SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

Kansere çözüm bulundu mu?

Geçtiğimiz hafta Kaliforniya Menlo Park’tan gelen haber hepimizi heyecanlandırdı. Yeni geliştirilen ve ‘Galler’ adlı verilen bir kan testi ile çoğu rutin olarak kontrol edilemeyen 50’ye yakın farklı kanser türünün tespit edilebildiğinin haberini aldık. Testi Grail adlı Menlo Park merkezli bir şirket geliştiriyor ve basit bir şekilde kişiden alınan kan ile çalışılıyor. Testte kanser hücrelerinden dökülen DNA inceleniyor ve kanser sinyallerinin olup-olmadığına bakılıyor. Üstelik sadece iki hafta içerisinde sonuç alınıyor.

Tüm kanserlerin yüzde 5’i kanser taramalarıyla tespit ediliyor. Taramayla tespit edilen kanserler genel olarak fazla bulgu vermeden, çok başında yakalanan kanserlerdir ve kür şansı vardır, yani tam olarak vücuttan temizlenebilir. Oysa hasta biraz daha ilerlemiş bir kanserle karşımıza geldiğinde hiçbir zaman tam kür olma ihtimalinden bahsedemiyoruz. Hastalığı tedavi etsek bile sonrasında her zaman nüks etme ihtimali olduğu konusunda hastalarımızı uyarıyoruz. Kanser tarama testlerini rahim ağzı, meme, kolon (bağırsak), akciğer ve prostat kanserine karşı yapabiliyoruz ve hepsi için ayrı testler uygulanıyor. Onlarca çeşit kanser olduğu düşünülürse birçok kanserin erken tanı şansı olmuyor aslında. Amerikan Kanser Derneği, kanser ölümlerinin yüzde 71’nin normalde taranmayan testlerden kaynaklandığını belirtiyor. Grail’den yapılan açıklamada ise 50 farklı kanser türünü tespit etmenin mümkün olacağı belirtiliyor, tek bir kan testi ile ve kanser taramayla saptanacak boyuta bile gelmeden...

Başarılı olursa...

Test, kanda tümör kaynaklı küçük DNA parçalarını bulup, sıralıyor ve tümör için bir sinyal olup-olmadığını değerlendiriyor. Laboratuvarın yaptığı açıklamaya göre, kanserin nereden kaynaklanabileceği hakkında da bilgi veriyor test. Bunu yıllarca süren araştırmalardan sonra kansere karşı mücadelede oyun değiştirici olarak kabul edebiliriz. Ancak altını çizmemiz gereken bir nokta var; laboratuvar bu testin genel kılavuzlarda önerilen kanser taramasının yerini almasını amaçlamadığını, tüm kanserleri tespit edemeyeceğini belirtiyorlar. Bu testin daha da erken kanser habercisi bir test olarak doktorlara insanların kanserden kurtulmasına yardımcı olmanın anahtarı olarak sunulacağını vurguluyorlar. Bu sebeple testi kanser için yüksek risk faktörü taşıyan insanlara uygulamak daha yerinde olacağı öngörülüyor. Şu an için testin FDA onayı bulunmuyor. Maliyeti 950 dolar civarında... Test bu kadar başarılı olursa, yani kanseri bu kadar erken safhalarda tespit edebilirsek, kanserin tam anlamıyla tedavi edilebilir bir hastalık olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu testin geçerliliğini araştırmak için İngiltere’de de çalışmalar başlatılıyor. Tüm ülke çapında yaşları 50-77 arasında değişen 140 bin gönüllüye mektup gönderiliyor. Alınan ilk kan örneğinin ardından birinci ve ikinci yılda tekrar kan örnekleri alınması ve ilk sonuçların ise 2023 yılında elde edilmesi planlanıyor. Eğer başarılı olursa çalışma sonrasındaki iki yılda, 1 milyon gönüllünün daha araştırılması öngörülüyor.

Taramanın önemi 

Ancak tekrar altını çizmek isterim ki bu test, bizim klasik kanser tarama testlerinin yerini alamayacak. Pandemi döneminde Amerika istatistiklerine göre yüzde 80-90 oranında azalan kanser taramalarını sizlere bir kere daha hatırlatmak isterim. Pandemi döneminde sporsuz kaldık, sürekli maske ve pandeminin verdiği depresyon ile zayıflayan bağışıklık sistemimiz, kanser dahil birçok hastalığa eğilimimizi artırmışken, bir de taramaları yaptırmamak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Kanser taramalarına tekrar göz atarsak:

Rahim ağzı kanseri: Vajende dökülen hücrelerin toplanıp, incelendiği pap-smear testi, beraberinde Human Papilloma Virüsü’nün (HPV) araştırılması ile taraması yapılır. İlk smear testi cinsel aktivasyonun başlamasından itibaren yapılır ve HPV saptanmaması durumunda beş yılda bir yapılması gerekir.

Kolon kanseri: Dışkıda gizli kan testi ile yapılır. Ancak bu test negatif bile gelse 50 yaşından sonra 10 yılda bir tekrarlanan kolonoskopi yapılır. Ailede kolon kanseri varsa taramalara daha erken başlanır.

Meme kanseri: 20 yaşından sonra her kadının ayda bir kendi kendine meme muayenesi yapması gerekir. Doktor muayenesi ise 35 yaşından sonra her kadına yılda bir, 40-69 yaş arası her kadına da iki yılda bir mamografi çekilmelidir.

Akciğer kanseri: Sigara içenlerde yıllık kontroller sırasında düz akciğer grafisi çekilmesi önerilir. Ortalama 30 yıl boyunca sigara içen 55-75 yaş arası kişilere de düşük doz akciğer tomografisi önerilir.

Prostat kanseri: 50 yaşından sonra yılda bir kez, ailede prostat kanseri hikayesi varsa daha erken yaşta, kanda prostat spesifik antijen (PSA) taraması yapılması önerilir.

Yazının devamı...

Uzay temalı eğitim merkezi: GUHEM

Havacılığa gönül vermiş bir eğitimci olarak beni çok heyecanlandıran bir Bursa ziyaretinden bahsetmek istiyorum. Türkiye Genç İş İnsanları Derneği (TÜGİAD) ve dernek Başkanımız Sayın Nilüfer Çevikel ile birlikte, Türkiye’nin uzay temalı ilk eğitim merkezi Gökmen Uzay Havacılık Eğitim Merkezi’ni (GUHEM) ziyaret ettik.
GUHEM, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası öncülüğünde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın desteği ve TÜBİTAK koordinasyonunda, Bursa Büyükşehir Belediyesi iş birliğiyle hizmete geçirilen bir proje. Bizlere de istenirse neler yapılabileceğini bir kez daha gösteriyor.

Vizyoner bakış açısı

GUHEM Genel Müdürü Halit Mirahmetoğlu ile gezdiğimiz merkezde kendileri bize ayrıntılı bilgiler verdi. Vizyoner bir bakış açısı ile kurulan GUHEM, dünyanın ilk beş merkezi arasında yer alıyor. Yaklaşık 13 bin metrekarelik bir alanda eğitim ve deneyim odaklı bir bakış açısı ile kurgulanan bu yer, 21’inci yüzyılın eğitim modeline uygun; sorgulama, deney, keşif odaklı ve bireysel çabayı teşvik eden bir anlayışa sahip. Her gün yüzlerce öğrenciden ziyaret alıyorlar. Amaçları havacılık ve teknoloji konularında bilgi ve deneyim edinilmesini sağlamak ve bu konudaki farkındalığı artırmak. Konuya ilgisi ve yeteneği olan çocuk ve gençleri ayrıştırıp onları bu alana yönlendirmek, eğitimlerine destek olmak da ikincil hedefler arasında.
Sayın Mirahmetoğlu’nun yönetimindeki ekip, gelen ziyaretçilerin her türlü sorularını yanıtlıyor, ziyaretçilerin merkezden faydalanmasını sağlıyor ve bu güzel oluşumun hakkını en iyi şekilde vermeye çalışıyorlar. GUHEM’in oluşturulması için TUBİTAK ciddi bir bütçe ayırıyor, ancak bu hale gelmesinde Bursa Ticaret ve Sanayi Odası ile Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin katkıları da çok büyük. Şubat 2021’de açılan merkez, pandemi sebebiyle yaşanan durağanlığın ardından özellikle son birkaç aydır daha yoğun ziyaretçi alıyor.

Teknolojiyi deneyimlemek

Merkezde, 154 interaktif eğitim düzeneği, havacılık eğitim merkezi, çeşitli atölyeler, uzay inovasyon, kimya ve biyoloji laboratuvarları bulunmakta. İki katın, ilki tamamen havacılık üzerine, uçuş simülatörleri ve uçakların genel prensiplerini havacılığın gelişimini gösteren düzeneklerden oluşuyor. İkinci kat ise uzay katı ve Güneş sistemi, gezegenler, atmosfer ortamı hakkında fikir sahibi olabilmek için tasarlanmış;
yine laboratuvarlar da burada.
Simülatörlerde bir uçağı nasıl kullanacağınız hakkında fikir sahibi olabilirsiniz, atölyelerde roketin nasıl yapıldığından, model uçak ya da insansız hava aracı tasarımına kadar her konuda bilgi edinmeniz ve bu teknolojileri deneyimlemeniz mümkün. Bana çok ilginç gelenlerden biri de Ay yürüyüşünü merak edenler için hazırlanan yer çekimi similatörü. Uzay tarımından astronotların beslenmesine, günlük yaşamlarından akla gelmeyen diğer detaylara kadar yüzlerce soruya cevap bulmanız mümkün. Anaokulu çocukları için de tasarlanan bir bölüm var, kısacası her yaştan insanın ilgisini çekebilecek bir yer burası. İstediğiniz soruları da sorabiliyorsunuz, çünkü çalışanları çok ilgili ve bilgili.

Z kuşağına hitap ediyor

GUHEM’in 2019 Avrupa Gayrimenkul Ödülleri kapsamında bir ödülü ve en büyük uzay oluşumunun bir parçası olan Uluslararası Astronot Federasyonu’na resmi üyeliği var. Sayın Genel Müdür Halit Mirahmetoğlu’nun ifadesiyle bu üyeliğin ülkemizin Milli Uzay Programı’ndaki hedeflerine ulaşmada rolü büyük. Türkiye Uzay Ajansı, 2018 yılında kuruldu, Şubat 2021’de de Cumhurbaşkanımız tarafından Milli Uzay Programı açıklandı. GUHEM de bu programı desteklemek için atılan en önemli adımlardan biri.
GUHEM’in bir başlangıç olmasını ve burada ortaya konan vizyonun birçok alanda ülkemiz geneline yayılmasını umuyorum. Bu projenin bir önemi de tüm özellikleriyle Z kuşağına hitap etmesinden kaynaklanıyor. Konulan isim her ne olursa olsun gençler bizim geleceğimiz ve onların vizyonunu geliştirecek yatırımlar yapmak, iş dünyasının da temel hedefleri arasında olmalı. Gerçekten gurur ve umutla dolacağınız bir deneyim için burayı ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum.

Yazının devamı...

Dijital dönüşüme bir destek de TÜGİAD'dan

Türkiye Genç İş İnsanları Derneği’nin (TÜGİAD) eğitimci bir üyesi olarak, önemli bir projeye atmış olduğumuz imzanın gururunu yaşıyorum. TÜGİAD, Cumhuriyetimizin 98’inci kuruluş yıl dönümüne özel ‘1000 Üniversite Öğrencisine Yapay Zeka Eğitimi’ projesini hayata geçirdi. Proje, dünyanın en büyük yapay zeka topluluğu olan, İsviçre merkezli Global AI Hub tarafından başlatılan küresel bir sosyal sorumluluk projesi ‘10million AI’ kapsamında sürecek. Gerçekleştirilen iş birliği ile Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okuyan bin öğrenciye yapay zeka eğitimleri verilecek. Bu amaçla geçtiğimiz hafta Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi ve TÜGİAD arasında iş birliği protokolü imzalandı.

Seferberliğin destekçileri arasına katıldı

TÜGİAD, Marmara Üniversitesi ve Global AI Hub iş birliğiyle hayata geçirilen ‘Yeni Başlayanlar için Yapay Zeka’ eğitim yolculuğu ile Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden bin kişi yapay zeka eğitimi alıyor. Amacı yapay zeka teknolojileri ile ilgili farkındalık ve okuryazarlık seviyelerini artırmak, katma değerli projeler geliştirilmesini sağlamak ve giderek büyüyen yapay zeka ekosistemine kalifiye insan gücü sağlanmasına destek olmak. Katılımcıların, yapay zeka, veri ve robotik gibi modern dijital teknolojilerin önemi, kullanım alanları, pratik örnekleri ve gelecekte ortaya çıkacak yeni iş fırsatları gibi birçok konuda elde ettiği kazanımlar ile yapay zeka çağına hazırlanması hedefleniyor.
Bu küresel sosyal sorumluluk projesi kapsamında Global AI tüm dünyada 10 milyon kişiye eğitim vermeyi hedefliyor. Bu projenin Türkiye ayağında da destekçilerden biri TÜGİAD oldu. İmza töreninde konuşan TÜGİAD Genel Başkanı Nilüfer Çevikel, Cumhuriyetin 98’inci yılında, Atatürk’e ve onun silah arkadaşlarına, Cumhuriyeti bize armağan edenlere ve gençlerimize borcumuz olduğunu belirterek, bu eğitim projesini bin gencimiz ile başlayıp ilerleterek, ülke geneline yaymayı planladığımızı belirtti. Sayın Çevikel, Türkiye’de 8.5 milyon üniversite mezunu bulunduğunu, ancak üniversite mezunu olmanın yeterli olmadığını, nitelik kazanmanın önemli olduğunu ve bu konuda TÜGİAD olarak emeğimizin olmasının bizim için çok kıymetli olduğunu söyleyerek devam etti. TÜGİAD Genel Başkan Yardımcısı Şebnem Balta ise Türkiye’nin Avrupa Birliği için sadece 80 milyonluk bir pazar olmaktan çıkıp kendi dijital ve savunma sanayisini üreten bir ülke olması gerektiğini, bu sebeple geleceğe yatırım yapmak gerektiğini vurguladı.

Yapay zeka yatırımlarında Türkiye ne durumda?

Son yıllarda AR-GE yatırımları için bütçe ayrılsa da, bu yatırımların yeterli olmadığı aşikar.
Yapay zeka devriminin ayak seslerinin yaklaştığı bir dönemde, eğitim politikalarının, altyapı ekipmanlarının ve insan alt yapısının etkin bir şekilde planlanması gerekiyor.
Bazı ilerlemeler kaydedilmesine rağmen Türkiye diğer gelişmekte olan ülkelere kıyasla orta sıralarda yer alıyor. Eğitimlerin artması, alt yapıya katkıda bulunmasının yanı sıra, daha eğitim aşamasında iş dünyası ile bir araya gelen gençlerin gerekli donanımı edinmelerini kolaylaştıracaktır.
Bu çerçevede, 20 Ağustos 2021’de Türkiye önümüzdeki dört yıl için (2021-2025) ulusal yapay zeka politikalarına rehberlik edecek ‘Ulusal Yapay Zeka’ stratejisini açıkladı. Bu ülkemiz adına atılan en önemli adımlardan biri ve bu strateji programı ile Türkiye’nin ilk 20 ülke arasında yer alması hedefleniyor. 2025 yılına kadar ulaşılması öngörülen diğer hedefler şu şekilde özetlenebilir.

- Yapay zeka alanının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya katkısı yüzde 5’e yükseltilecek.
- Bu alandaki istihdam 50 bin kişiye, lisansüstü mezun sayısı 10 bin kişiye çıkarılacak.
- Merkezi ve yerel yönetim kamu kurum ve kuruluşlarında yapay zeka alanında istihdam bin kişiye çıkarılacak.
- Ülkemizde geliştirilen yapay zeka uygulamalarının kamu alımlarında öne çıkarılmasıyla ticarileştirilmesine destek verilecek.
- Uluslararası kuruluşların bu konudaki çalışmalarına destek verilecek.

Çok sayıda ülke bu stratejiyi çoktan belirledi ve üzerinde çalışıyor. Gerekli çalışmaları yapmazsak sadece kullanıcı durumunda kalacağız ve bu durumun herkes için farklı handikaplarını yaşayacağız. İnsan alt yapısını oluşturmak da bu işin en önemli parçası. TÜGİAD gibi kurumların bu konudaki destekleri bu sebeple çok önemli.

Yazının devamı...

G20'ye TÜGİAD çıkarması

Bu hafta yeni üyelerinden birisi olduğum ve kısa sürede de hem yaptığım çalışmalar hem de edindiğim kazanımlarla bu üyelikten gurur duyduğum bir yapıdan bahsetmek istiyorum: Türkiye Genç İş İnsanları Derneği (TÜGİAD)...

TÜGİAD, Türkiye çapında 800’den fazla üyesiyle 60’tan fazla sektörü temsil eden, 50 milyar dolar’lık ticaret hacmine sahip olan bir sivil toplum kuruluşu. Kırmızı çizgisi Atatürk ilke ve inkılapları olan, ülkesini çok seven, üreten ve ülkesine, sektörüne katma değer sağlamaya çalışan 45 yaş altı iş insanı üyelerinden oluşuyor. Tam 35 yıl sonra ilk kadın başkanını seçen ve son dönemde sevgili Nilüfer Çevikel yönetimi ve vizyonuyla yoluna devam eden TÜGİAD, yoğun ve yorucu ekonomik-siyasi gündem arasında önemli işlere imza atıyor.
Henüz geçtiğimiz hafta TÜGİAD üyeleri olarak onur duyduğumuz bir temsil yaşadık; TUGİAD, G20 YEA Genç Girişimciler İttifakı Milano Zirvesi’nde (G20YEA) Türkiye’yi temsil etti. Genel Başkan Yardımcısı Gürkan Yıldırım nezdinde son derece başarılı temsil edildiğimiz zirve sonunda oluşturulan bildirgedeki temel konular; ekonomik ve sosyal engellerin nasıl asgari düzeye indirgeneceği, girişimcilerin önünün nasıl daha açık olabileceği, daha üst düzey girişimcilik ve fırsat eşitlikleri, yenilikler olarak kaydedildi.

Kadının desteklenmesi

G20 Bildirgesi’nde yer alan diğer önemli konulardan biri de kadın istihdamının desteklenmesi ve artırılmasıydı. Bizler açısından son derece iyi haberlerden biri. G20 Genç Girişimciler İttifakı’ndaki sivil toplum kuruluşlarının yönetim yapısına göre yapılan sıralamada yönetim kurulundaki kadın üye sayısı bakımından, Fransa ve Kanada’nın ardından üçüncü ülke olmamız ise diğer iyi haber. Bunu genel başkanımız Nilüfer Çevikel’in vizyonuna bağlıyorum çünkü başkanlığa gelmesinin hemen ardından kadın üye sayısını hızlıca artırdı. Aynı şekilde yönetim kurulunda da çok sayıda kadın üye bulunmakta.
Yurt dışında temsilcilikleri olan tek genç iş insanları sivil toplum kuruluşu olan TÜGİAD’ı uluslararası bir ekspres, sevgili Gürkan Yıldırım’ı da lokomotif güç olarak tanımlamak sanırım yanlış olmaz. TÜGİAD’ın uluslararası ilişkilerden sorumlu başkan yardımcı Gürkan Yıldırım, TÜGİAD adına ‘YES for Europe’ çatısının başkanlığına seçilen ilk Türk. YES for Europe, Avrupa’nın en büyük ve en dinamik genç girişimciler çatı konfederasyonu. 1998 yılında Brüksel merkezli kurulan Avrupa Genç İş Adamları Konfederasyonu (YES for Europe), genç girişimcilerin, Avrupa Birliği içerisindeki en önemli destekçisi.
Misyonu genç girişimcilerin lobi faaliyetlerini yürütmek, dünya genelinde üyesi olan tüm genç girişimcileri küresel organizasyonlarla bir araya getirmek ve yeni iş planlamalarına ışık tutmak. Finansmana erişim sağlamak adına faaliyetler düzenlemek de bir diğer hedef. Avrupa Birliği üyesi olmayan bir ülkenin bu başkanlığı almasının titiz bir çalışma gerektirdiğini tahmin edebilirsiniz. Bu çalışma hem Gürkan hem de TÜGİAD tarafından yürütülüyor. Konfederasyon üyeleri Türkiye’ye davet ediliyor, buradaki plan ve projeler anlatılıyor, ciddi bir lobi faaliyetinin ardından TÜGİAD, neredeyse ülkemizden önce Avrupa Birliği’ne giriyor.

Pandemi bile gölge düşürmedi

Gürkan Yıldırım’ın ‘YES for Europe’ başkanlık döneminin pandemiye rastlaması talihsiz bir durum, ancak pandemi bile elde edilen başarıya gölge düşüremiyor. TÜGİAD perspektifinden bakınca istenince her şeyin başarılabileceğini, Gürkan’ın perspektifinden bakınca da hiçbir başarının tesadüf olmadığını görebiliyoruz. 30 yaşında çok ortaklı bir şirketin CEO’su olan Gürkan’ın şirkete girişi ile yurt dışı açılımlar başlıyor: Lübnan, Libya, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan, Gürcistan ve Romanya bunlardan birkaçı. Ayrıca 2009 yılında Avrupa Birliği bakanlarından biri tarafından Romanya’ya davet ediliyor. Kendi şirketini 2011’de kuruyor. Öğrencilerim için rol model, diğer okuyucularım için ise yakın gelecekte siyaset ve ekonomi dünyasında isimlerini çok daha fazla duyacakları bu iki değerli isme kısaca değinmek istedim ama sayın başkan Nilüfer Çelik ve başkan yardımcısı Gürkan Yıldırım ile önümüzdeki haftalarda yapacağım röportajlar daha aydınlatıcı olacaktır.
Birkaç ay önce üyesi olduğum TÜGİAD’ın faaliyetlerinde daha da farkına vardığım, herkese lazım bir sözle bitirmek istiyorum: “İster yapabileceğini düşün, ister yapamayacağını; her iki durumda da sen haklı çıkarsın.”
Çalışkan ve sağlıklı kalın.

Yazının devamı...

Saç dökülmesi

Bilgisine ve yeteneğine çok güvendiğim sevgili arkadaşım Dr. Canan Öztürk’e yine saç dökülmesini sordum. Canan Öztürk bir dermatolog ve gerçekten en güvendiklerim arasında... Ben bir hastama kanser tanısı koyduğumu ve tedaviye başlayacağımı söylediğimde bana ilk sorduğu soru: “Saçım dökülecek mi?” Kemoterapinin saç dökülmesi ve bulantı ile özdeşleştiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Yeni nesil ilaçlar ve immünoterapilerle bu yan etkiyi daha az görüyoruz ama yine halen standart kemoterapi uyguladığımız hastalarda en sık gördüğümüz ve en rahatsız edici şikayetlerden biri. Görünürde bir sağlık problemi olmayanların da aslında en sık şikayetlerinden biri saç dökülmesi. Tekrar tekrar sormayı ve yazılmayı hak eden konulardan biri dolayısıyla da...

Sağlıklı saç dökülür mü?

Saç tellerinin belli bir yaşam döngüsü vardır. Belirli aralıklarla uzar ve dökülür. Ancak bu dökülmenin belirli bir miktarı vardır. Günde ortalama 100 tel, banyoda 150 tele kadar saç dökülmesi normal kabul edilebilir. Tabii ki bunu tek tek saymak çok mümkün değildir. Aslında özellikle yastıkta, yerlerde ve banyoda saçımızı çok fazla görüyorsak, inceldiğini ve miktarının azaldığını hissediyorsak o zaman mutlaka önlem almalı ve doktora başvurmalıyız.

Niye dökülür?

Saç dökülmesinin birçok nedeni vardır. Özellikle kadınlarda sık görülen yaygın saç dökülmesidir. Birçok nedeni olabilir. Önemli bir ameliyat geçirmek, ateşli veya viral hastalık geçirmek, sıkı diyetler yapıp hızlı kilo vermek... Bunun dışında doğumdan yaklaşık üç ay sonra saç dökülmesi olabilir.
Tiroid hormon bozuklukları, B12 vitamin eksikliği, çinko ve biyotin eksikliği, vitamin D düşüklüğü, demir eksikliğine bağlı kansızlık, bazı psikiyatrik ilaçların ve tansiyon ilaçlarının kullanımı sonrasında saç dökülmesi görülebilmektedir.
Bazen saçımızda, yuvarlak boşluklar şeklinde açılmalar ortaya çıkabilir. Saçkıran olarak adlandırılan bu tablo genellikle stres sonrasında ortaya çıkmaktadır. Ancak bazen tiroid hormon bozuklukları ve vitamin eksiklikleri de saçkırana neden olabilmektedir.

Erkek tipi saç dökülmesi nedir?

Erkek tipi saç dökülmesi (androgenetik alopesi), özellikle erkeklerde gördüğümüz ancak son zamanlarda kadınlarda da görülen, genetik olarak ortaya çıkan dökülmedir. Saçın ön ve bazen tepe kısmında açılmalar şeklinde görülebilmektedir.
Son dönemlerde çok sık olarak gördüğümüz erkek tipi saç dökülmesi genellikle genetik olarak yatkın bireylerde ortaya çıkmaktadır. Ancak özellikle bel bölgesinde yağlanma ve kilo alma sorunu olan kişilerde insülin direnci açısından mutlaka testler yapılmalıdır.
Kadınlarda erkek tipi saç dökülmesine eşlik eden adet düzensizliği varsa mutlaka yumurtalıklarda kist araştırılmalı ve hormon testleri istenmelidir.

Kemoterapi alanlar...

Bir diğer saç dökülme tipi, özellikle kemoterapi tedavisi alanlar hastalarda görülen, ani saç kaybıdır. Kemoterapi tedavisi sırasında ilaçların etkisiyle saçlarda, kaş ve kirpiklerde dökülme görülebilir. Bu tip saç dökülmesinde, tedavi bittikten sonra ortalama 2-3 haftada yeniden çıkmaya başlar. Saçın uzama hızı kişiden kişiye göre değişmektedir. Ancak bir yılda ortalama 15-20 cm.’ye kadar uzayabilir.

Beslenmenin önemi

Beslenmede, et, tavuk, balık, sebze ve yeşillik, avokado, zeytinyağı, somon, elma, portakal, ceviz, nohut ve mercimek gibi bakliyatlar mutlaka olmalıdır. Özellikle insülin direncini artıran beyaz un, şeker gibi yiyeceklerden, fast food gıdalardan uzak durulmalı. Yine asitli gıdalardan, şeker içeriği yüksek içecek ve yiyecekler mümkün olduğu kadar tüketilmemeli. Egsersiz mutlaka hayatımıza eklemeliyiz.
Şampuanlar mümkün olduğu kadar saç yapınıza uygun olan, sülfatsız, parabensiz ve katkısız şampuanlardan tercih edilmelidir. Saç dökülmesine eşlik eden bir saç derisi problemi varsa buna yönelikte şampuan kullanılmalı.
Boya seçerken organik olan boyalar tercih edilmeli. Düzleştirici ve fön işlemleri saçımızda hem dökülme hem de kırılmalara neden olmaktadır. Bu işlemleri sık kullanmaktan kaçınmalıyız. Saçın her gün yıkanması uygun değildir. En az iki güne bir yıkanmalıdır.

Tedavide neler yapılıyor?

Erken tedavi önemlidir. Eğer hormonal bir bozukluk varsa bunun tedavi edilmesi gerekir. Vitamin eksikliği veya kansızlık varsa tedavi ile desteklenmelidir. Doktorunuzun önerisi ile saç için özel destek ürünler ve losyonlar kullanılabilir.
Kemoterapi tedavisi alıyorsak tedavi bittikten sonra, eğer onkoloji doktorunuz izin verirse ve hastalığınız remisyonda ise yine destek tedavilerinden ve mezoterapi (saça vitamin enjeksiyonu) gibi işlemlerinden faydalanmak mümkün olabilir.
Saç dökülmesi erken dönemde ve uygun bir şekilde tedavi edilirse durdurulabilir ve tedavi edilebilir bir durumdur. Düzenli yaşam, sağlıklı beslenme ve destek tedaviler ile daha sağlıklı ve canlı saçlara kavuşmak mümkün olabilir.

Yazının devamı...

GLÜTEN HERKESE ZARARLI MI?

Meme Kanseri Farkındalık Ayı devam ederken, konuyla ilgili bilinç düzeyini artırmak için yüzlerce etkinlik de devam ediyor. Meme kanseri önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık ve tabii ki en önemli konu hastalığı engellemek. Farkındalık ayı kapsamında yeni ve dikkat çekici bir proje bu konuya dikkat çekiyor. Günlük yaşamımızda da çok önemli bir konu; “Glüten hassasiyeti olmayanlar da glütensiz mi beslenmeli?” Sevgili arkadaşım Doç. Dr. Eda Küçüktülü, bu konuya dikkat çekecek bir proje hazırlamış. Gelin hep birlikte detaylarına bakalım...

Meme kanserinde beslenme neden çok önemlidir?

Şekerli ve işlenmiş gıdalarla alınan fazla kalori ve hareketsiz yaşam tarzı vücut yağ miktarında artışa sebep olur. Ortaya çıkan serbest yağ asitleri insülin salınımını ve direncini artırır. İnsülin de, tümör büyümesine etki edebilecek büyüme hormonlarının devamlı salınımına yol açar. Ayrıca yağ dokusunda östrojen üretimini de artırır. Artan östrojen de meme kanseri nedenlerinden biri olduğu gibi tedavi olan hastalarımızda da kanserin yenilenme oranını çoğaltır. Bu nedenle kilo kontrolü özellikle meme kanseri riskini azaltmada oldukça önemli bir faktördür. Dengeli beslenmenin de önemi düşünüldüğünde, almamız gereken karbonhidratı besin değeri yüksek olan tam tahıllı gıdalardan karşılamalıyız. Tam tahıl gibi kompleks karbonhidratlar, ani insülin salınımının da önüne geçtiği için insülinin zararlı etkilerinden de bizleri korur. 

Tahıl denilince glüten, glüten denilince kanser akla geliyor… Doğru mu?

Tahıllar belirli oranlarda glüten içermektedir. Glütenin otoimmün hastalıkları tetiklediği ya da artırdığına dair yayınlar bulunmaktadır. Ama bu durum glüten hassasiyeti olan insanlar için geçerlidir. Glütenin kanser yaptığına dair elimizde veri bulunmamaktadır. Tam tersi glütensiz diyetlere yönelmek için tahıllardan uzaklaşılınca, kolorektal kanserlerde artış olduğu gibi, kalsiyum, magnezyum ve çinko alımı azaldığı için kemik erimesi oranları artmaktadır. Diyabet oranının da arttığı düşünüldüğünde, meme kanserinde istemediğimiz metabolik olaylarla karşılaşmamız aşikardır. Tüm bu bilgiler değerlendirildiğinde glütenden kaçalım derken kompleks karbonhidratların pek çok faydasından yararlanamayacağımızı görüyoruz.

Glüten kanser yapmasa da zararlı bileşenler barındırıyor, az glüten alarak rahatça kompleks tahıllardan tüketme imkanımız var mı?

Aslında ülkemizin toprakları mucizelerle dolu, atalık buğdaylarımızda her gün yeni bir değer keşfediyoruz. Bunlardan biri de genetiği ile oynanmamış yani hibrit olmayan, karakılçık buğdayı. Ülkemizde en çok Hatay’da Amik Ovası’nda yetişen bu buğday, İzmir’de de yetiştiriliyor. Karakılçık buğdayı ile yapılan çalışmalar gösteriyor ki, özellikle bulgura dönüştürülürken içinde bulunan glütenin zararlı bileşenlerinin yüzde 90’ını kaybediyor. Yani, bulgura dönüşürken glüten azalma oranı en yüksek atalık buğdayımız. Aynı zamanda, tükettiğimizde glütene çok az maruz kalarak tahıllardan sağlayacağımız folik asit, C vitamini, B12 vitamini, kalsiyum, magnezyum, çinko ve demir gibi vücuda oldukça faydalı mineral ve vitaminleri kolayca alabildiğimiz atalık buğdayımızdandır. Çalışmalar arttıkça topraklarımızdan bizleri sağlıklı besleyecek daha da çok tahıl türünün çıkacağına inanıyoruz.

‘Projede Serdar Ortaç da olmak istedi’

Bu ekim ayında, ‘Meme Kanseri Farkındalık Programları’ içerisinde önemli olan bu konuya değindiniz. Pek çok kişiye aynı anda ulaşması gereken, faydalı bu taze bilgileri nasıl gündeme getireceksiniz?

Halkımızın kanseri önlemek için nasıl besleneceği konusunda kafası karışık...Kafalarını karıştıran en önemli konulardan birisi de glüten. Bizler, sağlık profesyonelleri olarak glüten konusunda çok soru alınca bu araştırmaları yaptık ve bunu topluma, onları sıkmadan, dikkatlerini çekmek adına, sevdikleri sanatçılar ve başka popüler kimlikler aracılığıyla sunduk. Örnek olarak “Doğada olanı doğadan olanla alalım” sloganıyla, ülkemizin Tübitak çalışması sonucu ilk Kovid-19 dedektör köpeği olan Zippo... Sayın Serdar Ortaç da sağlığı nedeniyle beslenmesine dikkat etmesi gerektiği için ve glüten konusu ile kafa karışıklığı yaşadığı için özellikle hazırladığımız mini video’da olmak istedi. Karakılçık buğdayının orijinal halini Zippo’dan alıp 2D animasyonlar ile halkımıza sunacağı bir senaryo hazırlandı.

Tüm görseller doğru mesajı oluşturacak ve akılda kalacak şekilde oluşturuldu. Mini klip ilk olarak bu hafta İstanbul’un tüm ekranlarında, vapurlar ve metrolar dahil olmak üzere yayınlanmaya başlanacak. Son olarak, herkesi pembe bir kurdele ile dahil edeceğiz ve bu süreç sürpriz sosyal medya hesaplarında yayınlanmaya devam edecek.

 

 

Yazının devamı...

Bir yaşam molekülü daha!

Hiçbirimiz hasta olmak istemeyiz ancak daha da çok istediğimiz bir şey var ki o da kendimizi yorgun, halsiz hissetmemek. Sokağa çıkıp rastgele karşılaştığınız insanlara sorsanız her üç kişiden ikisi kendisini yorgun hissettiğini söyler. Her cinsten, yaştan ve meslekten milyonlarca insana “Niye yorgun hissediyorsunuz?” diye sorsak onlarca sebep sayabilir, bazen de hiçbir açıklama getiremeyebilirler. Kronik yorgunluk nedir ve bunu nasıl çözeriz, bu sorunu biraz irdeleyelim derim.

Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi’ne göre kronik yorgunluk diyebilmek için aşağıdaki kriterlerin bazılarının asgari altı ay sürmesi gerekiyor. Bu şartlar:

- Yorgunluk,
- Hafif ateş, soğuk algınlığı veya boğaz iltihabı,
- Boyunda ağrılı lenf düğümleri,
- Sebepsiz kas güçsüzlüğü ve kas ağrıları,
- Bedensel faaliyet sonrası asgari 24 saat süren yorgunluk, baş ağrısı,
- Şişme olmaksızın mafsal ağrıları,
- Konsantrasyon zayıflığı, hafıza sorunları, unutkanlık,
- Depresyon,
- Uyku bozuklukları.

Tabii bu belirtiler kalp, tansiyon, bağ dokusu hastalıkları, kanser gibi pek çok hastalığın da habercisi olabilir. Bir hastalık belirtisi olmasa bile kişinin hayat kalitesini oldukça düşürebilir. Ayrıca yaşlanmama isteği de insanın içinde zapt edilemeyen bir duygudur. İşte bu noktada bu olaya en pratik nasıl el koyabiliriz diye düşünmek gerekir. Özellikle belirli bir yaştan sonra, takviyesini damardan uygulamak gereken çok sayıda mineral ve vitamin var. Bunları her fırsatta dile getiriyorum. Ancak bu mineral ve vitaminlerin, eksiklikleri laboratuvar çalışmaları ile belirlendiğinde veya eksikliğine ait belirtiler görüldüğünde; uzman ellerde aralıklarla uygulanması gerekir.
Kullanımı daha pratik Nikotin-Adenin-Dinukleotid-Hydrid (NADH) diye bir molekülden bahsetmek istiyorum. Aslında tüm canlı hücrelerde bulunuyor, NADH. Hücre içindeki oksijen molekülü ile reaksiyona giriyor ve yaşam için gerekli enerjiyi üretiyor. Yaşayan her hücrede bulunan molekülün çok sayıda fizyolojik fonksiyonu vardır. Metabolizmadaki birçok reaksiyona aracılık eder. Hücre içerisinde daha fazla NADH, daha fazla enerji molekülü ATP demektir.

Bunun dışında NADH’in etkilerini özetleyecek olursak...

- DNA hasarını tamir eder, zarar görmüş hücreleri yeniler,
- Güçlü bir antioksidandır,
- Kan basıncını düşürür,
- Kolesterol seviyesini düşürür,
- Dopamin ve serotonin üretimini artırarak hem beyin fonksiyonlarını hem de cinsel fonksiyonları destekler,
- Nitrik oksit üretimini artırdığı için kan damarlarını genişletir ve gevşetir. Böylece organlardaki kan dolaşımını artırır,
- Menopozu geciktirir,
- Kan şekerini düzenleyen insülin hormonu üretimini artırarak kandaki şeker seviyesini düşürür,
- Kanser hastalığı tedavisinde ve kemoterapi yan etkilerini azaltmada etkindir.

Hastalıklardaki rolünü bu şekilde özetleyebiliriz. Ama en heyecan verici etkilerinden biri kilo kaybındaki ve yaşlanmayı geciktirmedeki rolü olsa gerek. Tabii bir de cilt serumu olarak kullanımı. NADH etkisini, hücrelere geçtiğinde enerji ve su üretir, varsa DNA kırıklarını tamir eder diye özetleyebiliriz. Tabii ki bu da her derde deva olmasını sağlıyor diyebiliriz.
Tabii ki en önemli konu nasıl kullanacağımız. Genellikle takviyelerin damardan uygulanması gerektiğini sık sık vurguluyorum. Ağızdan alınanların bağırsaklardan emilip hücrelere geçmesinde sorunlar yaşanıyor. Çoğumuzda olan bağırsak geçirgenliği problemi de eklenince ağızdan alınan takviyeler çoğu zaman sadece karaciğer ve böbreğimizi yoruyor. Ancak NADH’nin damardan formları maalesef ülkemizde üretilmiyor. Yurt dışından soğuk zincirle getirilmesi gerekiyor. Henüz bu pratik olarak çok mümkün değil. Yani ‘Damardan uyguluyoruz’ diyenlere dikkat! Bu sebeple ağızdan alınan formunu kullanmak dışında çok fazla alternatifimiz yok ancak mekanizması çok komplike değil. Damardan uygulamalar yaptıramıyorsak, yaptırsak bile hâlâ ihtiyacımız olduğunu düşünüyorsak NADH hazır ilaçlarını kullanmamız da çok yanlış olmaz. Bilgili, sağlıklı ve maskeli kalın.

Yazının devamı...

HER YERİ PEMBEYE BOYAYIN!

Ekim ayı, en sık rastladığımız, iyileştirme konusunda en başarılı olduğumuz ve titiz davranırsak erkenden fark edebileceğimiz; hayatımızın tam ortasında duran ve ilgiyle baş edebileceğimiz bir kanserin farkındalık ayı, meme kanseri. Bütün aktiviteler kadınlar için, kadınlarla birlikte yapılıyormuş gibi olsa da aslında daha az oranda da olsa erkeklerde de görülebilir ve kadınlar için geçerli olan her şey erkekler için de geçerlidir.

Meme kanseri, her şeyden önce önlenebilir bir kanser. Yapılması gerekenler de çok basit aslında; kontrollü yiyin, egzersiz mutlaka hayatınızın bir parçası olsun, kendi kendinize meme muayenesi, periyodik doktor muayeneleri ve belli bir yaştan sonra mamografiler rutininiz olsun. Tüm bunlara dikkat edince meme kanserini yüzde 50-60 oranında engelliyoruz, düzenli kontrollerle de daha belirgin hale gelmeden oluşan bir kanseri fark edip, kür elde edebiliyoruz. Yani çok komplike düşünmeye veya meme kanserinin ailemizden bize miras, engellenemez bir hastalık olduğuna inanmaya son! Bu kanserin farkında olmak yani bizim de başımıza gelebileceğini bilip kabul etmek ve kendi hayatımızın inisiyatifini ele almak yapacağımız ilk şey.

Kendi kendine meme muayenesi nedir, nasıl yapılır?

Düzenli ve sağlıklı beslenip, spor yaptıktan sonra ikinci önemli adım kendi kendine meme muayenesi yapmak. Amacımız, kendi mememizi daha iyi tanımak ve değişiklikleri hastalık ilerlemeden hemen fark edebilmek. 20 yaşından itibaren her ay düzenli olarak yapmalıyız. Öncelikle gözlem yapılmalı; meme derisi, memelerin şekli, boyutu, meme uçlarını değerlendirmeliyiz. Elle muayene, elin üç parmağının iç yüzeyi ile hafif-orta ve daha kuvvetli baskı uygulayarak muayene edilir. Koltuk altı lenf bezleri de kontrol edilmelidir. Elle muayeneyi hem ayakta hem de yatarak yapmak gerekiyor. Ayakta elle muayenede, sol meme için sol kol, baş üzerine kaldırılır. Sağ elin orta üç parmağının iç yüzüyle sol meme muayene edilir. Sağ meme muayenesinde ise sağ kol baş üzerine kaldırılarak sol elle muayene yapılır. Yatarak elle muayenede ise sırtüstü yatılır, omuzun altına bir yastık veya katlanmış bir havlu yerleştirilir. El başın altına konur, diğer elin parmak içiyle meme tümüyle taranır. Meme muayenesi yapmak için en uygun zaman adet bitiminden 4-5 gün sonrasıdır.

Düzenli mamografi yaptırıyor olmak, elle kendi kendimize meme muayenesi yapmaya engel değil. Mamografilerde çoğu zaman koltuk altı değerlendirilmez. Bu sebeple mamografi ve ultrason çektirmemize çok güvenmeden mutlaka düzenli muayene yapmamız gerekiyor.

Memeye ‘Meme’ diyememek...

Memede bir kitle fark edip, hastane santrallerini arayan kadınlar için ilk zorluk burada başlıyor; meme demeye çekindikleri ve göğüs dedikleri için doğru doktora randevu alamıyorlar. Göğüs kelimesini akciğerler için kullanıyoruz ve akciğerde hastalıkları varmış gibi randevu aldıkları için, gün, hafta bazen ay oranında zaman kaybediyoruz.  Oysa göz, kulak dediğimiz gibi meme de diyebilmeliyiz. Bunda utanılacak, gizlenecek hiçbir şey yok. Aynı kadınlar, belki bu utançla doktor muayenesinden de çekiniyor olabilirler ve bu sonrasında büyük pişmanlıklar yaratabiliyor.

 

40 yaşından sonra erkeklerin de kendi kendine muayene yapması gerekir!

Daha az sıklıkla görülüyor, ancak erkeklerde de meme kanseri görülebilir. Memede kitle en yaygın belirtidir. Meme dokusu daha az olduğu için kolay fark edilebiliyor ama aynı sebeple yine daha kolay yayılıyor. 40 yaşından sonra erkekler de kendi kendine meme muayenesi yapmalı ve randevu alırken onlar da göğüs dememeliler. Kültürümüz bu hastalığı kadınlarla özdeşleştirmek gibi bir yanılgıya yol açsa da bizler bu yanılgıya dahil olmamalıyız. Erkeklerin de meme dokusu var ve bu bölgenin kanserleri de en az prostat ya da bir başka kanser türü kadar doğal ve önemlidir.

Yapılacak şeyler çok basit; farkında oluyoruz, iletişimde kalıyoruz, önce önlemeye sonra sağduyuyla tedavimize başlıyoruz. Hep söylediğimiz gibi, birçok disiplinden hekimle görüşmeye önem veriyoruz.

Lütfen düzenli meme muayenesi ve doktor kontrollerini ihmal etmeyin. Her yerde meme kanserini konuşmaktan, hatırlatmaktan ve bilgi paylaşmaktan çekinmeyin.

 

Yazının devamı...