SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

Yeme bozuklukları

‘Çağımızın vebası nedir?’ diye sorarsanız, kesinlikle yeme bozukluğu derim. Her türlü hastalığın temeli yanlış ve fazla beslenmemiz. Yeme bozukluğu, genellikle psikolojik bir sorundur, tarihi de 12’nci yüzyıla kadar uzanıyor. Her yaşta görülse de en sık rastlandığı dönem ergenlik. Beraberinde duygu durum bozukluğu, kişilik bozuklukları, alkol ve madde kullanımı, intihar gibi ek sorunlar da saptanabilir. Bunlar genel bilgiler, ancak yine işin uzmanı ile bu konuyu irdelemekte fayda var. Ben de bu sebeple BP Klinik üyesi sevgili Nilay Özkan’a sordum. Özkan, Yeditepe Üniversitesi İngilizce Psikoloji Bölümü mezunu, bir süredir birlikte çalışıyoruz ve işte onun dikkat çekici yanıtları:

- İşin uzmanı olarak yeme bozukluğunu nasıl tanımlarsınız?

Fiziksel-psikolojik fonksiyonları önemli düzeyde etkileyen psikiyatrik bir bozukluktur. Kişinin kendi bedeniyle olan ilişkisinin bozulmasıdır. Bu kişiler davranışlarını aşırı derecede kısıtlarlar veya davranışlarının kontrolünü tamamen kaybederler. Yeme bozukluklarının ortak noktası, duygusal problemler ve düşük benlik algısıdır. Bazı vakalar için yatarak tedavi bile gerekebilir.

- Tek bir tip yeme bozukluğundan bahsetmek mümkün mü?

Çeşitlilik gösterir elbette, başlıcalarına göz atarsak;
Pika: Kişinin en az bir ay süreyle, sürekli olarak, besleyici bir değeri olmayan bir maddeyi (kağıt, saç, boya, sabun, kül, kil vb.) tüketmesidir. Bu durum kişinin gelişim düzeyi ile uyumlu değildir. Çocuklarda daha sık olmakla beraber her yaş grubunda görülebilmektedir.
Bulimia nevroza: Ergenlik ve erken erişkinlik dönemlerinde gelişme gösterir.
Anoreksiya nervoza: En moda olanı ve bilinenidir; bireylerin kendilerini fazla kilolu olarak algılamaları veya başka bir deyişle kiloları ve fiziksel görünüşleriyle aşırı derecede ilgilenmelerinden kaynaklanır. Hastaların bir kısmı sıkı diyet uygular, ara sıra kontrolü kaybederek tıkınırcasına yemek yer ve ardından bu yediklerini kusarak çıkarır.
Gece yeme bozukluğu: Kişiler yemek yemeye öğleden sonra başlar ve gece boyunca devam eder. Kişiler günlük kalori alımının yüzde 25’inden fazlasını akşam yemeğinden sonra alırlar. Toplumda görülme oranı yüzde 2 olmakla birlikte daha çok kadınlarda görülür.
Kaçıngan/kısıtlayıcı besin alım bozukluğunda ise kişi yemeye ilgi duymamaktadır. Bunun sonucunda belirgin vücut ağırlığı kaybı, beslenme yetersizliği ve psikososyal işlevde belirgin sorunlar gözlenir.
Ruminasyon bozukluğu: En az bir ay süre ile yineleyici bir şekilde bulantı, istem dışı öğürme ya da iğrenme olmaksızın yutulan besin çıkartılır (regürjitasyon) ve çıkartılan besin yeniden çiğnenir, yeniden yutulur ya da tükürülür. Başlangıç yaşı genellikle bebeklerde 3 ile 12 aylarıdır.

- Yeme bozukluğunu tetikleyen faktörler var mıdır?

Evet bazı faktörler çok belirgindir. Özellikle ergenlik döneminde kendini beğendirme isteği, kilolu olma endişesi, düşük benlik saygısı, mükemmeliyetçilik, depresyon kişinin kendisi ile ilgili nedenlerdir. Aileye bağlı faktörleri; ailede şişman bireylerin bulunması, fiziksel veya cinsel istismar, aşırı korumacı ebeveynler, psikolojik hastalık varlığı, çatışma, aşırı dominant ebeveynler olarak sıralayabiliriz. Sosyokültürel risk faktörleri ise alay konusu olma veya akranlar arasındaki kilolu olma endişesi, grup içinde zayıf olma idealistliği, toplumsal güzellik dayatmaları, medya etkisi ve başarı için fiziksel görünümün önemli olduğu düşüncesi olarak özetlemek mümkün.

- Kimlerde daha sık görülür?

Kadınlarda ve ergenlerde daha sık görülür. Kadınlarda değişen güzellik anlayışı ve vücuda ilişkin standartlar son yıllarda medyanın artan gücü ile ideal kadın formunun zayıf kadın olduğu algısını besliyor. Bu nedenle hem kadınlarda vücutlarıyla ilgili tatminsizlikler hem de yeme tutumlarında bozulmalar olduğu görülmektedir. Aynı zamanda bu hastalıkların genellikle kadınlarda daha çok görülmesi, toplumsal olarak kadınların bir baskı altında kalması sonucu kendilerini diyete vermeleri olarak görülmüştür. Kadınların biyolojik yapıları gereği daha duygusal olması, yeme bozukluğunun erkeklere göre daha fazla olmasına sebep olmaktadır. Ergenlerde daha çok anoreksiya nevroza ve bulimiya nevroza tanısına rastlıyorum. Bunun nedeni erken dönem uyumsuz şemalar, akranlar arasında zayıf olma isteği veya yakın ilişkilerden kaynaklı duygu değişimleri...

- Tedavisinde hangi yöntemlere başvuruyorsunuz?

Öncelikle sorunun farkında olmak ve Psikolog veya Psikiyatristlerden destek istemek gerekiyor. Tedavide kullanılacak yönteme karar vermek için de sebebini belirlemek elzem. Bilişsel Davranışçı Terapi en sık başvurulan yöntemlerden biri. Kişinin ihtiyacı, sosyo-kültürel durumu gibi faktörlere bağlı olarak da Tıbbi Beslenme Tedavisi, Diyalektik Davranış Terapisi, Kabul ve Taahhüt Terapisi, Sanat Terapisi, Dans Terapisi, Maruz Kalma ve Müdahale Önleme Terapisi, Aile Terapisi yapılabilir.
Yeme bozukluğu olan kişiler strese ve duygusal durumlara karşı tepkilerini, bir yeme davranışı verdiğinden, terapi onlara alternatif baş etme stratejilerini öğretmeyi amaçlar. Özellikle genç hastalarda aile yakınlarının terapiye dahil edilmesi önemlidir.
Bu aydınlatan söyleşi için sevgili Nilay Özkan’a teşekkür ederken, herkese, hepinize; kendinizle, sporla, sanatla ve kültürle barışık, sosyal medyayla biraz küs günler diliyorum. Aynada gördüğünüz kişiden daha çok ve önemli olduğunuzu unutmayın.

Yazının devamı...

8 Mart karşı cinsime armağan olsun

Bir yaşam parçası sayılabilecek kadar uzun sürelerde, dünyanın dört ülkesinde mesleğimi yapma fırsatı buldum. Çok ayrı kültürler olsa da hepsinde kadın olmanın gerek ve şartlarının değişmediğine sahip oldum; cesur olmak! Cesaret her zaman her insan için sahip olunması gereken bir erdem olsa da son çeyrek yüzyılda, kadının neredeyse el çantasında taşıması gereken bir kavram haline geldi. Kadın, belki ilkel toplumlardan bugüne cesaretle hiç bu kadar anılmadı.
Sizi nasıl konumladıklarını umursamadan, meydan okumalarla dolu bir yaşamı seçtiğinizde, cesaretin yolunu da seçmiş oluyorsunuz. O zaman bu yazının konusu olan, yakışıksız cins ayrımını daha az hissediyorsunuz. Siz bu öğretilmiş ayrımı bir çentik gibi zihninizde taşımadığınızda en büyük engeli aşmış oluyorsunuz.
Çocuklarınızı kız-erkek değil de küçük insanlar olarak hissedip yetiştirdiğinizde ise geleceği tasarlamış oluyorsunuz.
Her 8 Mart; anılması gereken gerçek gündeminden de soyutlanarak, kadın sorunlarının ya da kadının güç(-leştirilen) yaşamının öne çıktığı bir gündemle geçer. Kadın çoğunlukla 8 Mart’ın ilgi ve merhamet objesi olur. Kadının süreçleri ve sorunları yüceltilir ya da ortaya serilir. Bu değişmez rutin, kadın adına bir trajedinin ifşası gibi görünse de aslında trajedi erkekler adına daha derindir. Çünkü sakin denizlerde iyi denizci yetişmez!
İyi bir insan olarak bitirmemiz gereken bu (hayat) yarışı, bizi zorluklarla onurlandırırken, karşı cinsimize fark etmedikleri bir trajedi yaşatıyor. Yaşam toplumsal roller açısından onlar için o kadar kolay ki, sakin denizlerde iyi bir denizci olamıyorlar. Bunu bir kinaye olarak değil; gerçekten bir talihsizliğin tespiti olarak yaptığımı eklemek isterim.
Nispeten yorucu olsa da bir kadın olarak yaşamak ve çalışmaktan ziyadesiyle mutluyum. Durmadan öğrenerek eksikliklerimle yüzleşmekten, egomu vahşiliğini hiç kaybetmeyeceğini düşünerek eğitmekten, durmadan tamamlanmaktan mutluyum. Güçlü bir kadın olmanın bilinen zenginlikle değil; zihinsel zenginlikle olabileceğini bilmekten mutluyum. Bilginin, bilmenin, yaptığın her neyse, onu hak ettiği kadar bilmenin ve önemsemenin gerçek ve tek namus olduğunu bilmekten mutluyum. Yapamadığımı gizlememekten, yapabildiklerimle yetinmemekten ve bilmediğini bilmenin ve söylemenin yüceliğinden de...
Bu 8 Mart kendi adıma bir değişiklik yapmalı ve benim durumumda milyonlarca hem cinsime ilham vermeliyim. Mesela artık ihtiyacım olmayan bu özel günü bir karşı cinsime hediye edebilirim.

Yazının devamı...

Detoks nasıl olmamalı?

Bu hafta konumuz, son yılların çok popüler konularından biri; detoks ve detoks kampları...

Detoksun kelime anlamı toksinlerden arınma, ancak konu özenle davranılması gereken sağlığımız olunca çok narin bir şekilde incelenmeli. Detoks diyetleri genel olarak çok katı ve aynı şeyleri tekrar tekrar yemeyi ve özellikle de sıvıları içeriyor. Ek olarak bazı detoks programlarında bağırsakları boşaltmak için kolon temizliği (lavman) ile bazı şifalı otlar ve gıda takviyeleri var. Aslında benim biraz karşı çıktığım bir durum. Ama ben geçtiğimiz hafta Marmaris Grand Yazıcı Otel’de çok sevdiğim ve saygı duyduğum Gül Kaynak ile aklıma yatan bir detoks programı içerisindeydim. Işıldayan bir ciltle, mutlu ve enerjik geri döndüm. Sevgili Gül’ü ve detoks programını önümüzdeki haftalarda bir röportajla sizlere anlatacağım ama önce bu hafta detoks programlarının niye her yerde herkesle yapılmayacağını anlatmaya çalışayım. Doğru ellerde, doğru programlarla yapıldığında mucizeler yaratabilir, ancak mucizeyle zarar görme arasında ince bir çizgi var.

Detoks programları değişiklik gösteriyor, tek bir programdan bahsetmek mümkün değil. Ancak bazı programlarda lavman yani bağırsak temizliğiyle başlıyor ki bazen bunun derecesi, nasıl yapıldığı çok önemli.

Zarara dikkat!

Burada amaç, hızla birkaç kilo kaybettirmek olsa da, bütün florayı kaybetme riski göze alınmamalı ve dikkatli yapılmalı. Detoks sırasında daha enerjik ve artan bir konsantrasyon durumu hissetsek de her zaman doğru yapıldığını ve amaca hizmet ettiğimizi söyleyemeyiz. Bunun mutlaka uzman ellerde ve kontrollü bir şekilde yapılması gerekiyor. Aksi takdirde böbrekler ve karaciğerimiz, toksinlerin çoğunu filtreliyor. Kronik bir hastalığımız yoksa vücudumuzun detoks mekanizmaları işler, onu sürekli dışardan yanlış müdahalelerle işlevsiz hale getirmek de kendimize vereceğimiz önemli zararlardan biri olabilir.

Detokstaki amaç karaciğer, böbrek veya bağırsakların başa çıkamayacağı kadar çok kimyasallara maruz kalan vücut sistemimizi desteklemek olmalı, işleyişini bozmak değil.  Kendimizi detoks sırasında iyi hissetmemizin nedenine gelirsek; muhtemelen detoks diyetinin, katı yağlar ve ilave şeker içeren yüksek oranda işlenmiş gıdaları ortadan kaldırması olabilir. Bu yüksek kalorili, düşük besleyici gıdalardan az da olsa radikal biçimde uzak kalmak kendimizi daha iyi hissettirir.  

Amaç nedir?

Amacınız kilo vermekse detoks size birkaç kilo kaybettirebilir ama önemli olan düzgün yeme alışkanlığı edinerek kilo vermektir, aksi takdirde detoks biter kilolar evine döner.
Amacınız bedensel sisteminize detoks yaptırıp toksinlerden arınmaksa önce onun işleyişini yanlış programlarla bozmayın.
Gerekli olan en önemli detoks, işlenmiş, yüksek yağlı ve şekerli gıdaları sınırlayan ve bunların yerine taze sebze ve meyveleri koyan diyetlerdir. Bu temiz yeme yaklaşımı çok su içmeyle birlikte vücudunuz için yapabileceğiniz en iyi seçeneklerden biridir.
Bir detoks diyeti düşünüyorsanız ve özellikle de kronik bir hastalığınız varsa önce doktorunuza danışın, olası yan etkileri de ayrıntılı bir şekilde tartışın.
Geçici diyetler uzun vadeli bir çözüm olamazlar. Kalıcı sonuçlar için meyve ve sebzelere, tam tahıllara ve yağsız protein kaynaklarına dayalı sağlıklı bir yeme alışkanlığı kazanmak gerekir. Detoks ancak daha sağlıklı seçimlerin olduğu bir hayatın başlangıcı olabilir ve kesinlikle uzman ellerde yapılmalıdır.
Bugün detoks nasıl olmamalıyı yazmaya çalıştım, çok yakında nasıl oluru aktaracağım...

Yazının devamı...

GENLERİMİZİ ÖĞRENİRSEK...

Kart oyunlarını bilirsiniz, her oyuncuya farklı kartlar düşer. Bunlar bizim aynı oyunu sürdürdüğümüz ve aynı sonucu amaç edindiğimiz farklı enstrümanlardır. Genlerimizdir. Oyuncular kendi kartlarına bakarak, o dizilişte hangi karta ihtiyaç olduğunu belirlerler. Bunu kartları kapalıyken yapamazlar, ne yüksek kart istemek ne de bildiğimiz değerli kartları beklemek onların işine yaramayabilir. Bu durum, hayat oyununda da benzer açıklıkla seyretmek zorundadır. Elimizdeki dizilimi, genlerimizi öğrenmemiz bizi kör bir gidişten korur; işe yarayacak yaşam, beslenme stili, aktivite ve takviyeleri bilmemiz çok önemlidir. Elimize göre seçtiğimiz alternatifler bize oyunun sonundaki pişmanlıkları yaşatmaz.

Teorisi

Bu kadar metafor yeterli; teorisine geçecek olursak, genlerimizi öğrendiğimizde bizi nasıl bir ilerleme bekliyor?

Hepimiz güzel bir cilt, özgürce yiyerek fit kalma, enerjik olma ve iyi çalışan bir zihin istiyoruz. Üstüne, uzun ve sağlıklı bir yaşam, kanserden veya kalp krizlerinden uzak bir süreç umut ediyoruz. Bunlar için detaylı haritalar değil, sihirli reçeteler ya da iksirler arıyoruz... Kötü haber, böyle iksirler yok. İyi haber ise genlerimizi öğrenmek işin çözümü olabilir. Genler geleceğimizi net olarak çizmez ama ciddi olasılıklar ile ilgili bilgi verir. Olasılık yaratmasının sebebi genlerin etkileşimsel varlıklar olmalarıdır. Birbirlerinden etkilenirler, etraflarını saran çevreye göre ayarlanırlar, bedenimizi ve beynimizi bu etkileşimlere göre dinamik bir yapıda biçimlendirirler. Bizler gelişen araştırmalar ile artık genlerin işlevlerini değiştirerek müdahalelerde bulunabiliyoruz. Aslında insanın fizyolojisini dolayısıyla insanı değiştirebilir hale geldiğimizi söyleyebiliriz.

Kavramlar

Gen ve genom kavramlarının ne olduğuna bakarak başlayabiliriz.

Bir organizmanın taşıdığı genetik talimatların bütününe genom denir. Atomun modern fiziğin üstüne inşa edilmesi gibi; gen de modern biyolojinin üstüne bina edilmiştir. Bu genler bir bakıma, insanın yapım, onarım ve bakım kılavuzudur. Üstelik bizler insan genomlarını okuyabiliyor ve yazabiliyoruz. Genlerin nasıl birlikte çalıştığını çözebiliyoruz.

İnsan genomunda yaklaşık 23 bin gen vardır ve birkaç düzine fazlası veya eksiği ile hepimiz aynı sayıda gene sahibiz. İnsanların genomları birbiriyle yüzde 99.9 benzerlik gösterir. Buna rağmen kişiler arasında farklar vardır ve bu farkı yaratan varyasyonlara single nükleotid polimorfizm (SNP) deriz. SNP’ler genetik bulmacanın en önemli parçasıdır demek yanlış olmaz. Her birimizde milyonlarca SNP bulunmaktadır. Çoğu bizi etkilemez ancak bazıları sağlığımızdan kişiliğimize kadar her yerde büyük farklılıklar yaratabilir. Genetik testler ile biz vücudumuzda hangi SNP’lerin olduğunu öğreniriz. Uyku, stres, toksinler, beslenme yetersizliği veya fazlalığından herkes aynı derecede etkilenmez çünkü belirleyici olan taşıdığımız SNP’dir. Kendi SNP’lerimizi bilmek diyet ve yaşam tarzını gerekli şekilde ayarlamamıza ve sağlığımızı kontrol altına almamıza yarar.  Genler sosyal bir topluluk gibidir ve bazen birbirleri ile anlaşamazlar. Onlarla nasıl başa çıkabileceğinizi biliyorsanız daha sağlıklı yaşarsınız, daha güzel yaşlanır/yaşlanmayı geciktirirsiniz. Sağlıklı olmak, güzel yaşlanmak istiyorsak genlere tam olarak ihtiyaç duydukları şeyi vermemiz gerekiyor; bu ihtiyaç çoğu zaman ilaç değildir.

Kategoriler…

Genetik analizlerinizde başlıca kategoriler ve bu kategorilerin bizlere öğretebileceklerine bakalım.

Enerji metabolizması    

Damar yapısı

Kan yağları metabolizması

Antioksidan mekanizması            

Detoksifikasyon mekanizması    

Kemik sağlığı   

Nutigenetik özellikleriniz

(Besin intoleransları)         

Spor genetiğiniz

Hastalık yatkınlıkları

Doktorunuza şikayetlerinizi açıklıkla ve ustalıkla anlattığınızda aldığınız sağlıklı geri dönüşler gibi, masadaki kapalı kartları da açmayı ertelemeyin. Sorun ya da şikayet hakkında net bilgilenmenin çözümün yarısı olduğunu unutmayın.

Bedenimizin haritasını ne kadar iyi bilirsek sağlıklı ve risksiz yolları da o kadar iyi belirleriz. Size, sadece size göre kurgulanmış sağlıklı bir yaşam dilerim.

 

 

Yazının devamı...

Bize her yer mavi!

2019 verilerine göre, dünya genelinde pandemi öncesi ortalama ömür 73-74 yıldı. Elbette bazı ülkeler bu ortalamanın altında kalırken, bazı ülkeler de ortalamanın üstünde seyrediyor. Fakat dünyada beş bölge var ki, bu ortalamanın çok üstünde; 95-100 yıl gibi bir yaşam süresi görünüyor. Bu beş Mavi Bölge (Blue Zones) ismiyle de tanınıyor. “Neredeler?” diye soracak olursanız, Japonya’da Okinawa şehri, İtalya’nın Sardinia Adası, Costa Rica’da Nicoya şehri, Yunanistan’ın İkaria adası ve Kaliforniya’da Loma Linda şehri. Mavi Bölgeler’de kronik hastalıkların görülme sıklığı az ve kişiler büyük oranda sağlıklı bir şekilde 90’lı yaşlarını geçiyor.

Mavi Bölgeler’deki kişilerin uzun yaşam sırrı haliyle sağlık alanındaki araştırmacıların ilgi konusu... Beslenme şekillerinden sosyal ilişkilerine kadar farklı açılardan gözlemlenen bu bölgelerin özelliklerini sevgili Esin’e sordum. Esin Başkaya kliniğimizin genç ve başarılı beslenme uzmanı ve bilgiyi bilenden edinmek inanın büyük lüks...

- Esincim herkesin uzun ve sağlıklı yaşama takıntısı olduğu bir dönemdeyiz. Bu Mavi Bölge insanları nasıl besleniyorlar, ne yiyip içiyorlar?

Beş bölgenin yemek anlamında ortak özelliği bitki bazlı beslenme. Hangi bitkilerin tüketildiği ise bölgeden bölgeye göre çok farklılık gösteriyor çünkü bahsedilen yerler dünyanın beş farklı ucunda, farklı iklim ve topraklara sahip, farklı yemek kültürlerini barındırıyor. Her bölgenin ana besin kaynakları olarak oraya özgü sebzeler, meyveler, tahıllar ve baklagilleri görüyoruz. Mavi bölgelerde hayvan ürünleri lüks yiyecekler olarak görülüyor ve bu sebeple tüketimleri az. Kırmızı et ortalama olarak haftada bir kez sofraya konuyor. İkaria Adası ve Sardinia Adası’nda diğer bölgelerden farklı olarak balık tüketimi daha fazla. İşlenmiş ve paketli ürünler ise her bölgede yok denecek kadar az.

- Beslenme tarzları nasıl?

Öncelikle tüketilen porsiyonlar çok küçük. Yemek her zaman bir masa etrafında, toplanarak, belli saatlerde sohbet edilerek yeniyor. Bu da elbette yavaş tüketimi ve doyma hissinin daha az porsiyonda gelmesini beraberinde getiriyor. Onun dışında yemeğe verilen saygı ve şükran duygusundan bahsedebiliriz. Hızlı tüketimden ziyade yavaş ve yemeğin hakkını vererek besleniyorlar. Kilolu insan sayısı çok az. Pişirme tekniği olarak kızartma kullanılmıyor ve lezzetlendirmek için baharatlara bolca yer veriliyor. Kendi yaptıkları şarapları da haftada 1-2 kez tüketiyorlar.

- Tek faktör beslenme şeklilleri olmasa gerek, beslenme dışında yaşamları nasıl?

Mavi Bölgeler’de çok güçlü sosyal bağlar var ve toplumdaki herkes bir komünitenin parçası olarak aidiyet duygusundan bahsediyor. Bölgenin içinde kendi kendine yeterlilik görülüyor. Yerli tarım ve yerli üretim yapıyorlar. Genç, yaşlı demeden herkesin topluma faydalı bir işi var. Dini inanca bağlılık da Mavi Bölgelerde ortak görülen bir özellik. Dini ritüellere önem veriliyor, iyi niyet ve sorumluluk sahibi olmak önemseniyor. Tüm bunlar birleştiğinde modern dünyaya kıyasla daha güvende hissedilen, stressiz ve huzurlu bir toplum oluşuyor. Bu sosyal ortamın da sağlığa olan pozitif etkisi araştırmacılar tarafından en az beslenme kadar önemseniyor tabii.

- Egzersiz yapıyorlar mı?

Mavi Bölgeler’de yaşam zaten hareketli, masa başı iş diye bir durum söz konusu değil. Hareket günlük işlerin bir getirisi olarak kişilerin hayatına işlenmiş durumda. Tarlada çalışmak, malzeme taşımak, yemek yapmak veya temizlik gibi günlük işlerin gerektirdiği yürüme ve ağırlık kaldırma dışında egzersiz için ekstra bir çaba sarf edilmiyor...

YAVAŞ YAŞAM

Ne dersiniz, bunların tümü size de mana olarak yavaş bir hayat gibi gelmiyor mu? Şehri hızla kateden bir otomobile nazaran daha yavaş; tüm vitrinlerin, heykellerin, dükkan ve insanların farkındalığında bir bisiklet turu hissi uyandırıyor. Gelin bu hafta biraz yavaşlayalım, daha yeşil beslenip daha uzun çiğneyelim, daha çok dinleyelim, parmaklarımızı da ekranlara sürtmeyip biraz nadasa bırakalım, diğerinin neye sahip olduğunu unutup kendimizin eksiğine odaklanalım.

Belki başarırız...

Yazının devamı...

Kağıttan kaplan

4 Şubat, yaşamdan ümidi kesip kimsenin bize yardım edemeyeceğini düşünme ve mücadeleyi başlar başlamaz kaybetme günü. Siz kısaca kanser de diyebilirsiniz.

Kanser, yüzyılımızın bilim ve teknoloji seviyesinde daha başarılı tedavilerle karşıladığımız bir hastalık. Ama algısı hâlâ her çabanın önünde ve negatif bir durumda. Farkındalığımız ve bilgimiz arttıkça bakış açımız da değişecek ve bu kağıttan kaplana karşı gücümüz de artacak. Beni takip edenler kanser algısını değiştirmek için sarf ettiğim eforu bilirler. 20 yıllık onkoloji tecrübemin öğrettiği; yok etme ve engelleme yöntemlerini bilmemize, her saniye çaba gösteren meslektaşlarıma, teknolojiye, bilime rağmen hâlâ bu hastalığa yeniliyor olmamızın en önemli sebebi, ona yol veren alışkanlıklarımız ve adını duyar duymaz takındığımız sorgusuz çaresizlik.

Doğru bildiğimiz yanlışlar

Kanseri, bütün insani hastalıkların üzerinde, mistik bir dünyadan gelen, uhrevi bir bela olarak görüyoruz. Kanser, doğru soruları nispeten daha az sorduğumuz bir bilinmez, yanlış ve hedefe götürmeyen soruları fazlasıyla biliyor ve soruyoruz. Gönlümüze göre çıkmayan cevaplarda toplumsal bir çaresizliğe düşüyor ve bu çaresizliğimizi de eylemsizliğe devşiriyoruz. Kanseri, yaşamın dışında bir gulyabani gibi görmeyi bırakıp yaşamın içine almalıyız. Onu yaşamın içine alıp sonrasında da pek panik yapmadan yaşamın kendisini; doğru, kıymetli ve sağlıklı tüketmenin yolunu keşfetmeliyiz.
Kanser hakkında ilk doğru bildiğimiz yanlış kalıtsal olmasına olan inancımız! Oysa kanser hastalığı sadece yüzde 10-15 oranlarında kalıtsal, geri kalan yanlış ve dengesiz beslenme, sigara, alkol ve hareketsiz hayatın bize verdiği istenmeyen bir hediye. Diğer risk faktörlerini de sıralayalım; ne kadar iyi bilirsek o iyi korunabiliriz...

- Bazı kronik enfeksiyonlar: Helicobakter pilori, Hepatit B, Hepatit C, Epstein-Barr Virüsü,
- Hava kirliliği,
- Ultraviyole radyasyon,
- İonize radyasyon maruziyeti.

İkinci doğru bilinen yanlış ise kanser eşittir ölüm algısı. Kanser tanısı alan bireylerin, bunun şeker hastalığı, kalp veya yüksek tansiyon gibi bir hastalık olduğunu, tedavisinin mümkün olduğunu ve sadece zorlu bir tedavi süreci gerektirdiğini düşünmeleri gerekiyor. Şeker ya da kalp hastalığı tanısı aldığımızda tedavi sürecinin başladığını ve yaşam tarzımızın değişeceğini düşünmemiz gibi, kanser tanısı aldığımızda da yaşam ve tedavi stratejimize odaklanmamız gerekiyor. Önce ölmeyi düşünmek bütün emekleri boşa çıkarıyor. Tanıyı aldığımızda düşünmemiz gereken şey ölüm ve vedalaşma değil, en iyi tedaviyi nerede alabilirim ve bu süreçte nasıl organize olabilirim olmalıdır. Şunu lütfen aklımızdan çıkarmayalım ve umutlu olalım; günümüzde birçok kanser türünü tedavi edebiliyoruz ya da kronik bir hastalık haline getirip, bu hastalığa yakalanan insanların ömrünü uzatabiliyoruz. Eğer hastalığı erken evrede yakalamışsak bilinen tüm dengeleri daha güçlü değiştirebiliyor ve birçok hastamızı iyileştirebiliyoruz. Bu bir hastalıktır ve bütün hastalıklar gibi bir tedavi süreci gerektirmektedir. Bu sebeple, kanser tanısı konmuş veya şüphesi olan hastalarımıza ilk önerim; söz konusu tedavinin uzun bir süreç olabileceğini bilmeleri ve bu süreçten geçerken kendilerini rahat ve güvende hissedebilecekleri ortamı mücadele ve yaşam alanı olarak seçmeleridir. Hemen ardından işini iyi bilen, teknik ve tıbbi konularda donanımlı, her konuda destek alabilecekleri uzman bir ekibi, yol arkadaşı olarak belirlemeleridir.

İyileşme ihtimali olmayan hiçbir hastalık grubu yoktur; biz yeter ki tedavi için elimizden geleni yapalım, iyileşeceğimize dair inancımızı ve motivasyonumuzu kaybetmeyelim. Hayatın genelinde olduğu gibi; ister başaracağınızı düşünün, ister başaramayacağınızı her iki durumda da haklısınız.

Yazının devamı...

Virüsler ve biz

Bizler Kovid-19 ile virüslerle tanıştık ya da virüsleri Kovid-19 ile daha yakından tanıdık diyebiliriz. Ancak hayatımızdaki tek virüs bu değil; bundan sonra da sadece Kovid-19 olmayacak. Bu sebeple Kovid-19 benzeri hastalık yapan virüslere ve bakterilere yakından göz atmak istedim. Bu virüsleri ne kadar iyi tanırsak kendimizi o kadar iyi korur, hastalığa yol açma ihtimalimizi de o kadar azaltırız.
Öncelikle, aşıları olan virüsler ile başlayalım. Diğer basit korunma tedbirlerini almasak da aşı yoluyla ile korunabildiğimiz türler hangileri?

Hepatit virüsleri: A, B ve C en sık görülen alt tipleri ancak aşı sadece Hepatit B virüsü için mevcut. Hepatitli kanın, enjeksiyon veya tatuaj iğnelerinden bulaşması mümkün. Ateş, yorgunluk, karın ağrısı, bulantı veya sarılık gibi başka enfeksiyonlarla kolayca karışacak belirtileri olabilir. Bu virüslere karşı geliştirilen ilaçlar bulunmakta, ancak tedavi edilmediğinde, karaciğer yetmezliği veya özellikle Hepatit B ve C uzun dönemde karaciğer kanserine sebep olabilir.

İnfluenza A ve B (Domuz Gribi): Ateş, kas ağrıları, yorgunluk, halsizlik, boğaz kuruluğu gibi belirtileriyle en çok tecrübe ettiğimiz virüslerin başında geliyorlar. Küçük çocuklar veya yaşlılar gibi bağışıklık sistemi zayıf olanlarda ölümcül bile olabilir. Ocak 2020’de yani pandeminin hemen başında Amerika’da domuz gribinden ölen kişi sayısı 30 bin olarak kaydedilmişti. Zayıf bağışıklık sistemi sebebiyle risk altındaysanız mutlaka aşı yaptırmanızı tavsiye ediyoruz.

Klamidya: Hem kadınları hem erkekleri etkiler. Çoğu zaman sadece idrar yaparken ağrı ya da idrar kaçırma şikayeti olur. Antibiyotikler kolayca tedavi edebilir ama tedavi edilmezse pelvik inflamatuar hastalık dediğimiz tüm kadın doğum organlarının ya da erkekte prostatın iltihaplandığı bir duruma sebebiyet verebilir.

Herpes Simpleks 1 ve 2: Herpes Simpleks (HSV) 1, yetişkinlerin nerdeyse yüzde 50’sinde genellikle ağız kenarında uçuk dediğimiz lezyonlar yapar. Tam tedavisinin olduğu söylenemez ama bazı ilaçlar belirtilerini hafifletir ya da iyileşme süresini kısaltır. HSV 2 genital organlarda kabarcık ya da döküntü yapar, ama genelde belirti vermez ve farkında olmadan cinsel partnere bulaştırılabilir. Yine ilaçlar iyileşme sürecini kısaltırken bulaşı azaltabilir.

Norovirüs: Besin zehirlenmesi ya da mide gribi olarak bilinen hastalığı yapar, çok bulaşıcıdır. Genellikle virüsün bulaştığı yemek, su, yüzeyler veya nesneler yoluyla yayılır. Mide, bağırsak iltihabına sebep olur. Herhangi bir tedavisi yoktur, genellikle kendiliğinden iyileşir. Sadece sıvı kaybını engellemek için bol su içmek gerekebilir.

HIV (AIDS): Korunmasız cinsel ilişki veya enfekte kanla temas yoluyla bulaşır. Ayrıca hamilelik veya doğum sırasında anneden çocuğa geçebilir. HIV’in diğer virüslerden farkı vücudun enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olan hücrelerine saldırmasıdır. Bu diğer enfeksiyonlara veya hastalıklara direnmeyi zorlaştırır, süreçte beyin lenfoması, kaposi sarkomu gibi kanser türleri de gelişebilir. Son yıllarda geliştirilen etkili antiretroviral tedavi ile normal bir yaşam sürmek mümkün.

Gonore: Korunmasız seks ile yayılır ve genital organlardan akıntı ile kendini belli eder. İdrar yaparken de yanma, ağrı görülebilir. Ama belirtiler bazen sadece genital organ veya idrarla bitmez; eklemler şişebilir, ağrıyabilir. Kısırlık yapma riski de olduğu için mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

Sifiliz (Frengi): Anüs denilen, bağırsağın son kısmında, ağızda veya cinsel organlarda bir yara olarak başlar. Penisilin ile hızlı bir şekilde iyileşebilir ancak tedavi etmezseniz tüm vücutta kızarıklıklardan beyin hasarına kadar değişen aşamalarda hastalık yapabilir. Hamile annelerinden dikkat etmesi gerekiyor, çünkü çocuğa bulaşma riski yüksek.

Staf: Çok sayıda alt tip var, ancak en çok karşılaştığımız staf aureus. Ciltte veya burnun alt kısmında yaşar, bir kesik veya yara olduğunda vücuda girebilirler. Çoğu zaman antibiyotiklere cevap verir, ancak dirençli formlarının ölümcül enfeksiyona yol açma ihtimali bulunur.

E.coli: Normalde bağırsaklarımızda bulunur ve yemeği sindirmemize yardımcı olurlar. Ancak bazıları idrar yolu enfeksiyonu, zatürre, karın ağrısı, kusma veya kanlı ishale sebep olabilir. Genellikle çiğ sebze, az pişmiş etten geçer. Temasından 1-10 gün arasında başlar ve kendiliğinden iyileşir.
Kalan birkaç enfeksiyon etkenini de sonraki yazılarıma saklıyorum ama virüs ve bakterilerle iç içe yaşadığımıza ikna olduğunuzu düşünüyorum. Küçük önlemlerle onlardan kaçmak veya bağışıklık sistemimize özen göstererek maruz kaldığımızda bile hasta olmamak mümkün. Önemli olan farkında olmak ve gerekli önlemleri almak. Unutmayın virüsler trafik gibi içinde yaşadığımız, devinim içinde olduğumuz bir dünya ve dikkatsizlik her zaman risk, kaza, yaralanma ya da yaşam kaybı...

Haydi yaşamı dikkatli kullanın, gözünüzü bu değerli yoldan ayırmayın.

Yazının devamı...

Uzamış Kovid!

Dünya Sağlık Örgütü 6 Ekim 2021’de Kovid-19 sonrası devam eden semptomlara klinik bir isim verdi: “Kovid-19 Sonrası Durum”. Bazı kaynaklarda “Uzamış Kovid” veya “Long Kovid” olarak da adlandırılıyor. Kulağa belalı bir western kahramanı ismi gibi gelen Long Kovid; testinin negatif çıktığı durumlarda bile yorgunluk, nefes darlığı, çarpıntı, zihin bulanıklığı, eklem ağrıları, tat ve koku kaybı gibi belli belirsiz şikayetler yaşayan kişileri tanımlıyor. Birkaç haftadan birkaç aya kadar devam edebilecek bu belirtilerin kesin bir sebebi veya çözümü ise ne yazık ki daha bulunmuş değil. Buna rağmen yaşam stili ve beslenmenizi düzenleyerek Uzamış Kovid’i daha hafif şekilde geçirebilirsiniz.

Farklı teoriler

Uzamış Kovid’in nedeni olarak farklı teoriler var. Bunlardan birincisi, virüse direnç olarak verilen fazla ve dengesiz immün sistem cevabı. Enfeksiyonun başlamasıyla beraber bağışıklık sistemi hücrelerinin çokça üretilmesi, enfeksiyon bitişiyle beraber bu hücrelerin gerekli temizliğinin yapılamaması bu durumu doğurabiliyor. İkinci bir teori ise virüsün vücutta ‘uykuda’ bekliyor olma ihtimali. Bu virütik özelliği, Herpes veya Epstein Barr virüsünden biliyoruz. Üçüncü bir teori de virüse karşı oluşmuş antikorların yarattığı inflamasyon ve vücudun yanlış yerlerine olan saldırıları.
Uzamış Kovid hakkındaki bu teorilere bakıldığında ortak bir noktayı fark edebiliyoruz; düşük şiddetli ama devam eden bir inflamasyon durumu. Bunu göz önünde bulundurarak Sevgili Esin’e vücutta inflamasyonu düşürücü beslenme tarzını sormak istedim.
Esin Başkaya, BP Klinik Beslenme Uzmanı. Robert Koleji’nin ardından New York Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Ana Bilimdalı’nı bitiren Başkaya, Genom Bilimi’nde bir de yan dal formasyonu aldı. Genç yaşına rağmen her sohbetimizde yepyeni şeyler öğrendiğim bir profesyonel. İki soruluk bu kısa ama çok önemli sohbetimizi sizlerle de paylaşmak istedim.

- Vücuttaki inflamasyonu arttıran besinler var mıdır?

Elbette var. Çünkü bazı besinler, vücutta antijenik algılanabilir. Tanınmayan veya sindirilememiş proteinler, katkı maddeleri, kimyasallar sindirim sisteminde immün sistem cevabı yaratır ve inflamasyon başlatır. Bu sebeple hem ne yediğimize hem de nasıl yediğimize dikkat etmemiz gerekir. Katkılı paketli gıdalar inflamasyonu artırıcı yiyecekler listesinin başında gelir. Onun hemen arkasından işlenmiş et ürünleri, işlenmiş şeker ve unlu yiyecekleri sayabiliriz. Bunlar dışında Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul ettiği sekiz yaygın alerjenden ikisi olan gluten ve süt ürünlerine karşı intolerans da ülkemizde görülmektedir ve bunlar da bağırsakta inflamasyon yaratabilir. Nasıl yediğimiz de inflamasyon tetikleyici olabilir. Hızlı ve az çiğneyerek yemek yemek, yiyeceklerin gerekli parçalamadan geçemeyerek bağırsaklara ulaşması demektir ve bu da amino asitlerine ayrılamamış proteinlere antijenik tepki verilmesine yol açar. Bu sebeple yemeği çok çiğneyerek ve yavaşça yemeliyiz.

- Vücutta inflamasyonu düşüren besinler var mıdır?

Bazı besinler, içeriğindeki antioksidan etki ile inflamasyonu yatıştırıcı etki yapar. Bu yiyeceklerin başında sebzeler ve meyveler gelir. Sebze ve meyvelerin içindeki vitaminler ve resveratrol, kurkumin gibi fitokimyasallar anti inflamatuardır. Sebze ve meyve tüketimini artırmanın yanında yine çok çiğnemek ve kabız olmamak da inflamasyon seviyesini düşürmek için oldukça önemlidir.
Özellikle kabız olmak, karaciğerin ayrıştırıp bağırsağa gönderdiği ve atılması gereken toksinlerin bağırsakta tekrardan emilme riskini doğurur. İdeal bağırsak hareketi günde iki keredir fakat biz modern yaşamda bir kereye çoğu zaman düzenli deriz. Kabızlık tanımı şu an literatürde haftada üçten az bağırsak hareketi olarak geçse de, kişiler tuvalete çıkamadığı günleri bir uyarı olarak görmeliler. Toparlayacak olursak lifli beslenme ve tuvalete her gün düzenli çıkma anti inflamatuar bir beslenme düzeninin parçalarıdır.
Çok beğenilen bir diziden dillerimize yerleşen o klişe gibi, “Lafı evirip çevirip kendi derdime...”, beslenmeye ve öz bakıma getirdiğimi düşünebilirsiniz ama bunu yapmaya devam edeceğim. Lütfen nasıl ve neyle beslendiğimize dikkat edelim. Hayat her şeyin karşılığını yaşatmaya, beslenmemizi ve alışkanlıklarımızı dahil ederek devam ediyor. Az yemek çok dinç bir hayat, yavaş yemek uzun bir zaman ödülü olarak dönüyor. Maskeleri ve önerilerimi lütfen kafanızdan çıkarmayın, en azından bir süre daha…

Yazının devamı...