SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

HASTALARIMIZ İÇİN ŞARKI SÖYLEDİK

Daha birkaç gün önce ilgi uyandıran bir projede yer almanın gururunu yaşadım. Onkologlardan kurulmuş bir ekiple hastalarımız için şarkı söyledik. Üstelik yine bir onkolog tarafından, hastalarımız, bizler ve ekip arkadaşlarımız için özel yazılan bir parçayı seslendirdik. Bu benzersiz çalışmanın fikir, söz-müzik kurgusunun sahibi Dr. Tayfun Hancılar ve diğer solist arkadaşlarımla konuştum.

- Sayın Hancılar, sizinle başlamak istiyorum. Bu şarkıyı hangi duygu durumuyla yazdınız, biraz bahseder misiniz?

Dr. Tayfun Hancılar: İki yıl önce meme kanseri hastalarımızla Türkçe rock söylediğimiz bir konser organize ettik. 50 ve 80 yaş aralığında dokuz kadınla çok benzersiz bir konser verdik, bu fikir ilk kez o zaman aklıma geldi. Performans, dünyada ilk kez yapıldı; öncesinde onkologların kendi hastalarına şarkı yazarak yorumladığı benzer bir
etkinlik yok.
Elbette hastalarımızla tam bir empati yapamayız ama gerek söz, gerekse müzikle duygularımızı elimden geldiğince yansıtmaya çalıştım. Sevgili Suat’ın son dokunuşlarından sonra eser bu hale geldi.

- Peki değerli solist arkadaşlarıma döneyim, sizler bu şarkıyı söylerken ne hissettiniz?

Dr. Yeşim Eralp: Ben bunun çok özel bir farkındalık projesi olduğunu düşünüyorum. Dünyada ilk kez onkologlar birleşerek hastaları için şarkı söyledi. Bütün olumsuzluklardan arınmış bir ruhla, bir dayanışma ve umut mesajı iletmeye çalıştık.
Müziğin gücüyle, kalplere dokunarak kendilerinin yanında olduğumuzu ve duygularını paylaştığımızı ifade etme fırsatı bulduk. Sadece tedavi eden bir hekim değil, el ele birlikte yürüyebilecekleri, gerektiğinde omzuna yaslanabilecekleri bir güç olarak yanlarında olduğumuzu göstermek istedik.
Dr. Banu Atalar: Ben çok karışık duygular hissettim, çünkü hepimizin hayatında bir şekilde hasta ve hasta yakını olmak da var... Ama bana en çok onkolog olarak diğer hekimlerden ne kadar farklı olduğumuzu hissettirdi. Çünkü bizim evde bir doktor daha var ve o hastalarını iyileştirip, mutlu evlerine gönderirken ben onlarla uzun bir yolculuğa çıkıyorum, sonu bazen mutlu bazen hüzünlü oluyor ama neticede bizler de hastalarımızın ailelerinin birer parçası haline geliyoruz. Ve beraber yürüdüğümüz bu uzun yolda, onlara söylemek istediğim her şey bu şarkıda var. Yani sevgili Tayfun 20 yıllık meslek hayatım boyunca hissettiklerimi dile getirmiş.

- Bu şarkıyı arkadaşlarıma dinlettiğimde, bir sevgiliye yazılmış olduğunu ve uyarlandığını düşündüler. Oysa işimiz zaten o kadar her şeyin önünde ki; sevgili, aile, arkadaş, kendi özel hayatımız... Dolayısıyla bu derinlikte anlamalarını ve böyle düşünmelerini yadırgamadım.

T.H.: Bütün arkadaşlarına selamlarımı ileterek, sevgilimin de böyle bir şarkının kendisi için yazılmadığına sitem ettiğini belirtmek isterim.
Dr. Burçak Erkol: Bana ilk söylendiğinde böyle bir beklentim yoktu ama bir anda kabul ettim. Bir araya gelmiş olmamızın da çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Hepimizde bir sahne ya da kamera tecrübesi yoksa da kendimizi iyi ifade ettiğimizi düşündüm. Zaten güzel bir şarkı, melodi ve kurgu üzerine, kendimizden bir şeyler kattık ve başardık.
Dr. Hale Başak Çağlar Özkök: Müzik iyileştirici bir güce sahip, ben sadece hastalarımızı değil; bizi de iyileştirdiğini düşünüyorum.

- Salih Bademci ve Emir Ersoy’a değerli katkılarından dolayı teşekkür etmemiz lazım. Bu söyleşide olan birçok meslektaşımın Emir Ersoy’un ‘Karnaval’ albümünü keyifle hatırladığını ve dinlediğini de eklemem gerek. Peki bizden müzikal çıkar mı acaba?

T.H.: Müzikal yazmak benim haddime değil ama ilk aklıma gelenlerden sayın Suat Suna gibi, bu işe çok hakim müzisyenler bize destek verirse neden olmasın? Hayal etmenin hiç sakıncası yok.

- Ben, Banu ve Hale’nin müzik anlamında neredeyse profesyonel olduğunu düşünüyorum ve ekipte bir yetenek taraması yapmak istiyorum. Bu grubun başka hobileri var mı?

H.B.Ç.Ö.: Yetenek anlamında iddialı olmasam da hobilerim var. Mesela edebiyat, sinema, konservatuvar eğitimi kaynaklı müzik vb. sayabilirim.
Y.E.: Derin dalış yapıyorum, fırsat buldukça vatoz ve köpek balığı dalışlarına gidiyorum. Denizin altındaki dünyanın zihnimi onardığını, yenilediğini düşünüyorum.
B.A.: Bende sadece müzik var, caz ve popla ilgileniyorum. Aslında bu ilgimin bir sınırı da yok, mesela türkü de söylüyorum.
B.E.: Ben voleybol oynuyordum, uzun süre de veteran voleybola devam ettim. Sonrasında sağlık sorunları yüzünden bıraktım... Beş yıldır, değişik yöntemlerle özellikle de uzun pozlama tekniğiyle fotoğraf çekiyorum, İFSAK üyesiyim. Linol baskı yapıyorum.
Müzik de hayatımda hep vardı.
Dr. Sevil Bavbek: Her türlü el işi, marangozluk, ahşap oyma, bitki ve çiçekler gibi meraklarım var. Keşke müzik daha fazla hayatımda olsa ama hekimlik çok alan kaplıyor. Elimle yaptığım işler beni oyalıyor.

‘Yüreklere dokunduğumuzu hissettik’

- Hekimlik dışında edindiğimiz ya da merak duyduğumuz bütün bu yetenekler hayatla olan ilişkimize neler katıyor?

S.B.: Bizim işimiz üzerimizde psikolojik baskı yaratan bir iş. Ben kendi adıma meşguliyetle terapi oluyorum. Bakış açımın değişmesine gelince, mesela doğa değiştiriyor. Doğada ‘Bu da geçer yahu!’ düşüncesini yaşıyorum çünkü sadece o döngü bunu sunuyor.
Projeyle ilgili de şunu söylemek istiyorum. Özellikle pandemiyle, iletişimimiz kesildi. Hastamla ya da yakınıyla ciddi şeyler konuşurken maskeli olmak beni rahatsız ediyor. Şarkıyla bir nebze yüreklerine dokunduğumuzu hissettim ve çok sevdim. İnşallah bu seslenişimiz adresini bulur.
H.B.Ç.Ö.: Bize de iyi geldi ve farklı bir iletişim kurduk. Klipteki son sahnede, ekrana bakışlar beni çok etkiledi.
B.A.: Böylesi bir oluşumun parçası olmak gurur verici. Ayrıca belki bazı hastalarımız, bizim de insan olduğumuzu ve onlarla yaşadığımız iletişimi, her hastamızla defalarca deneyimlediğimizi, bu çokluğun da yıpratıcılığını anlar diye umut ediyorum.
B.E.: Bu beyaz önlüklerin içinde, sadece tedavi kılavuzlarını takip edip, ilaç tedavileri planlıyor gözüksek de empati yeteneği olan ve hastalarımızı tanımaya, anlamaya çalışan insanlarız. Bu proje, bizim de insan olduğumuzu anlatmanın iyi bir yolu oldu diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

KANSER HAFTASI

Kanser haftası ve kanser, 1-7 Nisan tarihleri arasında yeniden gündemimizde olacak. Amaç tüm farkındalık zamanları gibi, bu konudaki bilinci ve duyarlılığı artırmak. Bu hafta koronavirüs ve siyasi gündem elverdiğince kanseri yazıp, konuşacağız. Ama artık bu konuda konuşma şeklimizin ve algımızın değişmesi gerekiyor. Teknoloji ve bilim geliştikçe, kanser konusundaki bilgimiz artıkça bakış açımız da değişmeli.

Adını duyduğumuzda tahtaya vurduğumuz, kaderimiz olup kaçamadığımız, tüm hayatımızı mahveden bir durum olmasından çok, bir hastalık, üstelik baş edilebilir, yarattığı algıyla yaşayan, mağlup edilebilir bir hastalık olduğunu görmemiz gerekiyor. Gelin, bu yılın kanser haftasını, şimdiye kadar geçirdiğimiz tüm kanser haftalarından farklı yaşayalım. Öncelikle önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu kabul ettiğimiz, algıladığımız ve bunu tüm hücrelerimize kadar sindirdiğimiz yeni bir anlayışa geçelim. Gelişen teknoloji ve bilime rağmen bu hastalığa yeniliyor olmamızın en büyük sebebi, adını duyduğumuzda takındığımız sorgusuz çaresizlik ve teslim olma halimizle ilgili. Bu hastalığı duyduğumuzda artık aklımıza, eğitimimize, sahip olduğumuz her şeye yakışır bir tavır almamızın zamanı geldi ve geç bile kaldık…

Önlenebilir bir hastalıktır!

Kanser hakkında ilk doğru bildiğimiz yanlış, kalıtsal bir hastalık olduğu. Genlerle ilgili bir hastalık olması kalıtsal olduğu izlenimini doğursa da sadece yüzde 10-15’i böyle. Bir ailede kanserin fazla olması, her zaman kalıtsal olduğu anlamına gelmez. O ailenin bir veya birkaç şeyi beraber yanlış yaptığı, ya da hep beraber bir kansorejene maruz kaldığı anlamına da gelebilir. Yanlış beslenen, hareket etmeyen, sigara içen bir topluluk kanseri kendi davet ediyordur, genellikle kader değildir.

Tedavi edilebilir

Özellikle de erken evrede başvurduğumuz zaman tedavi edebiliyoruz. Kanserin kötü algısının en önemli sebeplerinden biri, kemoterapi alan hastaların geçirdiği süreç. Ancak erken evrede başvuran hastalarımızın birçoğunu bizler radyoterapi veya cerrahi ile tedavi ediyoruz.

Yani sadece tümörü çıkarmak ve radyoterapi ile yok etmemiz yeterli oluyor. Ancak ilerleyen evrelerde gelen tümörlere kemoterapi uygulamak zorunda kalıyoruz.

Tümör gelişmesi çok karmaşık
bir mekanizma ve biz kemoterapi ilaçları veya akıllı ilaçlar ile gelişimine sebep olan mekanizmalardan sadece birkaçını bloke edebilirken, henüz belki de hayalimizde bile olmayan onlarca mekanizma çalışmaya devam ediyor ve kanserin çoğalmasını engelleyemiyoruz.

Sonuç; bizi yoran, üzen kemoterapi sürecine maruz kalmak ve sağlık ekibinin kontrol etmekte zorlandığı kanser! Öyleyse yapmamız gereken şey; kanser taramalarını düzenli olarak yaptırmak, vücudumuzda hatta ruhumuzda, zihnimizde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda doktora başvurmak. Erken dönemde yakalanan kanserin sıradan bir hastalık gibi bertaraf edildiğini göreceksiniz.

SİZE HERKES GİBİ DAVRANILMAMALI

Hepimiz birbirimizden farklıyız, birimize iyi gelen diğerimize rahatsızlık verebiliyor. Genetik yapımız, metabolik tepkileri ve beslenmeye bağlı hastalıklara karşı duyarlılığımızı etkiliyor. Aynı şekilde besinler, gen ifadelerimizi değiştirip, metabolik tepkileri moleküler seviyede değiştiriyor. Dolayısıyla, besinler hem hastalığa yatkınlığı belirliyor hem de hastalıktan nasıl korunacağını. İnsanlar arasında görülen biyolojik varyasyonlar, ihtiyacımız olanın da farklı olduğunu gösteriyor.

Ve 21’inci yüzyıl bilimsel farkındalığında, herkese uyan bir diyet artık yok. Bu durum ilaçlar, iksirler ve akla gelebilecek diğer yöntemler için de böyle; her şey bize özel, kişiye özel... Bu durum, hayatımızı ve tercihlerimizi baştan sona değiştirmeli. Bize artık herkesmiş gibi davranıp herkese verdiği tedavileri, sağlıklı yaşam reçetelerini sunanlardan uzak durmalıyız. Unutmayın, genetik yapınızın kendine özgü tüm detaylarının çözümlendiği bir çağda, vücudunuzun, zihninizin ve ruhunuzun kendine özgü kabullerini ve faydalarını sorgulamak hakkınız. 

Lütfen bu hafta her yerde kanseri konuşalım, araştıralım, anlatalım ve yazalım. Karşımızda konuştukça, bilgimiz arttıkça zayıflayacak bir hastalık var. Size  her konuda yardımcı olmaya hazır bir sağlık ordusu ise hep yanınızda. Her zaman bilimin ışığında kalın, sormaktan sorgulamaktan ve merak etmekten çekinmeyin.

Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın.

 

 

Yazının devamı...

HER TAŞIN ALTINDA TİROİD!

Tiroid boynun ortasında küçücük bir bez ama büyük rolleri var ve üstelik çok çeşitli. Kilo almanız, uykusuzluğunuz, cinsiyet hormonlarınızın düzgün çalışmaması, depresyonunuz, hepsinin nedenlerinin temelinde tiroid bezinden salgılanan hormonların düzensiz çalışması yatabilir. Bir de kanserleri var tabii ve ülkemizde de sık rastlanıyor. Tiroid bezi triyodotironin dediğimiz T3 ve tiroksin denilen T4 hormonlarını salgılar ve bu iki hormon tüm sistemimizin nasıl çalışacağını belirler. Tiroidle ilgili hastalıkları, kadınlarda 5-8 kat daha sık gözlemliyoruz. Muhtemel sebebi ise tiroid hücrelerinde fazla sayıda kadınlık hormonu östrojene ait algı noktası olması.
Tiroid hormonlarının nasıl çalıştığını önce derinizden anlayabilirsiniz, çok çalışıyorsa cildiniz parlak, frajil; az çalışıyorsa kuru deri, dökülen saç ve kıllarla kendisini gösterir.
Tiroid, adet döngüsünü de etkiler, hormon seviyeleri değiştiğinde yumurtlama ve adet dönemleri de düzensizleşir. Osteporoz dediğimiz kemik erimesini artırır. Beynin nasıl çalışacağına bile tiroid hormonları karar verebilir; unutkanlık, depresyon, konsantrasyon bozukluğu... Kan damarlarındaki kasları kontrol ederek, kalbi etkiler ve tabii kilo alma ya da fazla hormon salgılanması durumunda kilo alamama gibi sorunlar yaratır.
Tiroidin fazla çalışması da, az çalışması da sorundur. Peki bir şeylerin yanlış gittiğini nasıl anlarız.
Hipotiroidizm geliştiyse yani az hormon salgılanıyorsa; kuru bir cildiniz ve saçınız vardır, her şeyi unutuyorsunuzdur, kabızlık, kas krampları, açıklayamadığınız kilo alma ya da her türlü çabaya rağmen verememe, düzensiz adet görme, soğuk hassasiyeti gibi belirtileriniz olabilir. Hipertirodizm yani fazla salgılanması durumunda ise huzursuzluk, kalp hızında artış, kilo kaybı, göz kürelerinin dışa doğru belirginleşmesi veya çok terleyen elleriniz olabilir.
Subklink dediğimiz belirti vermeyen bir tiroid rahatsızlığınız olabilir ama de belirti varsa, tedavi ettirmeniz şart.

Tiroid kanserleri

Son yıllarda giderek sıklığı artan tiroid kanseri tanısı var. Ancak sıkıntılı olan nokta insanların en ufak şikayeti olduğunda çektirdiği baş, boyun veya akciğer tomografisi nedeniyle (aslında sorun çıkarmayacak) uzun süre semptomsuz kalacak nodüllerin de incelemeye alınması. Bu sebeple genelde 1 santimetreden küçük nodüllere dokunmayıp, takibe almayı tercih ediyoruz. Ancak risk faktörleri varsa, yani kadın olma, ailede tiroid kanserinin olması, daha önce radyasyon alma (tedavi amaçlı veya tekrarlayan diagnostik filmler), bu durumda en azından biyopsi alıp, ne olduğunu kontrol etmemiz gerekebilir. İyot eksikliği de bir başka risk faktörü. Daha sağlıklı olduğunu düşündüğümüz kaya ve deniz tuzu, yeterli iyot içermediği için nodüllerimizin ve süreçte kanserin sebebi olabilir.

Takviyeleri

Bitkisel olduğu iddia edilse de tiroid takviyelerini kullanmamak gerekiyor. Takviyelerdeki birinci önemli sorun, üzerinde yazan miktardan daha yüksek doz olabiliyor. Bir diğer sorun da ihtiyacınızın üzerindeki hormon düzeyi kalpte çarpıntı, adet düzensizlikleri veya kemikte problem yaratabiliyor. Vücudumuzda mineral ve vitaminler belli bir seviyede ve dengede. Kritik olan nokta herkeste aynı seviyede olması gerekmiyor. İnsanlar arasındaki biyolojik varyasyonlar ve ihtiyaçların farklı olması herkesin referans aralığının farklı olması gerektiğini düşündürüyor. Yine aynı noktaya varıyoruz; laboratuvar testi olmadan, kişisel durumunuzu belirlemeden lütfen takviye, hormon vb. almayın, dengenizi bozmayın...

Boynu kontrol edin

Amerikan Endokrinologlar Birliği, bir el aynası alıp kontrollerinizi yapmanızı öneriyor. Boynunuzda bir çukurlaşma, şişlik, renk değişikliği var mı kontrol edin ayrıca yıllık taramalarınızda tiroid hormon seviyelerine de baktırmayı unutmayın...Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın...

Yazının devamı...

PANDEMİ HABERLERİ

Pandeminin etkilerini her alanda yaşıyoruz, en önemlisi de değişen psikolojimiz. Bu durumu fırsata çeviren bir grup da var, ancak sevdiklerinden uzak durmak, dokunamamak, alıştığımız restorana gidememek bile hepimizin psikolojisini bozmuş olsa gerek ki, Amerika’da yapılan analizlerde rakamlara da yansıyan bu durum biraz can sıkıcı.

Amerikan Psikoloji Birliği’nin, pandeminin birinci yılı sonunda yaptığı analizde; Amerikalılar’ın bildirdiği pandemi bağlantılı stres seviyeleri, kilo kaybı, uyku ve alkol kullanımındaki değişiklikler de dahil olmak üzere zihinsel ve fiziksel sağlığı ciddi şekilde kötüye gidiyor. Analizin sonuçlarını özetlersek:

Nüfusun yüzde 61’inde istenmeyen kilo değişikliği.

Nüfusun yüzde 67’sinde uyku bozukluğu oranı. (Yüzde 35 daha fazla uyurken, yüzde 32 daha az uyuyor.)

Nüfusun yüzde 23’ünde stresle başa çıkmak için aşırı alkol tüketimi.

Nüfusun yüzde 47’sinde geciken veya iptal edilen sağlık hizmeti.

Ve yüzde 48 oranında, hissedilen stres artışı... 

İngilizce konuşan sekiz ülkeden, 49 bin yetişkinde yapılan bir başka çalışmada ise katılımcıların yüzde 57’sinde Kovid-19 sebebiyle travma veya ruh durumu bozukluğu rapor ediliyor. Kendini başarılı hissedenlerin oranı yüzde 40. En kötü ruh sağlığı bildirimleri, 18-24 yaş arası gençlerden ve maddi sıkıntı yaşayan veya maddi sebeplerle tıbbi bakım alamayan bireylerden geliyor. Yeterince uyuyamamak, sosyalleşememek veya hareketsizlik de zihinsel sağlığı olumsuz etkileyen faktörler arasında.

Depresyon ve kaygı oranları artıyor

Bir de tam aileden ayrılmak üzereyken  pandemi sebebiyle eve daha çok kapanmak zorunda kalan ergenler var. 977 ergenin anne-babasına sorulduğunda yüzde 46’sı çocuklarının pandeminin başından beri olan süreçte mental olarak gerilediğini ifade ediyor. Aynı şekilde depresyon, kaygı ve üzüntü oranları yüzde 18-36 oranında artıyor. Kızlar ve erkekler arasında fark var mı diye bakıldığında ise çok büyük fark gözlenmiyor. Hali hazırda problemi olan çocuklar ise pandemiden tabii ki daha çok etkileniyorlar. Pandemi süresince izolasyon, duygusal streslerini artırıyor.

Anne-babaların yüzde 75’i arkadaşlarla iletişimde problem olduğunu vurguluyor, yüzde 64’ü çocukların mesajlaşma ile, yüzde 56’sı sosyal medya, yüzde 43’ü oyun ve yüzde 35’i çocuklarının telefon ile vakit geçirdiğini belirtiyor.

‘Aşılandım ama karantinada kalmalı mıyım?’

Her toplumun benzer ya da farklı sorunları var. Ancak eğitim ve tedbirli davranma ile oluşacak psikolojik pandemiyi önleme ya da en azından şiddetini azaltmak mümkün olabilir. Pandemi yetişkinlerde yerleşmiş yaşam kültürünü değiştirirken, çocuklarda oluşturuyor! Bu nedenle onlarla ilgili önerilerde bulunmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Çocuklardan hiçbir şey değişmemiş gibi kendiliğinden bir iyileşme bekleyemeyiz, onlara eğilerek, daha fazla vakit ve paylaşım yaşayarak durumu tolere etmemiz gerekiyor. Dijital alışkanlıklarına set kurarak değil, katılarak kontrol etmek ya da iyileştirmek daha doğru olacaktır.

Talimatlarınızı, “Birlikte yapalım mı?” biçiminde revize etmelisiniz. Dünyada “Kitap oku” denildiğinde, okuyan çocuk yok!

Güvenli ortamlarda arkadaşlarıyla minimum da olsa sosyalleşmelerine engel olmayınız. Kendi gençliğiniz ve sıkıntılarından örnekleme yapmayınız. Ve bu dönemde en zoru; onlar için üzülmekten veya merhametten vazgeçerek, gerçekten anlamaya çalışınız. Aksi takdirde kopan iletişimin düzelmesi, pandeminin sona ermesiyle de mümkün olmayacaktır.

Bu tavsiyeleri uzatmak mümkün ama, tüm okurlarım sağlıklı yaşam konusunda olduğu gibi, bunun gereklerini de en az benim kadar iyi biliyor. Uygulamak için başlamanız yeterli.

Bu haftalarda “Tam aşılandım ama karantinada kalmalı mıyım?” çok soruluyor. Tam aşılanmanın Sinovac aşısı için anlamı şu: Her iki dozu da yaptırmanız ve üzerinden an az iki hafta süre geçmesi.

Eğer herhangi bir bulgunuz yoksa Kovid pozitif biri ile karşılaştığınızda karantinada kalmanıza gerek yok. Ancak bulgunuz varsa kesinlikle kişisel karantinaya devam etmelisiniz. Siz aşılansanız da çevreniz, maske, mesafe ve hijyen kuralına uymak zorundalar.

Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın.

 

 

 

Yazının devamı...

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİZ NASIL?

Bugünlerde çok önemsediğimiz bağışıklık sistemimizde fark edemediğimiz bir sorun olabilir mi? Bir hastalık varsa ve geç fark edersek? Pandemi döneminde fobi haline gelen bağışıklık sisteminin alarm verdiğini nasıl anlarız? İşte sizlere birkaç ipucu.

Halsizlik yorgunluk: Otururken ya da yeni uyandığımızda bile halsizlik yorgunluk hissedebiliriz. Üstelik aşırı aktif bir bağışıklık sistemi de iltihap hücrelerini toplayarak, bu etkiyi yaratabilir.

Sık enfeksiyon geçirme: Tekrarlayan ve zor geçirilen §enfeksiyonlar...   

Yara iyileşmesinde gecikme: Ciltteki sıyrık, kesik ve yanıklar kolay iyileşmezler. Sağlıklı bir bağışıklık sistemi, bir yarayı hızlıca onaracak etkiyi gösterir. Geciken yara iyileşmesi, iyi işlemeyen bir bağışıklık sisteminin habercisi olabilir.

Kuru göz: Bağışıklık sisteminde bir sorunun habercisi olabilir. Sorun sadece gözlerin kuru, kırmızı olması ya da kaşınması değil; bu durum tedavi edilmezse bulanık görme ve kornea hasarı oluşturabilir. 

Depresyon: Bağışıklık sistemi, sitokinler aracılığıyla beyne de etki edebilir. Kendimizi iyi hissettiren serotonin gibi hormonların seviyelerini düşürür.

Mide ve bağırsak problemleri: Çölyak, crohn veya ülseratif kolit bağışıklık sisteminin hastalıklarıdır ve bu hastalıklar ishal, karın ağrısı, şişkinlik gibi belirtiler verebilirler.

Soğuk el-ayak sendromu: El ve ayaklar soğukta kan akışının zayıflaması nedeniyle beyaza veya maviye döner, cilt soğur.

Eklem ağrısı: Aniden ağrılı, şişmiş sert eklemler romatoid artrit gibi bir hastalığın belirtisi olabilir. İltihap hücreleri eklemlerde birikir, ağrı ve deformasyona sebep olur. 

Saç dökülmesi: Saç köklerine bağışıklık sistemi saldırıp, saçın belli bir alanda ya da tamamen dökülmesine sebep olabilir.

Güneş hassasiyeti: Özellikle de lupus gibi bir bağışıklık sistemi hastalığı varsa, cildiniz güneş ışığına karşı çok hassaslaşıp yanıklar bile oluşturabilir.

Egzema: Derinin kaşıntılı döküntüsüne egzema diyoruz, bu da bağışıklık sisteminin aşırı aktif olduğunu gösterebilir. Sedef hastalığı, psöriazis de bağışıklık sisteminin gereğinden fazla tepki gösterdiği hastalıklardır. Bu rahatsızlıklarda bağışıklık sistemi vücudumuzun kendi hücrelerine saldırır.

Denge en önemli unsur

Pandemi döneminde bağışıklık sisteminin fazla tepki vermesinin de iyi bir şey olmadığını gördük. Bu durum dengenin önemini yeniden hatırlatıyor; ne bağışıklık sistemini güçlendirmek için uğraşalım ne de zayıflatmak için onu ihmal edelim. Denge her zaman her yerde olduğu gibi en önemli unsur!
Dengeli bir bağışıklık sistemi için yapılacaklar çok basit; yeterli ve çeşitlilikle beslenme, uyku, sigara ve alkoldan kaçınma, egzersiz. Ama biz bunları yapmayıp, vitamin takviyelerine saldırmayı tercih ediyoruz.
Öncelikle şunu belirtelim. Vitamin takviyesi kullanmadan önce tahliller ile neyin eksik olduğunun belirlenmesi, yaşam şeklinizin, varsa şikayetlerinizin ve ailesel de olsa eğilimli olduğunuz hastalıkların belirlenmesi gerekiyor. Körü körüne size vitamin takviyesi verilmesi, amacın tam aksine bağışıklık sisteminin aşırı aktivasyonu, kanser oluşumu, kanama eğiliminin artması, gastrointestinal sistem bozuklukları yaratabilir. Tüm bunlardan sonra eksikliklerin belirlenip, mümkünse damardan tedavilerle belli aralıklarla verilecek takviye en ideal yöntem.
Diğer türlü en masum, en az yan etki, karaciğer ve böbreklerinizin aşırı yıpranması olur.
Ağızdan alınan vitaminlerde bir başka önemli sorun, vitaminin biyolojik faydasının ne olduğu... Birçok sağlıklı kişi, D ve B12 vitamin takviyesi alıyor. Kan testleri, değerlerinin arttığını gösteriyor. Ancak bu durum, vitaminlerin ne kadarının hücrelere geçtiği ile ilgili bir veri sunmuyor. Bazı hastalıkları olan kişilerde bu vitaminlerin daha kolay özümsenebilen formlarını da seçmek gerekebilir. Ancak bunların hepsinin, doktor muayenesi ve kararı ile uygulanması gerekiyor. Genetik geçişli bazı hastalıklar da bağışıklık sistemi hastalığı yaratabilir. Özellikle akraba evliliklerinin çok görüldüğü toplumlarda bu açıdan dikkatli olunmalı.
Gelin ne dengemizi bile isteye bozalım, ne de panikle takviyelerden medet umalım! Sağlıklı yaşamayı ve onun gereklerini alışkanlık haline getirelim.
Sağlıklı, bilgili ve maskeli kalın...

Yazının devamı...

14 MART, BAYRAM VE DOKTORLUK ÜZERİNE...

Kıymetini bilmediğimiz her şeyin özel bir günü var; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mesela. Kadınların kendi gücünün farkında olmadığı ve çoğu zaman evde oturmayı tercih ettiği, bazen şiddeti uygulayan erkekleri kendilerinin yetiştirdiğini görmeyip doyasıya veryansın ettikleri ya da kadının kadına daha acımasız olduğu bir ortamda kutlanan bir gün. Bir diğeri Tıp Bayramı. Bir doktorun ya da sağlık personelinin yetiştiği uzun yıllar, devletin, ailesinin ve kendisinin harcadığı maddi manevi tüm emekler, pek çoğu için ailesinin hatta kendi yaşamının bile önüne geçmiş başka hayatlar...

Onların da akıbeti farklı değil, “Bunlardan doktor mu olur!” suçlamaları ile direkt şiddet arasında geniş bir yelpazede gösterilen tepkiler, günlere, gecelere, yıllara ve kısa bir süre bile kalmak istemediğimiz ortamlarda hayatlarını geçirmelerine aldırmadığımız bir aymazlık...

Oysa en kolayca harcadığımız bu grubun kendi öz kaynağımızın en değerli parçaları olduğunu düşünmek gerek... Üniversite sınavlarında gösterecekleri yüksek performanslarla tıp fakültelerine yerleşen çocuklarımızı bazen işimize gelmeyenleri söyledikleri için, bazen bizim istediğimiz kadar sabırlı, dayanıklı, uykusuz ve dirençli kalamadıkları için insan olduklarını unutarak örseliyoruz.

Bir süre alkışladık ama...

Pandemide onları bir süre alkışladık, bayramlarını da geleneksel olarak her yıl kutluyoruz ama değişen bir şey oluyor mu? Olmuyor. Sağduyulu ve özsaygılı olmadığımız sürece de olmayacak... Peki hem bu kadar şikayete ve yakınmaya hem de işin kendi doğasında olan bunca zorluğa rağmen neden yarın doktor ve mutlu olarak uyanacağım? Öğrenciler, mesleği hayal edenler ve ziyaret edenler olarak hepinize anlatayım. Hepimiz yaşama dahil olmanın edilgen değil, etkin olmanın peşinde koşuyoruz. İnsan olduğumuz için, farkına vardığımız yaşamın merkezinde de insan var. Hekimlik, söz konusu insana en yakın meslek olduğu için, yaşamı değiştirmeye de en yakın iş. Her ne kadar sadece kötü tepkileri duyuyor ve hayıflanıyorsak da, hekimlik hayat boyu, insanların minnet dolu pozitif dileklerini kazandığınız bir meslek.

İnsan varsa o da vardır

Şamanlara, insanın sosyalleştiği ilk çağlara kadar dayandığı için en saygın dolayısıyla manevi tatmini en yüksek meslek. Kabile büyücüsünden ya da iksir karıcısından bugüne karizmamız hiç eksilmedi. İnsanın konfor talebi, bu taleplerin getirdiği fizyolojik psikolojik değişimler, bunların insana yansıması ve handikapları bitmediği için, hiç ölmeyecek bir meslek. Ne milenyum, ne pandemi, ne Mars’a seyahat bir doktoru mesleki
olarak kaygılandırmaz; insan varsa o da vardır. Doktorluk sanıldığı gibi, önce biyolojik bir müdahale değil, psikolojik bir müdahaledir. Yani iyi bir doktor en çok, iyi bir iletişimcidir. Çünkü doktorun başarısının yarısı kendi bilgi ve yetenekleri kalan yarısı ise karşı tarafın inancıdır.

Doktorluk yaşamla ilgili bir meslektir ve insan olarak geleceğimiz de en çok yaşamla ilgili açmazlar sunacaktır. Anlaşılan o ki önümüzdeki yıllar, sürdürülebilir yaşamın gündem olarak şampiyonluğu kaptırmayacağı yıllar olacak. Doktorluk hele de bilim insanı doktorluk maalesef bir meslek değildir. Tamamen yaşam biçimidir. Akşamları unutmak istediğiniz bir meslek isterseniz seçmeyin.

Nadide bir meslek

Doktorluk, psikoloji, sosyoloji, pedagoji, teoloji ve daha birçok ilgisiz görünen kavramları bilmenizi gerektiren, entelektüel seviyeniz arttıkça başarıyla yapabileceğiniz ve öz yaşamsal mutluluğu da edinebileceğiniz ender mesleklerden biridir. Doktorluk, gördüğünüz ve tanık olduğunuz şeylerle yaşamsal farkındalığınızı artıran, aynı yaşamsal zamanı size daha fazla hissettiren bir durumdur. 50 yaşında iki kişiden doktor olanı, hayatı daha fazla yaşamıştır. Para ile mutluluğun bağlantısı olmadığının bilimsel ve sosyolojik olarak ispatlandığı günümüzde doktorluk yüksek bir insani tatmin ve haz yaratır. Doktorluk, insanın en büyük kabusuyla, ölümle barışmanın en yakınındaki istasyondur. Meslekler içinde dünyamızın varlığına ve sürekliliğine en fazla doktorlar katkı koymuştur. Tarih komik bir biçimde bunu siyasi ve askeri liderlere paylaştırır. Doktorluk yaşamın kenarında durup seyretmenize izin vermeyen, sizi oyuncu haline getiren nadide mesleklerden biridir. Ve yeni dünyada kimse seyirci olmak istemiyor. Doktorsanız akıllı, çılgın, güçlü, sakin, deli olduğunuzu ayrıca anlatmanıza gerek yoktur! Zaman kazandırır... Hadi şimdi kutlu olsun.

 

 

Yazının devamı...

AŞILANDIK, BİTTİ Mİ?

Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC), birkaç gün önce yaptığı açıklamada; aşılanan insanların, kapalı ortamda bile henüz aşılanmamış ama bağışıklık sistemi de tamamen baskılanmamış olan kişilerle güvenli bir şekilde maskesiz oturabileceğini ilan etti. Daha fazla insanın aşılanması ve bu önerileri toplumun geneline yaymak hepimizin beklentisi. Yeni kılavuza göre, ikinci doz aşının üzerinden en az 15 gün geçmiş olanlar şunları yapabilir:

- Tamamen aşılanmış diğer insanlarla birlikte, maske takmadan veya fiziksel mesafe olmadan kapalı alanda birlikte kalabilir.
- Kovid-19 testi pozitif ancak belirtisi olmayan kişilerle bir arada olduklarında, karantinada kalmak hatta test yaptırmak zorunda değiller.
- Aynı haneden Kovid-19 için düşük riskli ve aşılanmamış kişilerle kapalı mekanlarda maskesiz ve mesafesiz kalabilirler.

Ancak daha fazla veri toplanıncaya kadar bazı kısıtlamalar da halen gerekli:

- Farklı hanelerde aşılanmamış insanları ziyaret ederken, maske ve mesafeye dikkat etmek.
- Kamuya açık yerlerde, ciddi hastalık riski taşıyan kişilerin yanında maske ve fiziksel mesafe uygulamalarına uymak...
- Orta ve büyük ölçekli toplantılardan kaçınmak.
- Seyahat etmekten mümkün mertebe uzak durmak.

Peltzman etkisi

Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Sam Peltzman, yıllar önce artan güvenlik düzenlemelerinin otoyol kazaları ve ölümleri üzerinde hiçbir etkisi olmadığını tanımladı ve buna Peltzman etkisi adı verildi. Görünüşe göre insanlar, bir durumun veya tehdidin daha güvenli hale geldiğini algıladıkça, davranışlarını daha fazla risk alacak şekilde ayarladılar.
Uzmanlar giderek daha fazla aşının uygulanmasıyla insanlarda aynı etkinin gözlenebileceğini belirtiyor. İnsanlara riski azaltan bir şey sunduğunuzda, genellikle hayatlarının diğer alanlarında riski artırma eğiliminde oluyorlar. Aşı ile ilgili de aynı şeyi gözlemlemek mümkün. Riskli davranışlardaki muhtemel artışın bizi yüksek Kovid-19 oranlarına geri döndürmemesi için yeni halk sağlığı mesajlarının daha net olması gerekebilir.
Aşılanmış bile olsalar kamusal alanlarda kişiler kendilerini iyi takılmış maske ve hatta çift maskeyle korumalı, fiziksel mesafeye dikkat etmeli ve kalabalıktan, yetersiz havalandırılan alanlardan kaçınmalılar. Öksürüp hapşırdıklarında ağızlarını örtmeli, hijyen koşullarına dikkat etmeliler. Aşılanmış bile olsalar kişiler, pozitif biri ile temas ettiklerinde, bir müddet semptomlarını izlemeliler.

Virüs hayatımızın bir parçası

Nüfusun büyük kısmı aşılanıncaya kadar, fiziksel mesafe, maske ve hijyenden vazgeçmemiz mümkün görünmüyor. İlk veriler, aşılanan kişilerin virüsü yayma ihtimalinin daha az olduğu yönünde olsa da rahatlamak için bu konuda daha fazla veriye ihtiyacımız var.
Diğer taraftan kendimizde nasıl bir hastalık seyri yaşayacağımızı bilmediğimiz bir virüs var; kimimizde hastalık yapıp geçirirken, kimimizi öldürüyor. Ama bizim onkolojiden çok iyi bildiğimiz bir durum; latent kalıp yani henüz bir rahatsızlığa yol açmamış, gizli seyreden virüsler de yıllar sonra kanser dahil birçok hastalığa sebep olabiliyor.
Tüm virüsler gibi korona da artık bundan sonraki hayatımızın bir parçası; yokmuş gibi davranma şansımız muhtemelen bundan sonra olmayacak. Yeni hayatı buna göre adapte etmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Sevdiklerimizi tamamen kaybetmemek için, onlara daha az dokunmak, daha az sokulmak, tanımadığımız insanlarla belli mesafelerde iletişim kurmak maalesef hayatımızın gerçeği.
Ama virüsün bize öğrettikleri ile hayatı farklı yorumlayarak, önceliklerimizi belirleyerek farklı bir dünyaya “Merhaba” diyebiliriz. Aynı ‘el yıkıyormuş gibi’ yapmanın ellerimizi temizlemediğini öğrendiğimiz gibi, hayatımızda onlarca detayı yeniden gözden geçirebiliriz. Onları da yapıyormuş gibi yapmayalım!

Sağlıklı, bilgili ve maskeli kalın...

 

Yazının devamı...

REFLÜ-KANSER İLİŞKİSİ

Her yaştan insanda görülen ve araştırıldığında birçok şikayeti ve sebebi olan reflü, hem gırtlakta hem de yemek borusunda kansere giden süreci başlatabilir.

Reflünün en karakteristik belirtisi, midede yanma ve ekşimedir. Ayrıca sürekli tekrarlayan akciğer enfeksiyonları, göğüs ağrısı, ses kısıklığı, acı ağız tadı, yediklerin ağza gelmesi, sürekli öksürük ve bozuk uyku düzeniyle de kendini gösterebilir ama bu belirtilerin herhangi bir hastalık semptomuyla karışması, tanı konmasını kolayca geciktirebilir. Reflüye uzun süre maruz kalmak, yemek borusunun iç yüzeyini döşeyen mukozada hasara yol açar, bu kansere giden hücresel değişiklikleri tetikleyebilir ama korunmak o kadar da zor değildir.

Mide asitlerinin, boğaz ile mideyi bağlayan yemek borusuna sürekli olarak kaçmaya başlaması, reflüyü ortaya çıkarır. Obezite, gebelik, skleroderma gibi bir bağ dokusu hastalığı, gecikmiş mide boşalması gibi sebepler reflüye eğilimi artırabilir. Bunların üzerine eklenecek sigara alışkanlığı, yemek yiyip hemen uyuya dalmak veya geç yiyerek yatağa gitmek, yağlı gıdalar ve alkol, reflüye davetiye çıkaran diğer unsurlardır.

Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü (National Institutes of Health-NIH), Amerikalılar’ın yüzde 20’sinde reflünün saptandığını belirtiyor. Herkeste kansere yol açmasa da, önlenebilir bir sebeple kanser riskini artırmak mantıklı değil.

Reflülü hastaların yaklaşık yüzde 10-15’inde barret özofagusu olarak bilinen yemek borusu mukozası deformasyonu var; bu hastaların da yüzde 0.5’inde kanser gelişiyor. Yemek borusunun alt kısmında hasar ya da yara oluşturan mide asidi, yemek borusunun daralmasına yol açabiliyor. Yemek borusunda ülser oluşturup, zaman zaman kanama ve ağrıya sebep olabiliyor. Kişi ayrıca yutma güçlüğü hissediyor. Sadece bu
oluşumlardan bir veya birkaçı bile hayat kalitesini bozmaya yetiyor.

Kılavuzlar, yemek borusu kanserinin en sık sebepleri arasında reflünün de olduğunu söylüyor. Amerika’da yapılan bir çalışma da bunu destekler şekilde; 50 yaş ve üzeri 490 bin kişide yapılan incelemede reflü hastalığı olanlarda yemek borusu ve gırtlak kanseri oluşma ihtimalinin iki kat arttığı kaydediliyor. Yaklaşık 16 yıl içinde bin 200 kişiye yemek borusu kanseri, 876 kişiye de gırtlak kanseri teşhisi konuyor.

Özetle reflü diye es geçmek, tedaviyi ertelemek sorun haline geliyor.

Tedavi ve ilaçlar

Antiasitler: Hızlıca şikayetleri giderebilirler, ancak sürekli iltihaplanma sonucu gelişen hücresel değişiklikleri engelleyemez veya oluşanları geri çeviremezler.

Asitin etkisini engelleyen ilaçlar: Mideden asit üretimini azaltırlar, ancak antiasitler kadar hızlı etki etmezler.

Asit üretimini azaltan
ilaçlar:
Proton pompa inhibitörü olarak da bilinirler. Bu ilaçlar yemek borusunun iyileşmesini de sağlayabilirler.

Ancak midenin besinleri parçalaması için aside de ihtiyacı var. Mide aynı zamanda zararlı mikroorganizmalara karşı bir bariyerdir. Asit oranı bozulursa bu bariyer fonksiyonu bozulabilir ve bağışıklık sistemimizi sıkıntıya sokabilir. Ayrıca bu ilaçlar karaciğerde emilir ve sürekli kullanımı karaciğerimizi yorabilir.

Cerrahi süreci

Tüm bunlara rağmen sonuç alınamadığında tabii ki yapılacak şey cerrahi yöntemdir. Ameliyat sadece nadir vakalarda uygulanır. En yaygın uygulananı ‘nissen fundoplikasyonu’dur. Bu işlemde midenin bir kısmı kaldırılıp, mideyle yemek borusunun birleştiği kavşakta sıkılaştırılır ve o bölgede bulunan kapakçık sağlamlaşır.

Reflü için herhangi bir tarama testi yok. Bu sebeple de geçmeyen bir şikayetiniz olduğunda mutlaka hayat tarzında değişikliklerle sorunumuzu çözmeye çalışmalıyız. İlaçlar veya cerrahi yöntemler sonraki tedbirler açısından önemli. Eskilerin dediği gibi, “İnsanın canı hasta olan yerindedir”, küçük gibi görünen rahatsızlıklar hayat kalitemizi bozmadan tedbir almayı ihmal etmeyin. Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın.

Zararlı alışkanlıklar ve küçük değişiklikler

 

Reflüyü artıran zararlı alışkanlıklar şöyle sıralanabilir:

Yağlı yiyecekler veya yağda kızartılmışlar,

Alkol, kahve, soda ve karbonatlı yiyecekler,

Çikolata,

Soğan,

Domates sosları,

Baharatlar...

Tıbbi tedavilerin yerine hayat tarzında yapacağınız küçük değişiklikler de sizi bu konuda epey rahatlatabilir:

Sigara içmemek,

Kilonuzu dengede tutmak,

Yatarken yüksek yastıklar kullanmak,

Yemekten sonra en az üç saat yatmamak,

Yavaş yemek ve çok çiğneyerek yutmak,

Dar kıyafetler giymemek gibi...

 

 

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.