SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

MEME SAĞLIĞI BAĞIMSIZLIĞINI İLAN EDİYOR!

Sizleri, tıp dünyamızın hep gurur duyarak yazdığım parlayan kimliğine, ışığıyla katkı koyan bir başka isimle tanıştıracağım; Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Cem Yılmaz... Yılmaz’la, başarı dolu öyküsünü, Sena projesini ve meme kanseri taramalarını konuştuk.

- Sayın Yılmaz öncelikle sizi ve başarı dolu öykünüzü dinleyelim, sonra sorularımıza geçelim...

Benim şansım, kariyerime Ankara Numune’de 2. Cerrahi Meme ve Endokrin Kliniği’nde başlamam oldu. Ardından yurt dışındaki örnekleri araştırınca, meme cerrahisinin Avrupa’da, Kuzey Amerika’da, hatta Uzak Doğu’da Senoloji (Meme Sağlığı Bilimi) adı altında ayrıştığını ve farklı bir branş haline geldiğini hatta cerrahi onkolojiden de ayrıldığını fark ettim. Bu farkındalıkların hayatıma etkilerini düşünürken kendimi bir anda Umberto Veronesi’nin, meme kanserinde koruyucu cerrahiyi geliştiren bilim insanının yanında buldum. Ondan çok fazla şey öğrendim.
Senoloji algısını ülkemize de getirmek tutkusu artığında biraz daha deneyim kazanmak için Düsseldorf’ta kurulan Avrupa Senoloji Akademisi’ne devam ettim. Mahdi Rezai ile tanışmam meme kanseri yaklaşımımı beklemediğim açılardan zenginleştirdi. Çünkü hastalığın felsefesiyle tanışıyordum; mücadelemiz cerrahi başarıdan ibaret değildi. Kadın hastamızla iletişim, aile iletişimi, hastamızın çocuklarıyla iletişim gibi onlarca sosyal direnç noktası vardı. Cerrahi başarı elbette gereklidir, ama hastanın operasyon öncesi hazırlıkları, operasyon sonrası tüm yaşama yayılması gereken bakım ve özen noktaları düşünüldüğünde en önemli safha değildir. İlginçtir ama yaşamı düzenleyecek bu devasa süreç içinde operasyon ortalama yedi dakika sürer.

- Bu projenin ülke sınırları içine taşınması süreci nasıl gerçekleşti? Bugün durum nedir ve zorluklar yaşadınız mı?

Bu gördüklerimin ülkemize taşınması safhasında bir araç gerekti, Sena projesi böyle doğdu. Dört hedefli bir proje; ilk iki hedef meme cerrahisi hemşiresi ve meme cerrahları yetiştirmek. Popüler kültürün sığlığından uzak, bilimle, bilgiyle donanmış bir farkındalık yaratmak ve son olarak meme cerrahisinin AB akreditasyonlarına uygun yapıldığı ve süreçlerin rehberler ışığında uygulandığı üniteler yaratmak.
Onlarca akademisyenimiz Almanya ve İtalya’daki merkezlerde ‘eğitimci eğitimi’ aldı, Marmara Üniversitesi’yle ortaklaşa ülkemizin ilk meme hemşirelerini sertifikalandırdık. 11 yıllık bir projenin sonunda tüm hedeflerimize ulaştık. Artık yaygınlaştırma sürecinde büyük şehirlerde bir network halindeyiz. Kurduğumuz akademide Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu’nun network yönetimi başarısıyla bunu yurt dışına da yaydık. Bangladeş’ten Kanada’ya uzanan bir çizgide çalışıyoruz. Cerrahların işlerini paylaşmaya ya da iş yöntemlerini değiştirmeye yönelik bir dirençleri var ama bunu da yine onlarla birlikte aşacağız.

- Sanırım teknoloji ve bakış açısının değişimini tecrübesine entegre edebilen bir hekim profiline çok ihtiyacımız var.

Anlayış farkını anlatmak açısından bir örnek vereyim, Almanya’da ultrason ile muayene yapamayan hekim, ameliyat da edemiyor. Dokunduğun değil; gördüğün tümörü ameliyat etmen gerekiyor. Elle muayene artık dünün yöntemi. Artık yapay zeka, tomo sentetik mamografi var; sağlıklı ve erken bulguda pek çok meme radyoloğundan daha iyi bir performans sunuyor. Halk arasında ‘akıllı ilaçlar’ denen hedefli tedavilerin yaygınlaşmasıyla, tedaviler çok farklı bir uzaya gidiyor. Japonya’da Ulusal Kanser Enstitüsü’nde deneyimlediğim ‘ameliyatsız meme kanseri tedavileri’ geliyor. Krio Ablasyon, Radyo Frekans Ablasyon ve bunların üzerine radyo terapi ile birlikte... Cerrahların radyologlarla iş birliğini artıran hatta radyologların yüzde 30-35 oranında cerrahların işini yapabileceği bir döneme giriyoruz.

‘Radyasyon onkologlarıyla kusursuz iş birliğiyle çalışıyoruz’

- Radyo cerrahiyle bu yükü zaten biraz almıştık, girişimci radyolojiyle tedavide çok daha etkin hale gelebileceğimizi düşünüyorum. Meme kanseri taramaları için düşünceleriniz neler?

Memeyi doku yoğunluğuna, genetik geçmişine, yaşa vb. durumlara göre dört ana sınıfa ayırıyoruz. Her birinin taraması farklı olmalı. Hap bilgi olarak anlatayım;
- Taramalar kişiselleşmeli,
- Taramalar kesinlikle meme cerrahı ve meme radyoloğu ikilisi eşliğinde olmalı,
- Mamografi tipi, kadının meme yoğunluğuna göre seçilmeli,
- Kadın hastanın aile öyküsü, genetik mirası çok önemsenmeli. İşlemin üç aktörü var; meme cerrahı, meme radyoloğu ve taramanın muhatabı kadın hasta, daima birlikte olmalı.

- Meme kanserinde hastalarımızın memesinden kurtulmayı ilk seçenek olarak görmesi tarihe karışacaktır umarım. Sık dile getirdiğim bir konuyu size de sormak isterim. Siz bir genel cerrah olarak, tedavi sürecinde disiplinler arası iş birliğine nasıl yaklaşıyorsunuz?

Bunun gerekliliği konusunda bilimsel araştırmalar var. Her paydaşın her durumda rolü, ağırlığı farklı. Mesela biz radyasyon onkologlarıyla kusursuz bir iş birliğiyle çalışıyoruz. Çünkü yaptığınız cerrahi sanatın sonuçlarını bir radyasyon onkoloğu ile ameliyat öncesi konuşmanız ve bilmeniz gerekiyor.
Almanya, Avusturya, K. Amerika’da radyasyon onkologların etkilerinin çok daha baskın olduğunu biliyoruz, operasyonel anlamda da her geçen gün etkinlikleri ve yapabildikleri artıyor.
Prada çalışmasının sonuçları, yakın gelecekte radyasyon onkolojisinin etkinlik kapsamının artacağını bildiriyor. Koltuk altı lenflerinin yok edilmesinde radyasyon onkolojisinin başarısı tüm otoriteler tarafından tescil edildi. Hatta o bölgede yaptığımız cerrahi uygulamaların hastanın hayatta kalımını etkilemediği gösterildi.
Sevgili Umberto Veronesi’nin bir anlatısını paylaşayım: Doğuda hekimlere sık sık “Önce Allah’a, sonra sana emanet” derler ve sen zamanla kendini tanrının bir altında konumlama gafletine düşebilirsin. Mesleğimiz kutsaldır ama onu kutsal yapan ‘bilgi’ değildir. Biz terziyiz ve kumaşımız kutsaldır. Her biri ayrı desen, doku ve değere sahip olan insanlar kutsaldır. Hata yapamazsınız; o kumaştan başka yoktur. Sadece bu durum, disiplinleri, hekimleri, hastaları, aileleri bir araya getirmeye yeter.

Yazının devamı...

SAĞLIK TURİZMİNDE YÜKSELEN İTİBARIMIZ

Sağlığın hayatın her alanında gündemi işgal ettiği bir süreçte, ülkemizin bacasız sanayisi turizmin değerli sözcüleriyle buluşmaya devam edeceğiz. İlk konuğum, temsil niteliği ve niceliği olarak ülkemizin en büyük meslek örgütlerinden birinin Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Yönetim Kurulu Başkanı, deneyimli turizmci sayın Firuz Bağlıkaya...

Pandemiyle birlikte tekneler, bahçeli evler, karavanlar yükselişte, rezidanslar, siteler, AVM’ler kısacası toplu yaşam alanları adeta inişte... Bu durumun turizm mimarisine, fiziksel yapısına etkileri neler olabilir?

Son yıllarda turizmciler arasında kitle turizmi anlayışı ve büyük ölçekli tesislerin nitelikli turizm konusundaki eksikliklerine ilişkin tartışmalar zaten gündeme gelmişti. Bazı grup oteller, oda ve yatak sayılarını azaltıp, sosyal alanlarını genişletme kararı alarak, hizmet kalitesini artırma yoluna gittiler.

Pandemi nedeniyle yeniden canlanan bu tartışmaların önümüzdeki dönemde daha da artacağını öngörüyoruz. Yeni yatırımlar için, yatırımcıların tercihi daha küçük ve orta ölçekli tesislere yönelik olacaktır. Pandemi öncesinde yatırım talebinde küçük ve orta ölçekli tesislere olan yönelişin pandemi sürecinde ve sonrasında da devam edeceğini ifade edebiliriz. Türkiye genelinde geçtiğimiz yılın 11 aylık döneminde yatırım teşviki alan otellerin önemli bir kısmının üç yıldızlı oluşu da bu eğilimi yansıtan bir veridir. Büyük tesisler de bu durumda tüketicilerin beklentilerine göre renovasyon ve tadilat çalışmalarıyla tesislerini dönüştürmeye çalışacaklar diye umuyoruz.

Pandemiyle gördük; doğa sağlıksız olanı sevmiyor. Sağlıklı kalmaları için hastalarımıza yardım etmek, tedavi etmekten çok daha önemli. Sizin böyle bir ajandanız var mı? Önümüzde turizmi bekleyen sorunlar neler sizce ve ne gibi aksiyonlar hayata geçebilir?

Pandemiyle sağlık bulmak için gidilen tatillerin yerini sağlıklı bir şekilde tatil yapıp, evine dönebilme gerçekliği aldı. Bu değişim, sektördeki ürün sunumlarını da köklü bir şekilde etkilemiş durumda. Oteller kapasitelerini düşürdü, havalimanlarında, tur-transfer araçlarında alınan hijyen ve sosyal mesafe önlemlerine ilişkin bilgiler, tüketicilere yönelik tanıtım ve pazarlama çalışmalarında kullanılmaya başlandı. Pandemiyle tüketici talebi daha küçük ve butik tesislere yöneldi, doğa ve macera turizmine, kamp karavan turlarına, villa kiralamaya olan talep yükseldi. Arkadaş veya akrabalarla küçük grup tatilleri, yat turları ön plana çıktı. Daha az bilinen, daha az kalabalık yerlere kendi özel araçlarıyla seyahatler giderek artıyor. Pandemiyle önemi daha çok anlaşılan bir diğer konu, dijitalleşme oldu. TÜRSAB olarak biz de üyelerimizin dijitalleşme süreçlerine destek vermek amacıyla Türkiye Bilişim Vakfı iş birliğinde ‘Turizm Sektörü Dijitalleşme Yol Haritası’ raporunu hazırladık. Bununla birlikte pandemi sürecinde değişen tüketici tercihlerine dair bilgileri de içeren raporlar hazırlayarak, üyelerimizin bilgisine sunduk.

Sağlık turizmi algısı, saç ekimi, estetik, belki biraz diş ve göz operasyonları düzeyinde kalıyor. Oysa mesela biz onkolojide dünyadaki sayılı ülkelerden biriyiz. Yine pandemiyle de Türk hekim ve sağlıkçıları inanılmaz bir performans sergilediler. Bunlar yeterince tanıtılıyor mu sizce?

Son yıllarda kaydettiğimiz başarılarla sağlık turizmi alanında ağırladığımız misafir sayısı artarken bu alandaki imaj ve itibarımız da güçlenmektedir. Bu durumun en açık göstergesi, refah seviyesi yüksek ülkelerden sağlık turizmi kapsamında ülkemize gelen ziyaretçi artışı.

2013 ile 2019 yılı karşılaştırıldığında sağlık turizmi çerçevesinde Almanya’dan gelen ziyaretçi sayısı yaklaşık üç kat, Fransa’dan beş kat, İngiltere’den ise yaklaşık 11 kat artış göstermiştir. Elbette bu sayıları daha üst seviyelere çekebilme olanağımız bulunuyor. Pandemi döneminde Türkiye’deki sağlık çalışanlarının sergilediği başarılı çalışmalar dünyada örnek gösterildi. Sağlık turizmi alanındaki gelişimi daha ileriye taşımak için dünya genelinde sağlık turizmi etkinliklerine katılmamız mühim. Bununla Joint Comission International’a (JCI) kayıt olan hastane sayısının artırılması büyük önem taşıyor. Gelen hastaların iyileşmiş olarak ülkelerine mutlu dönmeleri de Türkiye’nin marka değerine büyük katkı sağlayacaktır.

‘İhtisaslaşma gerektiren bir alan’

Sağlık turizmi herkesin dilinde ve önemsediği, beklenti içinde olduğu bir konu. Siz Sağlık Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı’nın bu konuda iş birliğini yeterli görüyor musunuz? Hem kendi aralarındaki hem de sizinle olan iş birlikleri için ne düşünüyorsunuz?

Sağlık turizmi ihtisaslaşma gerektiren bir alan. Bu bakımdan Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nın koordinasyon halinde bu alandaki çalışmaları yürütmesi büyük önem taşıyor. Sağlık Bakanlığı, sağlık turizmi alanında faaliyet gösterecek kurumlara yetki belgesi veriyor ve şu ana kadar bin 43 sağlık merkezi ,158 aracı kuruluş ve seyahat acentası yetki belgesi almış durumda. TÜRSAB olarak biz de sağlık turizmi alanındaki ihtisaslaşmayı desteklemek için birliğimiz bünyesinde Sağlık Turizmi İhtisas Başkanlığı çatısı altında faaliyetlerimizi yürütüyoruz.

TÜRSAB, sağlık turizmi dışındaki turizm alanlarında daha aktif gibi görünüyor. Gündeminize daha çok alınabilmek için neler yapmamız gerekiyor? Bu işi sokaktaki aracıların elinden alabilmek için önerileriniz neler?

Sağlık turizmi, yarattığı yüksek katma değer ve potansiyeli nedeniyle en çok önem verdiğimiz turizm çeşitleri arasında yer alıyor. Sağlık Turizmi İhtisas Başkanlığı’mız ile 2019’da Sağlık Turizmi Çalıştay’ı düzenledik ve bir yol haritası belirledik. Çalıştayın raporunu da kitap haline getirerek üyelerimizle ve kamuoyuyla paylaştık. Sağlık turizmiyle ilgili her yıl düzenlenen Hestourex Fuarı’na ana sponsoru olarak katılıyoruz, pandemi sonrası da katılmaya devam edeceğiz.

 

 

 

 

Yazının devamı...

ULUSLARARASI DENEYİMLERİN PEŞİNDE BİR HABERCİ...

Savaş muhabiri, gazeteci, yönetmen, yapımcı, yazar Coşkun Aral... Ne ödül ve başarıları, ne ilkleri, ne uluslararası sergi, sanatsal ve mesleki iş birlikleri bu sohbetin tamamına hatta güne sığar. Bu röportaj; çok nadir bir kitabın kendimizce özel birkaç sayfasına bakmak gibi olacak...

- Savaş muhabirliği, sokaktaki insanın tanık olmadığı bir yaşamı detaylarıyla gözlemlemeyi gerektiren, kişilerin karanlık yüzüyle karşılaştığınız zorlu bir hayat. Böyle bir süreç sizin yaşama, insana bakışınızı nasıl evirdi, değiştirdi?

Ben muhabirliği sınıflandırmak istemem; bazen karamsar, bazen mutlu haberler taşımakla beraber, insanın karanlık yüzünün ortaya çıktığı savaşlarda da bu habercilik misyonumuz devam ediyor. Tabii risk çok artıyor. İnsanlığın tarihi bu risklere karşı son derece öğretici; bizleri hazırlıyor, tedbirlerimizi alıyoruz.
Sadece savaşlar değil; doğal afetlerde de habercilik misyonu sürüyor, çünkü insanın hayatta kalmak için bir de kendi kendine karşı verdiği savaş var. Tüm bu ortamlarda tabii ki kurşun adres sormaz, hayatımız risk altında ve buna hazır olmak önemli ama en mühimi savaşan insanın psikolojisini anlamak. Bir tarafta fiziğimiz, bir tarafta kimyamız, ortada biyolojik bir hayat ve hepsini kontrol eden matematik. Bu dört kavramla birlikte hayatımızı anladığımız, anlamlandırdığımız bir süreç ve tutunma mücadelemiz var. Siz de biliyorsunuz milyon yıllık bir kimya bozuluyor.
Savaşlarda insanın, canlıların tümünden daha vahşi olabileceğine, en yoğun kontrolsüzlüğe tanık oluyoruz çünkü korku faktörü var.

- Bu tanıklıkların hayatınızda belirlediği şeyler oldu mu?

Pek keskin değişimler olmadı çünkü şiddetle, doğduğum coğrafyada, Mezopotamya’da Siirt’te tanıştım. Öldürme, ölme, çocuk yaşlarda sevdiğim canlıların, yakınların, babamın öldürülmesi gibi. Bugünkü terör örgütünün yerinde başka bir eşkıya mücadelesi, silahlı insanlar her dönem değişerek vardı. Bu sadece bizde değil, bugün medeni dediğimiz Avrupa’da da böyleydi; Mendel’in ari ırk peşinde bilimi de kullanarak özürlüleri nasıl yok ettiğini, bilimin bazen yaşamın tersine kullanıldığını siz de biliyorsunuz. Hayatla savaş çok iç içe bunun bir ekonomisinin olması en önemli nedenlerden biri.
Yıllar önce Çetin Altan ustamla “Bir gün savaşlar bitecek mi?” sorusu etrafında geçen bir diyalogda olduğu gibi, savaşlar bitmez.

- Tanıklıklarınız rüyalarınıza nasıl yansıyor? Psikolojik bir destek aldınız mı ya da nasıl başa çıkıyorsunuz?

Rüyalarımda görüyorum, özellikle son dönemde, 2011’de travmaların en yoğun yaşandığı Suriye Azez bölgesi, 80-90’lı yıllarda tanık olduğum özgün durumlar hâlâ rüyalarımda yer buluyor ama destek almıyorum. Çünkü ben çok araştırmacı bir karakterim ve bunu kendim tolere edebiliyorum.
Tanıklıklarım ve birikimlerim yüzünden son 10 yıldır hayatım medya mecralarından çok tıp kongrelerinde geçiyor, ani sosyolojik sıçramaların insanı davranışsal anlamda götürdüğü uçlarla ilgilenen, bunları kayıt altına alan tıp otoriteleriyle çalışıyorum.

- Dünya denen gezegen benim hastam olsa, sizin steteskopum olmanızı isterdim. Çünkü hemen her yerini sizden dinleyerek öğrenebilirdim. Böyle bir iş birliğimiz olsaydı en çok nerede rahatsızlık emareleri bulurduk? Ve tersi; hangi bölgeler bize daha sağlıklı gelirdi?

Bölgelerin sağlıklılığı da farklı bir konu. Dünyada maksimum rahatlığın olduğu bölgeler de benim için bir şey ifade etmiyor. Toplumsal hukukun, adaletin mükemmel olduğu, gündemin; ağaçta kalan bir kedinin indirilmesinden ibaret olduğu çok rahat ülkelere gidiyorsunuz ve orada insanın bambaşka arayışlarıyla karşılaşıyorsunuz. İnsan psikolojisi çok tuhaf. Orta düzey yerleri tercih ediyorum; sığınacağım limanım olsun, birikimimi masaya serip, gözlemlemeye devam edeceğim yerler istiyorum. Mesela; Lübnan benim savaş üniversitemdi, uzun kaldım, savaşın insanda yarattığı değişimi katmanlarıyla gözlemledim ve çok şey öğrendim. 

‘Her coğrafyada az tüketilen şeyi yemeyeceksin!’

- Lübnan, İran, Irak, Kuzey İrlanda, Asya gibi iklimi, gastronomosi, havası suyu farklı coğrafyalarda çalıştınız. Bu coğrafi ve sosyolojik farklılıklar yüzünden hastalıklara yakalandınız mı? Uluslararası bir gazeteci bağışıklık sistemine nasıl sahip çıkıyor?

Zehirlendiğim yerler oldu, mesela Pakistan’da bir gün canım ton balıklı salata istedi ve zehirlendim. Kamboçya’da önce tadıp, sonra sorduğum ve çevirmenin geç kalmasıyla birlikte yemiş bulunduğum tarla faresi yüzünden dizanteri oldum. Orada anladım ki her coğrafyada az tüketilen şeyi yemeyeceksin. Sokakta herkesin tükettiği gıdalarla beslenmek daha güvenli. Coğrafyaya ait lezzetlerin beynimdeki izlerinin yüzyıllara ait olması beni etkiliyor.

- Yıllar önce ziyaret ettiğiniz ülkeyi ya da bölgeyi seneler sonra tekrar ziyaret etmek gibi tutkunuz olduğunu biliyorum. Bunun altında yatan düşünce nedir?

Ben kendimi haber taşıma misyonu olan biri olarak görüyorum. Değişimi görmek için bunu yapıyorum.

- Dijital çağ denilen günümüz, mesleğinizi nasıl değiştirdi? Daha olumlu ya da olumsuz neler söylersiniz?

Bugüne kadar ulaşamadığım kesimlere ulaşıyorum. Doğru bilgilerle ulaşmaya çalışıyorum. Habitat TV’yi de aynı vizyonla kurduk mesela. Klasik televizyon anlayışımız yok, sanıldığı gibi belgesel kanalı da olmayacak, çünkü ben yaptığım işin, işimizin toplumun ilk tanıştığı anlamda bir Kaptan Cousteau ya da savan belgeselleri gibi olmadığını bir haber ve bilgi aktarımı olduğunu düşünüyorum. İçinde sanat da var; müzik, mutfak her alanda bilgi taşıyıcılığı yapıyoruz.

Dileğim heyecanınız ve onu yaratan merak duygunuz hiç eksilmesin, biz de sizin bizlere ulaştırdığınız her şeyi keyifle izleyelim ve öğrenmeye devam edelim...

Yazının devamı...

NÖRAL TERAPİ

Bu köşede tam anlamıyla uzmanı olduğum konuların dışında, daha az hakim olduğum ya da hakim olmadığım konuları da merak edip araştırarak yazmaya çalışıyorum. Çünkü gündem veya trendler bizleri bazen tam araştırmadan peşine takılabileceğimiz yol veya yöntemlere sürükleyebiliyor. Bazen bunun tersi olup, yeterince ilgilenmediğimiz önemli çözümler de gözümüzün önünden gelip geçebiliyor. İşim zaten sağlığınız ve sağlığa dair gelişmeler olduğundan bu hem sizler hem benim için yeni ufuklar, yeni çözüm haritaları anlamında yardımcı oluyor. Bugünlerde sık karşılaştığım benzer konulardan birisi nöral terapi; kimileri standart tedavilere alternatif gösteriyor, kimileri ise rutin tedaviler cevap vermeyince başvuruyor ama bir şekilde hayatımıza karışıyor.

Nöral terapi, iyileşmeyi uyarmak için vücudun belirli bölgelerine lokal anestetik madde verilerek yapılan bir tedavi. Avrupa’da 1900’lü yılların başında keşfedilmiş. Uzman ellerde uygulandığında kronik ağrıya çözüm olabileceği belirtiliyor. Kronik ağrı sadece çok kişinin şikayet ettiği bir durum olmasıyla değil, etkili bir tedavisinin bulunmaması sebebiyle de önemli bir sorun. Beklenti ise iyi çalışmayan otonom sinir sistemini daha iyi çalışır hale getirmek.

Otonom sinir sistemi

Nöral terapiyi anlamak için önce sinir sisteminin yapısına bir göz atalım. Sinir sistemimiz, beyin dışında vücudun diğer bölgelerinde somatik (istemli) ve otonom (istemsiz) sinir sistemi olarak ikiye ayrılır. Somotik sinir sistemi yürümek, konuşmak gibi isteğimize bağlı davranışları kontrol ederken, otonom sinir sistemi kalp atışı, nefes alıp
verme, idrar yapma gibi kontrolümüz dışında gelişen aktiviteleri düzenler.

Ferdinand ve Walter Huneke isimli iki Alman bilim insanı, nöral terapinin kurucuları olarak kabul edilirler; onları nöral terapi sonucuna getiren farkındalık ise vücudun bir bölgesine tedavi verdiklerinde, diğer bölgelere de etki ettiğini bulmalarıdır. Vücuttaki tüm sinirlerin birbiriyle etkileşimi... 

Nöral terapi ile otonom sinir kümelerine, periferik sinirlere, tetik noktalarına, bezlere ve skar dokusu dediğimiz ameliyat ya da yaralanma sonucu olan dokulara lokal anestetikler enjekte ediliyor. Bu bölgeler elektro fizyolojik olarak kararsızdır ve otonom sinir sistemi bu noktalardan normal olmayan sinyaller verir. Vücuttaki sinir kümeleri birbirine bağlıdır ve bir yerde hata vermesi diğer yerlere de yansır. Örneğin; tek bir yara yeri, uzun süredir devam eden bir migren baş ağrısının nedeni olabilir. Hatta organların fonksiyonları bozulabilir; astım, anjin, adet düzensizlikleri gibi hastalıklara neden olabilir.

Nöral terapi uygulamasındaki temel zorluk, girişim alanlarının tespit edilmesidir. Yara iziniz varsa bunun tespiti kolay olabilir ama dişler, otonom sinir kümeleri, iç organlar veya herhangi bir iç organınız da girişim yeri olabilir.

Girişim alanları nasıl bulunur?

Hastanın öyküsünü dikkate almak gerekir; herhangi bir travma veya yaralanma hikayesi olup olmadığı ya da geçirilmiş bir cerrahi operasyon bizi girişim alanına götürebilir. Ardından fiziki muayene gelir. Girişim alanı etrafında renk tonunda farklılık olabilir; tanıyı doğrulamak için de otonom yanıt testi adı verilen bir teknik kullanılır.

Tedavi ise en kolay kısmı; klasik yöntemde giriş alanı etrafına seyreltilmiş prokain veya lidokain gibi lokal anestezi verilir ve ardından da vücudun aynı tarafındaki uygun bir damara yükleme dozu verilir. Tedavinin mantığı ise girişim alanlarının yerel hücre zarı kararsızlığından kaynaklanmasıdır. Uygulanan bu anestetik maddeler hücre zarını stabilize eder, zara elektrik potansiyelini geri kazandırır ve dokunun fizyolojisinin normalleşmesine yardımcı olur.

Çok hızlı bir şekilde cevap verip, ağrıda hızla azalma kaydedildiği savunulsa da çoğu zaman birkaç kez tekrar gerekebilir. Ayrıca oranı yüzde 5 olarak bildiriliyor; ağrının daha da artma olasılığı bulunmaktadır. İşlemin sadece birkaç saniye sürdüğü belirtiliyor. Bir de benim gibi iğneden korkan veya sevmeyenler olabilir.

Nöral terapi Almanya’da geliştirilip uygulandığı için ilgili literatür daha çok Almanca. Bu sebeple de uzun süre Almanya’nın dışına çıkamadığı belirtiliyor. Nöral terapi ve kanser diye tarayınca da çok fazla bilgiye ulaşamadım. Uygulayıcıların, objektif, bilimsel kurallara uygun çalışmalar yapması ise en büyük beklentimiz...

Bilgili, sağlıklı, mutlu ve maskeli kalın...

 

 

Yazının devamı...

KOKUNUN İZİNDE BİR BİLİM İNSANI...

Bugün yazılarımda öz güven ve gururla sahiplendiğim, kimsenin de toz kondurmasına izin vermeyeceğim bilim insanı kaynağımızdan, ilham veren bir başka isimle birlikteyiz; KBB uzmanı Prof. Dr. Aytuğ Altundağ... Koku üzerine sürdürdüğü başarılı çalışmalarına ve yayınlarına yetişmek neredeyse imkansız olan Altundağ ile Covid-19’la birlikte artan koku duygusunun kaybolmasını ve kalıcı koku kaybının nedenlerini konuştuk.

Biz kokuyu pandemi normalleriyle fark etsek de bu çalışmaların miladı uzun yıllar olabilir. Pandeminin dilimize yerleştirdiği terimlerle başlayalım. Koku alanı nedir, nerede bulunur? 

Tam da belirttiğiniz gibi, bizim uzun yıllardan beri üzerinde çalıştığımız koku ile ilgili problemler, Covid-19 sayesinde bir anda, tüm dünyada konuşulur hale geldi. Çünkü en önemli bulgulardan biri bahsettiğiniz gibi ‘koku
duyusunun kaybolması’.

Koku alanı dediğimiz bölge(ler), burun içinde, koku merkezli beyin içinde ve bu iki alan arasında bağlantıyı sağlayan koku soğancığı içindedir ve bu soğancık kafa tabanında yer alır. Beyin içinde bir ara istasyon gibi çalışır. Koku alanı tam ‘burnumuzun direği’ dediğimiz noktada, burun çatımızda sağlı sollu yer alıyor ve pek çok hastalıkta bu bölgeye ait problemler karşımıza çıkabiliyor. Alerjide, poliplerde, viral enfeksiyonlarda ve Alzheimer’da, bu bölgede birçok varyasyonlar görebiliyoruz.

Koku alma alanı herkeste aynı mı? Yaşla birlikte değişime uğruyor mu?

Yaşlılıkla birlikte koku alma alanının genişliği değişebiliyor, fiziki büyümeyle burnumuzun da büyümesi, koku alma alanını genişleterek anatomik gelişimini tamamlıyor. Koku alanı genişliği kişiye özeldir, olfaktör klefti (yarığı) daha geniş olanlar, kokuya çok daha duyarlı olan, günlük hayatta koku farkındalığı yüksek, gastronomik açıdan daha yetenekli bireyler olabiliyor; parfüm, içecek, kozmetik vb. sektörlerde sadece bu özellikleriyle öne çıkabiliyor. Kadın-erkek ayrımı da yapan bu özellik, burun içinde sahip olduğunuz fiziki alanının büyüklüğüne göre artabiliyor.

Kalıcı koku kaybının nedenleri ve kalıcı olmasını engellemenin yöntemleri var mı?

Koronavirüs sürecinde en çok tartışılan kavramlardan bir tanesi de ‘Koku kaybı geçici midir?, Kalıcı mıdır?’ Şunu biliyoruz; koku kaybı yaşanan korona vakalarının yüzde 80’inde kaybın telafisi bir hafta. Kalan yüzde 20’sinde ise koku alma yetisi bir ay içerisinde geliyor. Asıl problem bundan sonra başlıyor ve bazıları için önü açık bir süreç yaşanıyor. Kimisinde üç ay, kimisinde altı ay devam eden kayıplar da olabiliyor.

Şu anda, mart ayında tanısını koyduğumuz ama koku duyusu kalıcı olarak kaybolan örnekler var. Sebepler için geniş bir yelpaze mevcut; mesela koku kaybının başlangıç şiddeti çok önemli. Koku alanının dar veya geniş olması, geniş koku alanına daha fazla virüsün ACE2 reseptörü vasıtasıyla bağlanması, koronaya eşlik edebilecek kronik rahatsızlıklar, kaybın kalıcı ya da beklenmedik uzunlukta olmasına yol açıyor. Bir ay içinde tedaviye başlanmayan vakalarda, süre uzadıkça kaybın kalıcı olma riski de artıyor. 

‘Dünyada yeni bir skor sistemi tanımladık’

 Covid-19 açısından da riskli bir işiniz var, kendinizi nasıl koruyorsunuz?

Kişisel koruyucu ekipmanları kullanmaya çok dikkat ediyorum; maske, siperlik, mesafe, hijyen... Yine uzun yıllardır kullandığım bazı IV destekleri de aldım; glutatyon, yoğun mesai ve ameliyatlar sırasında yüksek doz C vitamini desteği...

Toplumumuzun genelinde olduğu gibi bende de D vitamini eksikliği var ve destek aldım. İyi beslenmeye, uyku düzenini ayarlamaya çalışıyorum ama yine de IV destekleri ihmal etmiyorum.

Orta-uzun vadede tanık olacağımız çalışmalarınız var mı?

Kulak burun boğaz, nöroloji, radyoloji ve adli tıpın oluşturduğu uzmanlık zincirimiz ile burundan beyine koku yolu dediğimiz bir yol üzerine çalışıyoruz. Bu yol aynı zamanda ilaç kullanımı ve ilaç taşıma sistemleri için de ana yollardan bir tanesi.

Yeni yaptığımız bir araştırmada, yine kafa travmaları açısından burun-beyin yolunu inceledik ve dünyada yeni bir skor sistemi tanımladık. Bu sistemde de, takip skor sisteminde de, özellikle kafa travması sonrası oluşan kalıcı koku kayıplarının tedaviye cevap oranlarını belirleyecek kriterleri bulmaya çalıştık. Çünkü hastaların en zorlandığı nokta hastalıkları ve iyileşme durumlarıyla ilgili fikir sahibi olamamaları. Onların prognozunun nasıl olacağına dair bir takip skor sistemi oluşturmaya çalıştık.

Nörolojide çok iyi bilinen bir Glasgow Koma skalası vardır. Buna benzer kafa travmasıyla kokunun iyileşmesi arasındaki korelasyonu gösteren bir takip skor sistemi oluşturduk. Böyle söylüyorum ama çalışmalarımız devam ediyor. Mesela deney hayvanlarıyla yürüttüğümüz, koku hücrelerindeki uyarılmaları ve ölen koku hücrelerinin yerine yenilerini üretmeye çalıştığımız başka bir süreç de var.

Yeni normalde önemli bulgu enstrümanlarından biri olması nedeniyle önümüzdeki dönemde koku daha çok hayatımıza girecek.

Sağlıklı olmak için bilgiyi ve bilginin arayışındaki bilim insanlarını takip edelim.

Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın...   

Yazının devamı...

SEDEF HASTALIĞI BİLDİĞİMİZİN ÇOK ÖTESİNDE OLABİLİR!

Doç. Dr. Gökhan Okan, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu ve yine aynı üniversitede Dermatoloji Uzmanlığı’nı aldı. Daha sonra bir yıl  Amerika’da Cleveland Clinic’te çalıştı. Avrupa Dermatoloji ve Birleşik Krallık Dermatoloji Kurul sınavlarını geçti. Çok başarılı bir kariyerin ardından şu an kendi kliniğinde çalışıyor ama akademik araştırmaları da bir yandan sürüyor. Bugün konuğumuz olma sebebi ise yayınlanan çalışmaları. Ancak öncelikle sedef hastalığı ve Alzheimer’ın ne olduklarını açıklayalım...

Sedef hastalığı (psoriasis) nedir?

Deride pullanma ve kızarıklık ile kendini belli eden bir hastalıktır. Geçmişte sadece deriye sınırlı olduğu düşünülürken, günümüzde çok sayıda sistemi etkileyen, kronik, sistemik iltihabi bir rahatsızlık olarak ele alınmaktadır. Bu sebeple tanı konduktan sonra eşlik eden diğer sistemler için risk faktörleri ve belirtilerine göre tarama testleriyle araştırılma yapılmalıdır.

Alzheimer hastalığı nedir, evreleri nelerdir?

Alzheimer sinsi başlayan ve genellikle yavaş ilerleyen bellek, konuşma becerisi, düşünce ve davranış bozukluklarına neden olan en yaygın demans türüdür. Hastalardaki bilişsel fonksiyonlardaki bozukluklar zamanla kişinin günlük yaşam aktivitesini etkilemeye başlar. Belirtilerin olmadığı erken evrede, beyin omurilik sıvısında ve kanlarında Alzheimer hastalığının en erken belirtilerini gösteren biyobelirteçlerin tespiti erken teşhis için çok önemlidir.

Alzheimer hastalığının erken dönemde tespiti için sizin çalıştığınız belirteçlerden bahseder misiniz?

Nörofilamentler ve Tau proteini. Nörofilamentler, nöronlarda yani sinir hücrelerindeki iskelet görevi gören proteinlerdir. Yine Tau proteini de sinir hücrelerinde bulunur. Kanda ve beyin omurilik sıvısında bu protein seviyelerinin artışı nöronların hasarını gösterir, nörolojik hastalıklarının takibi ve tedaviye olan yanıtını değerlendirmede bu değerlerin ölçümü önemlidir. 

Sedef hastalığı nörolojik problemlere neden olur mu?

Sedef hastalarında bilişsel bozuklukların rahatsızlığın başında ya da ilerleyen dönemlerinde gelişebildiği daha önce yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak bu durumun direkt sedef hastalığından mı yoksa hastalığın seyrinde sık görülen kalp damar hastalıklarının bir sonucu mu olduğu netlik kazanmamıştır. Sedef hastalığında artan sistemik inflamasyon, nöronların da iltihaplanmasına neden olur. Beynin kronik iltihabı sonucu biliçsel bozukluk gelişebilmektedir.

Alzheimer ile ilişkisi

Sedef hastalığı Alzheimer  ile ilişkili mi?

Sedef hastalarında bilişsel bozuk ve Alzheimer arasında ilişkiyi tespit etmek amacıyla yaşları 17-51 arasında değişen 45 denek üzerinde çalışma yaptık. Journal of Clinical Laboratory Analysis’te yayımlanan makalemizde 45 sedefi olan hasta grubuyla 45 kontrol grubunda serum nörofilaman hafif zincir ve Tau protein seviyelerini ölçtük. Özellikle 40 yaş altı ve şiddetli sedef hastalarında nörofilaman ve Tau protein seviyelerinin daha yüksek olduğunu tespit ettik.

Gelecekte Alzheimer’a yakalanma ihtimali olan sedef hastalarını tespit etmek mümkün olabilir mi?

Gelecekte orta ve şiddetli sedef hastalarında biyobelirteçler sayesinde bu mümkün olabilir. Sedef hastalarında nöroloji hekimleri tarafından bellek fonksiyonlarını ölçen bazı testler uygulanarak, bazı kan tetkikleri, beyin görüntüleme (MRI, PET gibi) ve gerekli görülürse daha ileri tetkikler yapılarak, hastalığın hikayesi, muayene ve tetkikler sonucuna göre Alzheimer olup olmadığına karar verilir. Yapılan tedaviyle hem hastalığın belirtileri azaltılabilir, ilerlemesi durdurulabilir ya da yavaşlatılabilir hem de hastaların yaşam kalitesi en yüksek seviyede tutulmaya çalışılır.

Her hastalıkta olduğu gibi burada da önemli olan erken teşhis olmalı.Yaptığınız bu çalışma, Alzheimer ve sedef hastalığı ilişkisine ışık tutacaktır. Elinize sağlık ve vakit ayırdığınız için sonsuz teşekkürler.

Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalalım...

 

 

Yazının devamı...

‘İŞİN SIRRI, YAPTIĞINIZ İŞE VE EKİBİNİZE İNANMAK’

Bu haftaki konuğum, Türkiye’de SPA denince aklımıza gelenlerin, yanlış ya da daha doğrusu eksikliği konusunda bizleri aydınlatabilecek önemli bir isim, Şebnem Akman Balta...İş insanı ile Sanitas SPA’dan bir sağlık markası yaratmanın püf noktalarına kadar her şeyi konuştuk.

- Artık bir dünya markası haline gelen Sanitas SPA markasının oluşumundaki imzalardan biri size ait... Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Biz sizinle ilk kez Silikon Vadisi’nde tanıştık, ikimiz de MBA yaparken. Hayat bizi çok başka alanlara taşısa da böyle bir söyleşide birlikte olmak güzel. Benim turizm sektörüne girmem evliliğimle paralel gelişti. Eşim sayesinde tanıştığım bu sektörde önce golf turizmi odaklı bir kariyer düşünürken, SPA’nın yurt dışındaki algısı, mesleğin saygınlığı beni çok etkiledi.

Yurt dışında SPA, insanların normal sigorta kapsamına girecek kadar yerleşik bir deneyim. Bir Batılı için sağlığın değişmez ayaklarından biri. SPA kavramının içine girdikçe meselenin estetik ya da fiziksel değişim ve rahatlamadan öte sağlıkla hatta sizin alanınızla kesiştiği noktaları keşfettim. SPA deneyiminin, fibromiyaljiden postür bozukluklarına, kanserden benzeri kronik rahatsızlıklara, fizik tedavi dediğimiz süreci ilgilendiren birçok hastalığa uzanan geniş bir yelpazede, hem gerekli hem de eksik ya da yanlış tanınıyor olması beni daha da motive etti.
İlk olarak lenf, spor ve İsveç masajı da denilen medikal masaj türlerini yani bilinmeyen ama şifa sağlayan örnekleri, bilinen ve talep edilen estetik ya da gevşeme (relaxing) masajlara entegre etmeye çalıştık. Konuklarımız, ödemleri, şişkinlikleri, muhtelif kas ağrılarıyla da ilgili sürpriz gelişmeler yaşayıp geri döndüklerinde, bildikleri sürece neler kattığımızı onlara anlatarak, masajın ya da SPA’nın bilmedikleri zenginlikleriyle tanışmalarını sağladık. Ardından bunun bir Ayurveda olduğunu anlatmaya çalıştık.

- Ayurveda çok dile getirdiğimiz ama aslında bilmediğimiz bir konu, biraz bahseder misiniz?

Ayurveda kelimenin tam anlamıyla ‘yaşam bilimi’ demek. Bunu ülkemizde, mesela bu harika kliniğinizde sizinle de yapabilecek çok değerli uzmanlar, doktorlar var. Tamamen uzmanlık isteyen ve medikal anlamda uzmanların, hekimlerin kontrolünde uygulanması gereken bir yöntem. Değişik branşları var, mesela Panchakarma dediğimiz; bedenin neredeyse her alanda yenilenmesini, temizlenmesini ve tazelenmesini sağlayan yöntemi henüz uygulayamıyoruz. Bu alanda formasyonu olan hekimler gerekiyor ama Shirodhara dediğimiz bir kafa masajı ritüeliyle kronik baş ağrılarına hatta migrene karşı çok iyi sonuçlar alıyoruz.

- Sanitas dünya markasına dönüştü, öğrencilerim için sorayım; onlarca uluslararası ödülle taçlanan sağlık markası yaratmanın püf noktaları neler?

İşin sırrı, yaptığınız işe ve ekibinize inanmak. Özellikle iyi bir ekip her şeyin başı... Doğru kişiye doğru bakımı seçmek ve verebilmek çok önemli. Ve tam anlamıyla hakim olmadığınız konularda hizmet vermemek! Özellikle eşim Abu, mesleki anlamda birçok branşta sertifika sahibi ve sektörde ‘Altın Çocuk’ olarak anılan, bu işe adanmış bir insan. Onun vizyonu ve ekibimizin bu vizyona gösterdiği inanç ve bağlılık bizim başarımızda çok etkili.

Çağın yükselenlerine uyum da çok önemli. Neyi ne kadar geliştirip değiştirdiğiniz ve bunun için gecikmemeniz. Örneğin, kozmetikte işin içine birden son teknoloji aletler girdi. Kozmetik güzellik, kimyadan fizik ve mühendislik alanlarına akan bir ihtiyaçlar listesi sundu. Birtakım lazer cihazlar, elektronik aletler... Biz bu gelişime hemen ayak uydurduk, hatta öncülük ettik. SPA’yı güzelliğin ve estetiğin tekelinden çıkarıp, tıbbın uzmanlık alanına ve ihtiyaçlarına cevap verecek bir iş birliğine yönlendirdik. Diyet, spor, sağlık bizim de anahtar kelimelerimizdi; o zaman aynı anahtar sözcüklere sahip bir bilimle neden ortak çalışmayalım?

- SPA’yı güzellik ve sağlık arasında paylaştırırsak oranlar nasıl tanımlanmalı?

Bir SPA deneyimi yüzde 80 sağlığınıza çalışırken, yüzde 20 oranında güzellik ve estetik fayda demektir. Ayrıca dijital sosyallikten de uzaklaşmış, yüz yüze sosyalleşmiş oluyorsunuz. İçinize dönüyor, rutinin gürültü ve telaşından kopuyorsunuz. Buna bedenimizin de zihnimizin de çok ihtiyacı var ve çok az zaman ayırıyoruz.

‘SPA ve hamam ayrılmaz bir bütünün parçası’

- SPA kökleri Batı’da bir sunum, Türk hamamıyla buluştuğu noktalar neler?

Hamam da aslında Roma kaynaklı ama Doğu’nun çok emek vererek zenginleştirdiği bir kültür. Hamam dediğimiz şey SPA’nın yani su, taş ve sağlıkla kendisini tanımlayan bir kavramın doğal mekanı. Ülkemizin suyunu anlatmama gerek yok, Marmara mermeri gibi dünyanın en sağlıklı, sıfır radyasyon salınımlı taşını kullanıyorum, buhar ve temasla ölü deriden kurtulmak başlı başına bir sağlık ritüeli. Dolayısıyla SPA ve hamam ayrılmaz bir bütünün parçası. Deneyimin pazarlandığı yeni dünyada hamam, Türk tarzı deneyimin en radikal en büyüleyici örneği diye düşünüyorum.

- SPA’yı önerdiğimiz ve önermediğimiz rahatsızlıklar neler?

Sağlık Check formunda kalbiyle ilgili rahatsızlık belirten konuklarımıza önermiyoruz. Misafirimiz bu konuda ısrarcı olursa çok az sürelerde, mutlaka refakatçi bir uzman eşliğinde hamam veya sauna deneyimi yaşamasına izin veriyoruz. Kanser hastalarında özellikle ameliyat sonrası süreçlerde, vücut yaralarının olduğu durumlarda ve lenf dolaşım sistemi açısından öneriyoruz. Hareket etmek kan dolaşımına fayda verse de lenf dolaşımını sağlayan bir yöntem değil. Günlük giyimlerimizin sıkılığı, bedenimizdeki basınç noktaları, hareketsiz süreçler lenf dolaşımını yavaşlatıyor; bu alanda uzman kişilerce son derece hassas biçimde yapılan lenf drenaj masajı, tedavi, ağrı ve iyi hissetme anlamında son derece etkili. Şaka da olsa estetik bir vaat vereyim, selülitlere de çok iyi geliyor.

İşini iyi, yenilikçi bir tutkuyla yapan tüm konuklarım gibi ‘Sağlık Sohbetleri’ne değer kattınız. Hem okurlarıma hem de izleyenlere ilham vereceğinizi düşünüyorum, sonsuz teşekkürler. Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalalım.

Yazının devamı...

RAHİM AĞZI KANSERİ FARKINDALIK AYI

Rahim ağzı, kadının rahminden vajinaya açılan kısımdır. Hemen hemen bütün rahim ağzı kanserlerinden sorumlu olan Human Papilloma Virüsü’dür (HPV). Cinsel temasla bulaşır, tabii ki her bulaşta kanser yapmaz. Bazen hiçbir belirti vermez ya da basit bir enfeksiyon yapar ama tekrarlayan enfeksiyonlar ya da virüsün rahim ağzını kaplayan hücrelere yerleşmesi, yıllar sonra kansere giden değişikliklere yol açabilir. Dünya Sağlık Örgütü kayıtlarına göre rahim ağzı kanseri kadınlarda en sık görülen dördüncü kanser türü ve 2018 yılında 570 bin kadın rahim ağzı kanseri tanısı aldı, 311 bin kadın da hayatını bu tanıyla kaybetti.

Rakamlar biraz ürkütücü olsa da etkin bir tarama ve HPV aşısıyla sorunu çözebiliyoruz. Rahim ağzı kanseri, genel tarama programları içerisinde mevcut ve düzenli tarama testleriyle sadece rahim ağzı kanserinde, bin kadında 64 yıl yaşam süresi kazandırabiliyoruz. Yapılacak şey ise çok basit pap-smear. Bu testte döküntüyle elde edilen rahim ağzı hücreleri toplanıyor ve inceleniyor. Beraberinde HPV’ye de bakılır. İlk test cinsel aktivitenin başlama döneminde yapılıyor. Eğer HPV negatif gelirse kanser riski de düşük olduğu için, testin beş yılda bir smear ve HPV-DNA’ya bakılarak sürdürülmesi yeterli oluyor.

HPV dışındaki risk faktörleri

Düşük sosyo-ekonomik düzey,

Cinsel hayatın çok erken  başlaması,

Çok sayıda cinsel partner,

Tekrarlayan viral ve bakteriyel genital organ enfeksiyonları,

Zayıf bağışıklık sistemi,

Beş yıldan daha uzun kullanılan doğum kontrol hapları,

Sigara.

Aşılama en önemli konulardan biri. HPV’ye karşı geliştirilen aşılar, oluşan enfeksiyonu veya kanseri tedavi etmeye değil, korumaya yönelik. Bu sebeple de en ideali virüsle karşılaşmadan aşılanmak. Aşının cinsel aktivite dönemi başlamadan önce yapılması gerekiyor. Kız ve erkek çocuklarında 11-12 yaşlarında yapılmasını önersek de 9-26 yaş aralığı en etkin yaş dönemi ve bu dönemde üç doz halinde aşı yaptırılması önemli. 43 yaşına kadar aşı yapılabilse de yaş arttıkça etkinliğinin azalacağı unutulmamalıdır. Günümüzde serviks kanseri düzenli aşılama ve tarama yapılan ülkelerde görülmüyor. Ama bizim gibi gelişmekte olan ya da geri kalmış ülkelerde en sık ölüm sebeplerinden biri olmaya devam ediyor. Öyle ki meme kanserinden de ölümcül olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bu kanser türünü de çoğu diğer türde olduğu gibi davet ettiğimiz durumlar oluyor; güvenli bir cinsel yaşam, kondom kullanımı ve aşılanma ile kolayca korunacağımız bir hastalığı sadece ihmalkarlığımızla sorun haline getirebiliyoruz. Yine de bir şekilde rahim ağzı kanseriyle karşılaştığımız durumlarda ise, erken teşhis ile yüzde 85-100 bu kanseri de tedavi etmemiz mümkün. İhmalkar olmayalım yeter...

Erken tanı çok önemli

Tüm kanserlerin en az yüzde 5’i kanser tarama programları ile erken tespit edilebiliyor. Erken tespit demek çoğu zaman kanseri tedavi etmek demektir. Gerçi kanser söz konusu olduğunda hastamızın kurtulduğunu ve sorunun tamamen ortadan kalktığını düşünmüyor, bunu asla dile getirmiyoruz; hayat boyu geri gelme riski olan hastalığı biz de bir ömür takibe alıyoruz. Bu takibe hastamızın kendisinin de dahil olarak yaşamını bu duruma göre planlaması ise nihai zaferi yaşamak anlamında yararlı. Unutmayalım, kanser olmamıza sebep olan eksik veya yanlışlarımızı tekrarladığımız sürece hastalığımızın nüksetmesine hep açık olacağız.

Bilgili, maskeli, sağlıklı ve mutlu kalın...

 

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.