarda her iki memenin de alındığı cilt koruyucu mastektominin çok daha yerleştiğini görüyoruz. Ancak memeden sadece kitlenin çıkarıldığı 'parsiyel mastektomi' ve radyoterapi sonuçları sağ kalım açısından eşit ve hiçbir şeyin kişinin kendi memesi gibi olmadığı unutulmamalı. Patolojide çalışılmaya başlanan 'tümör infiltrating lenfosit', kişinin bağışıklığının güçlü olup daha fazla immün reaksiyon geliştiriyor olması, hastalığın gidişatını değiştirebilir gibi görünüyor. Medikal onkoloji tabi ki endüstri korumasında olduğu için çok hızlı ilerleme kaydediyor; immünoterapiler ve hedefe yönelik ilaçlar ilk basamak tedavilere girmeye başladı. Radyoterapide de tedavi süreleri kısalıyor. Bu da hasta konforu açısından çok önemli. Geleneksel olarak herkese 7 haftalık tedaviler uyguluyorduk, sonra bu önemli bir grup hastada 3-4 haftaya indi, 1 haftanın denendiği çalışmaların ön sonuçları da gayet güzel görünüyor.

- Kanser algısı maalesef halen değişmedi ve tanısı ağır bir travma yaratıyor. Bu durumu atlatmak için önerileriniz nelerdir?

Integratif (tamamlayıcı) tedavilerin çok bilinçli, iyi ellerde ve hastalığın her aşamasında uygulanmasını öneriyorum. Ama bu konuda gerçekten okuyan, bilen, araştırma yapan ellerde yapılması gerekiyor çünkü suistimale açık bir konu. Hastalarımla uzun uzun konuşmayı severim ama onlara bilmediğim bir şeyi de önermem. Ancak, dengeli ve sağlıklı beslenme, spor ve zihinsel farkındalık en temel tavsiyelerim.

- Tamamlayıcı tıp meselesinin bir kere daha altını çizmek gerekiyor. Birçok kanser hastası tedavilerinin bir aşamasında veya sonrasında başvuruyor, tedavilerinin etkisini azaltan ya da kanser hücresini de besleyebilecek durumlara maruz kalabiliyorlar. Hastalarımıza biz onkologlar doğru önerilerde bulunmadığımızda, onlar da bir tür şanslarını deneme sürecine kapılıyor. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyim?

Elbette, öncellikle bizlerin bu işi bilen kişilerden eğitim alması ve birlikte çalışmaları gerekiyor. Tedaviler sırasında bilinçsizce kullanımı yan etkileri de artırabiliyor.

- Saç dökülmesini özellikle kadınlar niye bu kadar dert ediyorlar?

Kadın güzelliği ile var olmalıdır diye yanlış bir inanış var. Bilgisi, zekası, eğitimiyle değil de güzelliği ile ön plana çıkması gerektiği bilinçaltımıza işlediği için saç da tabii ki en büyük hazinesi. Ayrıca kanser ile özdeşleşti ve saç olmayınca diğerlerinden farklı olduğu veya bakınca ne diyecekler düşüncesi çok travmatik bir durum. Saç koruyucu kemoterapi uygulamaları veya çok güzel peruklar var, bazıları da çok kendiyle barışık, bu süreyi kel olarak atlatabiliyorlar.

'Yoga tavsiye ediyoruz'

- Meme kanserinde yogayı konuşmak için en önemli isimlerden birisiniz. Meme kanserinde klasik tedavilerden sonra üzerine çok çalışılan konu ve yararına dair çok sayıda yayın var. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Yoga çok eskiden beri yapılan ve etkili olduğunu büyüklerimizin de söylediği bir egzersiz şekli. Aslında 7 uzvu var ve sadece hareketlerden ibaret değil. Düzenli egzersiz yapan kanser hastalarında hastalığın nüksetme ihtimalinin daha düşük olduğu ve yine sağlıklı bir kadının düzenli egzersiz yapması durumunda düşen meme kanseri riski yapılan çalışmalarla gösterilmiş. Yogadaki hareketler sadece fiziksel egzersiz değil. Fiziksel egzersiz yapan hastalarımıza “mutlaka yoga yapın” demiyorum ama hiçbir şey yapmıyorsa yoga yapmasını öneriyorum ve koruyucu olduğunu yapılan çalışmalar gösteriyor. Niçin yogayı tavsiye ediyoruz? Yedi uzvun en azından üçünü yaparsa fayda görüyor. Bu “ahimsa” yani önce zarar verme felsefesi ile başlıyor. Yoganın içerisindeki hareketleri yaparken hem fiziksel egzersiz yapmış oluyorsunuz, hem de zor egzersizler yaparken anda kalıyorsunuz ve nöral (sinirsel) ağı temizliyorsunuz. Diğer uzuvlardan biri de nefes. Nefes, hareket ve meditasyon bizim vagus sinirimizi yani parasempatik sistemimizi uyarıyor. Sempatik sistemden parasempatik sisteme geçiş hem hastaları hem de sağlıklı insanları rahatlatıyor. Meditasyonu çok önemsiyorum ancak bu sadece 3 dakikalık bir durum değil. Fonksiyonel MRI ile yapılan çalışmalar gösteriyor ki, beyindeki gri cevher maddesi meditasyon ile artıyor; dolayısıyla Alzheimer ve demansa eğilim azalıyor. Kanser hastalarında ise yoganın 'default neural network' denilen ağı bozuyor olması önemli, şöyle ki; bu ağ aktif çalıştığı sürece kişiler geçmişte yada gelecekte buluyorlar kendilerini. Meditasyon, bu ağı kanser hastasında bozabilir. Bu ağı bozmazsa ya tedavi aldığı günleri aklından çıkartamaz ya da sürekli hastalığın tekrarlayacağı korkusu ile yaşar. Aşırı kaygı da yaşam kalitesini bozar. Bu sebeple meditasyon ile anda kalabilmek önemlidir. Gelecekte hastalık nüksedene kadar kimbilir neler olacak, belki hayatında çok daha güzel şeyler olacak, belki trafik kazasında hayatını kaybedecek. Bu sebeple eğer hastanın düzenli olarak yaptığı bir egzersiz yoksa yogayı şiddetle tavsiye ediyorum. Sinirbilim gelişinceye kadar meditasyon ve yoga çok önemsenmiyordu, ancak bu bilimsel gelişmelerle yoga ve meditasyonun önemi anlaşıldı.

- Kendi sağlığınız için ne yapıyorsunuz?

Yogayı ve meditasyonu düzenli yani haftada 150 dakika yapmaya çalışıyorum. Yarımşar saat haftada 4-5 kez ve mümkün olduğunca aynı saatlere denk getirmeye çalışıyorum. Düzenli olarak nefes egzersizlerimi ve sabah akşam meditasyonumu yapıyorum. Yazın 1.5 saat yüzüyorum ve olabildiğince sağlıklı beslenmeye çalışıyorum. Vejetaryenim ama herkese öneremem, benim de arada demir takviyeleri almam gerekiyor ve bol su tüketmeye çalışıyorum.

Yazının devamı...

Neden B12'ye ihtiyacımız var?

Çok sık duyduğumuz vitaminlerden biri; B12. Hücre büyümesi ve onarımı için gerekli proteinlerin vücutta kullanımından sorumlu. Bu sebeple pek çok temel fonksiyonu var ve bu yüzden olsa gerek ki Vitamin B12 ile ilgili çalışmalar, iki kez Nobel Ödülü’ne layık görüldü. Eksikliği pernisyöz anemi yapıyor, keşfedilmesi de 19’uncu yüzyılda bu konuda yapılan çalışmalar ile oluyor. Vitamin B12, kobalt içeriyor, bu sebeple kobalamin olarak da adlandırılıyor.
Vücut B12 vitaminini kendi üretemediği için dışardan alması gerekiyor ve en önemli kaynağı hayvansal gıdalar. Karaciğerde beş yıla yetecek kadar depolanabilse de alınan gıdalarla devamlılığını sağlayamazsak bir süre sonra eksikliğine bağlı bulgular yaşanabiliyor.
DNA sentezi, kırmızı kan hücrelerinin oluşumu, sinir hücrelerinin ve kılıfının gelişimi için B12 şart. Proteinlerin temel yapıtaşı aminoasitler, B12 vitamini eksikliğinde vücut tarafından kullanılamıyor. Vitamin B12 eksikliği karnitin eksikliğine yol açıyor. Karnitin, yağın depolanmasını engelliyor, yağ moleküllerinin kandan mitokondriye yani vücudun enerji üretim merkezlerine aktarılmasını sağlıyor. Ayrıca metiyonin ve kolin metabolizmasını destekleyerek de karaciğerin yağlanmasını engelliyor.

Sebepleri

Hayvansal gıdaları yeteri kadar tüketiyorsanız eksikliğini çok beklemeyiz. Yani vegan besleniyorsanız, potansiyel olarak B12 eksikliğiniz olabilir.
Diğer sebepleri şunlardır:

Atrofik gastrit: Vitamin B12 mideden emilir ve emilimi için bir başka moleküle ihtiyaç vardır. Midede bir sorun olduğunda emilimi azalır.
Pernisyöz anemi: Vitamin B12’nin emilimi azalır.
İnce bağırsağı tutan hastalıklar: Crohn ve Çölyak hastalıkları, parazitler...
Alkol: Çok fazla alkol tüketimi bazı vitamin ve minerallerin emilimini azaltabilir ya da gerekli kaloriyi alacak besin alımını zorlaştırır.
İmmün sistem hastalıkları: Graves veya lupus gibi hastalıklar
Bazı ilaçlar: Mide için kullanılan proton pompa inhibitörleri ve H2 reseptör blokörleri, metformin gibi bazı diabet ilaçları.

Oluşan belirtileri önlemekten daha önemlisi oluşmasını engellemektir. Et, yumurta gibi hayvansal gıdaları yeteri kadar tüketiyorsanız ve Vitamin B12 emilimini engelleyen bir hastalığınız yoksa eksikliğine rastlanmaz. Eğer vegan besleniyorsanız, vitamin B12 ile zenginleştirilmiş besinleri ya da takviyelerini almanız faydalı olacaktır.

Eksikliği belirtileri

Beyin sisi: Son zamanlarda bu tanımı çok fazla duymuşsunuzdur. Depresyon, hafıza problemleri ve demansla karakterize oluyor.
Kuvvet kaybı: Kaslarınızı güçsüz, yorgun hissedebilirsiniz.
Uyuşma: Sinirlerimizi kaplayan koruyucu kılıfa zarar verdiği için ellerinizin ve ayaklarınızın iğnelendiğini hissedebilirsiniz.
Üşüme: Vücudunuzun her yerine oksijen taşıyan kırmızı kan hücreleri azaldığı için her zamankinden daha fazla üşüyebilirsiniz.
Dilde düzleşme: Glossit de denir; Dilin üzerindeki papilla adı verilen küçük çıkıntıların kaybolması sonucu pürüzsüz ve parlak bir görünüme sahip olması.
Kalp çarpıntısı, nefes alamama: Özellikle oluşan kansızlığa bağlı olarak kalbinizin daha hızlı attığını hissedersiniz, hatta bu atışları boğazınızda veya boynunuzda hissedebilirsiniz.

Ne kadarı sağlık için?

0-6 ay: 0.4 mcg
7-12 ay: 0.5 mcg
1-3 yaş: 0.9 mcg
4-8 yaş: 1.2 mcg
9-13 yaş: 1.8 mcg
14-18 yaş: 2.4 mcg

Erişkin: 2.4 mcg (Hamilelik sürecinde 2.6 mcg, emzirme mürecinde 2.8 mcg)
B12 eksikliğinde takviyelere başvurmanız önemli; En etkin yöntemi dil altı veya sprey olanlar. Ancak şiddetli vitamin yetmezliğinde damardan veya kas içine uygulanması gerekir. Metil kobalamin en aktif formu, ancak daha pahalı olduğu için siyanokobalamin formu tercih edilir ve etkisinin daha az olduğunu bilmek lazım. Siyanokobalamin insan vücuduna girdiğinde B12 vitaminin iki aktif formu olan metilkobalamin veya adenosylkobalamine dönüşür. Bulunabiliyorsa metilkobalamin formlarının tercih edilmesi gerekir. Son söz dengeli beslenmek her şeydir. Sağlığa ‘kavuşmak’ değil, sağlıkla yaşamak yeni yaşam mottomuz olsun.

 

Yazının devamı...

Kanserli hastalarda destek tedavileri

Son dönemde sağlıklı bireyler de kanser hastaları da bağışıklıklarını nasıl destekleyecekleri konusunda hassas. İlk bilinmesi gereken, sağlıklı insanlarda önerdiğimiz vitamin takviyesi, ozon veya antioksidan tedavilerin kanser hastalarında dikkatle karşılanması gerektiği. Eğer bir kanser hastası veya yakını iseniz, almanız gereken destekleyici tedaviyi Fonksiyonel Tıp Uzmanı olduğunu söyleyen insanlardan ya da size en yakın doktordan değil de, destekleyici tedavilere sıcak yaklaşan bir onkologdan görüş alarak belirlemeniz. Normal hücrelerinizi ve bağışıklığınızı desteklemek adına yapılan işlemlerin veya -bitkisel bile olsa- verilen ilaçların, tümörü de besleme riski olduğunu unutmayalım. Kanser hastalarına olması gereken yaklaşımla, hasta olmamak için destekleyici tedavi almak isteyene birine yaklaşım birbirinden farklıdır. Bu özeni hasta ve hasta yakınları kadar diğer disiplinlerdeki meslektaşlarımın da göstermesini ve bu hastaları onkologlara yönlendirmelerini diliyorum.

C vitamini takviyesi

Son yıllarda onkoloji dünyası tarafından kesin bir şekilde kabulüne ve aynı zamanda reddine rastladığımız bir uygulama var; yüksek doz C vitamini. Yüksek doz C vitaminin kanser vakalarında işe yaramadığını iddia edenler, bu durumu birkaç negatif dataya dayandırarak kendilerini savunuyorlar. Ancak yanıldıkları ilk nokta, yüksek doz C vitaminin tanımı. Yüksek doz C vitamini kilograma 1 gram oranıyla uygulanıyor, yani sağlıklı bir erişkinde en az 50 gram. Onların bu uygulamayı reddederken delil olarak sundukları yayınlarda uygulanan dozlar, olması gerekenin çok altında. Şu an elimizde sonuçlanmış randomize bir çalışma yok ama tümör biyolojisi ve farmakokinetiği hakkındaki bilgilerimiz, yüksek doz C vitaminine pozitif yaklaşmamıza sebep oluyor. Doz ve uygulama şekline dikkat edilerek (yani haftada 2-3 kez, minimum 50 gram damardan) yapılan uygulamaları analiz eden çalışmalarda umut veren sonuçlar açıklandı. Tüm dünya genelinde çok sayıda çalışma da halihazırda sürmekte. Dünyadaki en büyük kanser kongresi olan ve sonuncusu üç yıl önce gerçekleşen Amerikan Klinik Onkoloji Derneği kongresinde(American Society of Clinical Oncology-ASCO) özellikle immünoterapi alan hastalarda C vitamini uygulamasının yararlı olduğu bildirildi. Ayrıca güçlü bir şekilde uygulandığında bile ciddi bir yan etkisi yok; uzun süre kullanımda böbrek taşı oluşumu ve kandaki bazı mineral değerleri düşürme ihtimali olsa da, kan düzeylerinin sürekli kontrol edilerek verilmesi ve telafisi konusunda tedavilerle bu durum bertaraf edilebilir.

Düşük ve yüksek doz

Hem kendi pratiğimde hem de kemoterapi ile yapılan çalışmalarda yüksek doz C vitaminin yan etkileri azalttığını da görüyorum. Zaten Türkiye dışında başka hiçbir ülkede yüksek doz C bu kadar keskin bir şekilde reddedilmiyor. Meseleye kişisellik tuzağına düşmeden, bilimsel veriler ve haberler açısından bakmak doğru olacaktır. C vitaminin düşük dozlarda uygulanması, hem radyoterapinin hem de kemoterapilerin etkinliğini azaltıyor. Glutatyon gibi antioksidanlar da kanser tedavileri sonrasında bile uygulandığında sadece normal değil; kanser hücrelerinin de oksidatif stresten kaçıp hayatlarına devam etmesine sebep oluyor, yani tümörün nüksetmesine veya metastaz yapmasına yol açıyor. Aynı şekilde B12 vitaminin fazla verilmesi veya folik asit uygulaması normal hücreler kadar tümör hücrelerinin de hızlı çoğalmasını sağlayabiliyor. Ozon, immün sistemi uyarıp, metabolizmayı hızlandırıyor ama ya aynı şekilde tümör hücrelerini de daha agresif çoğalmaya sevk ediyorsa… Alfa lipoik asit, çinko, selenyum ve koenzim Q gibi pek çok takviye var, ancak bunların da tedavi süreçlerinde hangi aralıklarda verilmesi gerektiği sadece bir onkolog tarafından bilinebilir. Kanser olmamak için yapılması gerekenlerle, kanser hastalarının yapması gerekenler farklı olabilir. Lütfen aklımızdan çıkarmayalım. Bilginin ve bilimin ışığında sağlıklı günler dilerim.

Yazının devamı...

Kanser konuştukça zayıflayacak...

Ülkemizde 1956 yılından beri nisan ayının ilk haftası Kanser Haftası olarak anılıyor. 70’li yıllarda, sebebi bilinen ölümler içerisinde dördüncü sırada yer alan kanser, ölüm sebebi olarak günümüzde kalp hastalıklardan sonra ikinci sıradadır.

Geçmişe kıyasla…

Kanser, yaşla ilgili bir hastalıktır; yaş arttıkça kanser olma ihtimali artar. Geçmişte insanlar, kanser olacak kadar yaşayamıyorlar ve veba, tüberküloz, tifo, kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan ölebiliyorlardı. Böylelikle insanlarda kanser zaten oluşamıyordu. Uygarlıkla birlikte insan ömrü uzadı ve bu süreçte kanser olma olasılığı arttı. Ayrıca önceden insanların ölüm sebepleri de net bir biçimde tespit edilemiyordu. Görüntüleme yöntemleri, biyopsi ve benzeri doku inceleme tekniklerindeki gelişmelerle daha fazla tanı koyar hale geldik. Etrafımızda daha çok kanser vakası varmış gibi görünmesinin bir sebebi de artık çevremizde kanser tedavisi alıp iyileşmiş, normal yaşamına devam eden çok sayıda insan olmasıdır.
Kanser görülme sıklığında artış var; Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre 2018 yılında 18.1 milyon yeni kanser vakası ve hastalığa bağlı 9.6 milyon ölüm rapor edildi. Her beş erkekten ve her altı kadından birinde hayatları boyunca kanser gelişmesi bekleniyor. Bu kayıpların da neredeyse yüzde 60-70’i düşük ve orta gelirli ülkelerdeki insanlardan oluşuyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre ise Türkiye’de her beş ölümden biri kanser sebebiyle gerçekleşiyor. İyi haber, kanser görülme sıklığı artarken kanserden iyileşme oranı da artıyor. Pandemi döneminde tarama ve tedaviler aksasa da insanların kanser konusundaki bilincinin artması, erken tanı ve kanser tedavisinde kaydedilen başarılar ile artık kanser; özellikle erken evrede yakalandığında büyük oranda tedavi edilebilir, kronik bir hastalık haline gelmiştir.

Kanser hakkındaki giderek artan bilgimiz ve gelişen bilim ve teknolojiye rağmen bu hastalığa yeniliyor olmamızın en büyük sebebi, adını duyduğumuzda takındığımız sorgusuz çaresizlik. 1-7 Nisan Kanser Haftası kapsamında ülke çapındaki etkinliklerle artık kanserde özellikle iki önemli noktada algının değişmesi gerekiyor; kanser engellenebilir bir hastalıktır. Tümör agnozi çağında olduğumuz düşünülürse büyük oranda da tedavi edilebilir bir hastalıktır. Biz de tekrar tekrar bıkmadan yazmaya ve bu konuları konuşmaya devam edeceğiz, çünkü biliyoruz ki kanser konuştukça zayıflayacak...
Kanser oluşumunun (yüzde 85-90 oranında) sebebi, beslenme ve çevresel faktörlere bağlıdır. Özetle kanser olmak aslında bir kader değil; büyük oranda hayat tarzımızın etkili olduğu bir sonuçtur. Hayat tarzımızda yapacağımız küçük değişikliklerle; spor yaparak, hareketsiz yaşamdan kurtularak, beslenmemize dikkat ederek yani hayata özen göstererek kanserden korunabiliriz. Doğru beslenme ve egzersizin yanında, aşağıdaki önerilere dikkat etmek bizim için yararlı olacaktır.

Güneş ışınları: Deri kanseri en sık görülen kanserlerden biridir ve güneşe maruz kalmak ile direkt ilişkilidir. D vitamini sentezi için 10.00-16.00 saatleri arasında güneşte kalmak gerektiği düşünülse de eskiden Amerikan Dermatoloji Birliği, D vitaminin takviye şeklinde alınmasını ve kesinlikle güneşten uzak durulması gerektiğini belirtiyor. Solaryumdan da kesinlikle uzak durmak gerekmektedir.

Aşılanma: Bazı viral enfeksiyonlara karşı aşılanma, o virüsle ilgili kanserlerin riskini azaltacaktır.

Hepatit B ve C: Karaciğer kanseri sık rastlanan kanserlerden biridir. Hepatit B ve Hepatit C virüsleri karaciğer kanserinin nedenleri arasında ilk başta gelir. Bu nedenle aşı, karaciğer kanseri için koruyucu olacaktır. Sağlık Bakanlığı, yeni doğanlara aşıyı yapmaktadır; ancak önceden aşısı yapılmamış sağlık çalışanları, hemodiyaliz hastaları, sık sık kan ve kan ürünleri verilen hastalar, homoseksüeller ve düzensiz cinsel yaşamı olanlar, hepatit açısından daima risk altındadır ve mutlaka aşı uygulanmalıdır.

HPV: Cinsel yolla bulaşır, kadında rahim ağzı ve her iki cinste baş-boyun bölgesi kanserine yol açar. Doğru zamanda yapıldığında aşının koruyuculuğu yüksektir.

Risksiz cinsel yaşam: Çok sayıda partnerden kaçınmak, kondom kullanmak ilk sayılabilecek tedbirlerdendir.

Düzenli sağlık kontrolü: Check-up olarak bilinen sağlık kontrollerinin düzenli yapılması ile kanserden korunmak, erken dönemde tanı alıp kolaylıkla tedavi olmak mümkündür. Hiçbir şikâyet olmasa da düzenli olarak yılda bir kez yaptırılacak kontrollerle, erken dönemde belirti vermeyen bir kanser yakalanabilir. Check-up’lar kişiye özel olmalıdır ve sadece tetkiklerden oluşmaz. İyi bir fiziki muayene, öz geçmiş, soy geçmiş ve alışkanlıkların sorgulanması iyi bir check-up’ın olmazsa olmazlarındandır.

Panik yapmayın

Kanser, doğru soruları nispeten daha az sorduğumuz bir bilinmez. Maalesef yanlış ve hedefe götürmeyen soruları fazlasıyla biliyor ve soruyoruz. Gönlümüze göre çıkmayan cevaplarda toplumsal bir çaresizliğe düşüyor ve bu çaresizliğimizi de eylemsizliğe devşiriyoruz. İstiyoruz ki talihli bir fırtınazede gibi ötemizden esip geçsin; ama geçmiyor. Kanseri, yaşamın dışında bir gulyabani gibi görmeyi bırakıp yaşamın içine almalıyız. Onu yaşamın içine alıp sonrasında da pek panik yapmadan yaşamın kendisini; doğru, kıymetli ve sağlıklı tüketmenin yolunu keşfetmeliyiz. Günlerimizin sayılı olması kanser olduğumuzdan değil; insan olduğumuzdan. Ve değerinin, inanın kalan bakiye ile hiç ilgisi yok...

Yazının devamı...

Karaciğer yağlanması

Vücudun üç hayati işlevini, filtreleme, sentez ve depolamayı sağlayan karaciğer, bir yandan da en hoyrat ve özensiz davrandığımız organlarımızdandır. Bu cefakâr organımız, amonyak gibi metabolizmamızın kendi ürettiği toksinler dahil besinlerden aldığımız zararlı atıklara kadar birçok şeyi filtreleyerek bertaraf eder. Karaciğerimizin sindirimimiz için gerekli olan safrayı üretirken karbonhidratların, yağların ve proteinlerin metabolizmasını sağlayarak sentez işlevini yerine getirir; bunu yaparken bir yandan da pıhtılaşma faktörlerini üreterek kanamaları önler. Tüm bunların üzerine bir de A, D, E ve K vitaminleriyle karbonhidratları depolar ve şeker ihtiyacımızı hassas bir biçimde vücudumuzun kullanımına sunar.
Vücudumuza aldığımız tüm besinler dahil hemen her şey mutlaka karaciğere gelir. Kronik bir hastalığınız yoksa karaciğer görevini mükemmel yapar ve vücudu toksinlerden arındırır. Ancak çok fazla toksin ve kimyasal yüküne maruz kalırsanız, o da yorulmaya, hastalanmaya ve görevini yapmamaya başlar. Karaciğeri yormak da,yormamak da elimizde, koşullara bakıp biraz dikkatli olmak mümkün. Karaciğeri yoracak veya zayıf düşürecek etkenlerle ilgili alkol, hepatit virüsleri vb. ön yargılarımız mevcut ama bunlar doğru olsa da eksik; geride ilaçlar, şeker, vitamin ve diğer besin takviyeleri, bilinçsiz diyet gibi geniş bir kalabalık var.
Bitkisel takviyeler: Üzerinde ne kadar ‘doğal’ yazarsa yazsın, ambalajlanmış, bir şişe veya kutuya girmiş hemen her üründe katkı maddesi vardır. Kaldı ki ürünün kendisi de karaciğerin çalışmasını bozabilir ve karaciğer yetmezliğine kadar giden bir tabloya yol açabilir. Bir bitkiyi alıp kullanmadan önce içindeki maddelerden ve karaciğere bir zararı olup olmayacağından emin olmak gerekiyor.
Fazla A vitamini: Vücudumuzun ihtiyacı olan A vitaminini yiyeceklerden karşılamak en doğru yoldur. Özellikle akne için alınan bazı ilaçlar karaciğer yağlanmasına sebep olabilir.
Fazla kilo: Fazla yağ karaciğer hücrelerinde birikir ve alkolsüz yağlı karaciğer hastalığına yol açabilir. Zamanla karaciğer dokusu sertleşip, fonksiyonunu kaybederek siroz dediğimiz tabloya döner. Fazla kilolu, orta yaş ve üstü ya da şeker hastasıysanız, alkolsüz yağlanmayla bir karaciğer hastalığına yakalanma oranınız yüksek. Diyet ve egzersiz bu durumun önüne geçebilir.
Şeker: Araştırmalar, çok fazla kilolu olmasanız bile şekerin de alkol kadar karaciğere zarar verebileceğini gösteriyor. Çok fazla işlenmiş şeker ve yüksek fruktozlu mısır şurubu, şekerli içecekler ve hamur işleri gibi yağlı ve karbonhidratı yüksek besinler karaciğerin yağlanmasına neden olur.
Parasetamol: En çok başvurduğumuz ağrı kesicilerden biri. Ancak fazla miktarda alındığında veya beraberinde alkol tüketildiğinde karaciğere direk hasar verebiliyor. Sadece ağrı kesicilerde değil, soğuk algınlığı için kullanılan birçok ilaçta da parasetamol bulunur. Bu sebeple içtiğimiz ilaçların içerisinde de ne olduğunu mutlaka kontrol edin.
Trans yağlar: Genellikle paketlenmiş gıdalarda ve unlu mamullerde bulunan suni, yani insanlar tarafından üretilen yağlardır. Trans yağdan zengin beslenirseniz daha kolay kilo alırsınız ve karaciğerin hızlıca yağlanmasına davetiye çıkarırsınız.

Sağlıklı yiyecek ve egzersiz şart!

Sağlıklı bir yaşam tarzına sadık kalarak besin değeri yüksek yiyeceklerle beslenmek ve egzersiz yapmak ilk ve en önemli şart. Alkolü azaltmak veya hiç içmemek, vücut kitle indeksini sabit tutmak, varsa şeker hastalığınızı kontrol altına aldırmak önemli.
Hepatite özellikle dikkat etmek; kan yoluyla bulaştığı için damar içine yapılan enjeksiyonların veya kan alım aparatlarının steril kullanıldığından emin olmak ve belli aralıklarla kan testi yaptırmak...

İyi gelen besinler

Kahve, yeşil çay, enginar, badem, greyfurt, yaban mersini, zerdeçal, pancar ve avokado gibi çok sayıda besinin karaciğere iyi geldiğini biliyoruz. Ancak her şeyin fazlasının zarar, azının karar olduğunu düşünmeliyiz. Yaşamımızı sağlıklı sürdürmek için sahip olduğumuz her şey gibi, karaciğerin de en sevdiği şey denge. Dengeyi koruduğumuzda emin olun tüm vücudunuzun ve organlarınızın sizi tutkuyla alkışladığına şahit olacaksınız.

Yazının devamı...

Ah botoks...

Yaşlanma tedirginliği ve estetik kaygılarımız, botoksu hemen hepimizin hayatına bir kozmetik sessizliğinde entegre etti. Bilinen en güçlü biyolojik toksinlerden biri olan botoks, estetik ve kozmetik dermatolojide en sık kullanılan uygulama haline geldi. Kısa sürede sonuç vermesi ve göreceli kolay bir işlem olması, hem uygulanan kişiyi hem de doktoru memnun ediyor. Ancak hemen her konuda olduğu gibi botoks konusunda da sapla sapan birbirine karıştı; işin ehli olmayan insanların gerçekten ihtiyaç olup olmadığına bakmadan yaptıkları bir iş haline geldi. Durum böyle olunca yine bu konuda tanıdığım en iyi uzmanlardan birine sorularımı yöneltmek istedim. Bu haftanın konuğu, ulusal ve uluslararası pek çok başarıya imza atmış Prof. Dr. Ayşe Akman. Ayşe Akman hocamı yıllardır başarılı çalışmaları ile Akdeniz Üniversitesi’nden tanıyorum, ancak artık İstanbul Florya Medical Park’ta hizmet veriyor olması hem benim için hem sizler için şans.

- Öncelikle tarihini sormakla başlamak istiyorum. Botoks ne zaman ve hangi amaçla kullanılmaya başlanmıştır ?

Botoksun kozmetik etkisi tesadüfen fark edildi diyebiliriz. İlk olarak 1970’li yıllarda şaşılık tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Ardından aynı vakalarda yüzdeki kırışıklıkların düzeldiğinin görülmesi ile 1980’li yıllarda estetik amaçla kullanılmaya başlanmıştır. O gün bugündür de hayatımızda.

- Estetik ve kozmetik dermatolojide en sık kullanılan uygulama olmasının nedeni nedir?

Etkisinin kısa sürede fark edilir olmasının yanında yıllardır güvenle uygulanan bu tedavinin yan etkilerinin doktorların gözetiminde önlenebilir olması ve düzeltilebilir olmasıdır.

- Botoks uygulaması neden kişiye özel olmalıdır?

Kişinin ihtiyacına göre uygulanacak alanlar ve uygulama şekilleri farklılık göstermektedir; ayrıca kişinin hayat tarzı da dikkate alınarak, istenirse kişinin ifadesi ve mimikleri değiştirilmeden bu uygulamanın kişi ve doktorunun ortak kararı ile şekillendirilmesi gerekmektedir.

- Botoks etkisinin kalıcı olması için bir yöntem var mı?

Güneşten korunma, ihtiyaca uygun deri bakımları gibi yaşlanma sürecini önleyecek yaklaşımların yanında, dört aydan önce olmayacak şekilde botoks uygulamasının tekrarlanması uygun olacaktır.

- Hangi amaçlarla botoks yapılır?

En yaygın kullanımı ciltte; kas hareketlerine bağlı oluşacak çizgilerin önlenmesi dışında halihazırda oluşmuş izlerin, yüzdeki ve boyundaki sarkmaların iyileştirilmesinde, kaşın ve göz kapağının kaldırılmasında, yüzdeki asimetrilerin düzeltilmesi, burun ucunun yükseltilmesi, üzgün ifadenin, dudak kenarı düşüklüğünün iyileştirilmesinde kullanılabilir, terlemeye bağlı kabartılar oluşmuşsa iyileşmesine katkıda bulunur, ciltte parlaklık sağlar, renginde ve görünümünde iyileşme sağlar. Gözenekleri küçültür. Ayrıca aşırı terlemenin engellenmesinde, saç dökülmesi tedavisinde, diş etlerinin görünmesinin düzeltilmesi, baş ağrısı, diş sıkma gibi tedavilerde sıklıkla kullanılmakta ve kişinin kendini iyi hissetmesi; depresyon, hipertansiyon gibi durumlarda da faydalarını belirten çeşitli yayınlara rastlanmaktadır.

- Botoks sonrasında gelişebilecek istenmeyen durumlar nelerdir?

İşlem sonrasında kızarıklık, kanama noktaları görülebilir. Kişide halsizlik ve baş ağrısı da gelişebilir. Bunun dışındaki yan etkiler nadir olmakla birlikte doktorun müdahalesini gerektiren durumların olabileceğini de düşünerek, botoks uygulamalarının bir sağlık kuruluşunda ve doktor tarafından uygulanması gerektiğini vurgulamak isterim.

- Botoks uygulaması sonrasında kişilerin dikkat etmesi ve bilmesi gereken durumlar nelerdir?

Uygulama sonrası botoksun istenmeyen kas gruplarına dağılma riskini en aza indirmek amacıyla hastalara 2-4 saat dik pozisyonda durmaları önerilmektedir. Yine işlemden sonra 2-3 gün alkol ve sigara içilmemesi istenmektedir. Beklenen etkinin iki hafta içinde gerçekleşeceği düşünülürse, bu süreçte beklentinin yüksek tutulmaması gerekmektedir. Hasta, bu süre sonunda ikinci bir düzeltme uygulaması için tekrar doktoruna gidebileceğini ve tedavinin etkisinin geçici olduğunu ve doktorunun önereceği diğer tedavi-yapılacak uygulamalar ile daha sağlıklı bir tene sahip olacağını unutmamalıdır.
Biliyorum bu gergin günlerde kendimizle bile barışık olmak zor. Ama yine de kendimizle olan bu küslüğü, kendimizi zora sokacak şişkinliklere, daha ciddi cilt deformasyonlarına izin vermeden atlatmaya çalışalım olur mu? Tabii ki daha güzel olmak hepimizin hakkı ama güzelliğimizi korurken, yaşanmışlık ve yıpranmışlık ayrımına dikkat edelim, güzelliğin heyecanıyla değerliliğin eşsizliğini gözden kaçırmayalım. Sağlıklı ve güzel kalın.

Yazının devamı...