SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

Çeşme yeniden yükselişte

Eskiden İzmirlilerin sayfiyesiydi Çeşme. Bir de rüzgârı sayesinde sörfçüler biliyordu değerini. Hatırlayacaksınız, Babylon Alaçatı’nın açılışıyla İstanbullular da Çeşme’yi keşfetti. Babylon Alaçatı’dan Aya Yorgi’ye taşındığında bile İstanbullular Alaçatı’dan vazgeçmedi.

Emre Ergani’den Metin Fadıllıoğlu’na İstanbul’un tanınmış işletmecileri de ardı ardına Çeşme’de mekân açtı. Güler Sabancı’dan Erol Tabanca’ya birçok isim Alaçatı’ya otel yatırımı yaptı. İstanbul’dan Alaçatı’ya tatile giden çok kişi oldu, tabii bunda bazı İstanbulluların artık bir ayağının Alaçatı’da olması da etkiliydi. Yine de turizmciler hep dertliydi, “Çeşme zor bir bölge çünkü yabancı turist gelmiyor” diye.

Gerçekten de öyleydi, Bodrum’a, Antalya’ya, Fethiye’ye yabancı turistler akın ederken Çeşme’de sadece yerli turistler vardı ama artık bu değişiyor. Alaçatı’da bir ara kalabalık nedeniyle sokakta yürümek bile çok zorlaşmıştı. Neyse ki sonra o abartılı coşku geçti. Eğlence, Hacı Memiş ve Kemalpaşa’ya kaydıkça daha iyi oldu. Şimdi ise Alaçatı-Çeşme hattında son zamanlarda öne çıkanları sıralayalım.

The Stay Warehouse, köyün içinde yer almaması ve geniş bahçesi ve yetişkin oteli olmasıyla avantajlı. Burada tüm günü havuz başında geçirip akşam güzel bir yemeğe giderek bütün tatilinizi nispeten izole bir şekilde geçirmek de mümkün.

Ama plaja da gitmek istiyorsanız Plage Isolée’de otelin özel bir iskelesi de var. Sonrasında ise erken bir akşam yemeği için aynı plajdaki Balıkçı Niyazi’ye geçiliyordu. Köyün yerlilerinin favorisiydi Niyazi, mezeleri kadar balık pişirmesi de başarılıydı.

Plajlarla devam edelim; Ovacık’taki Before Sunset ve Dalyan’daki Momo, son yıllarda en popüler yerlerdi.

Agrilia, Alavya’nın içine taşındığı zaman yerini buldu demiştik, şimdi otelin arka girişi sayesinde köyün kalabalığına karışmadan akşam yemeğine gitmek mümkün. Ferdi Baba, Kapari, Kolburano’s, Yek gibi sevilen restoranlar da bu yaz aynı şekilde devam ediyor. Ovacık yolundaki Asma Yaprağı, iyi yemek sevenlerin favorisi, bir giden bir daha gidiyor. Alışveriş için favorilerin başında farklı tasarımcı ve sanatçıların işlerini bir araya getiren Eski Tütün Dükkânı geliyor. Alışverişe çıkmışken Veli Usta’dan karadut ve İmren’den sakızlı dondurma almayı da unutmamak lazım.

Gece hayatında ise son yıllarda köyün içinde Üst Kat popüler. Geçen yazın en yenisi Sipster’dı, köyün eskilerinden Botanist’cilerin yeriydi. Menüsü şef Seray Öztürk tarafından hazırlanan Sipster hemen köyün içinde, ama yemyeşil ağaçlar altında köyün yoğunluğundan uzaktaydı. Köyün kendine özgü genç barları, Nook ve Baby Winehouse geçen yaz sezonu erken karşılayan mekânlardandı. Doğallıkları ve lokal olmaları, köy müdavimleri için en keyifli buluşma yeri haline gelmelerini sağlıyordu. Ovacık’ın giderek daha da gelişmesi dikkati çekiyordu.

Alaçatı köyünün telaşesinden uzakta bağlar arasında küçük mobil evlerin olduğu bir kaçış noktası haline geliyordu, dolayısıyla burada açılan yeni yerler de bölgeye uygun, küçük, lezzete odaklı lokal mekânlardı.

Daha çok lokallerin bildiği, Levain, küçücük, 15 kişinin ev ortamında ekşi maya hamurunda pizza yiyebileceği harika bir ortama sahip olmasıyla sevilmişti. Günler öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Ova Sofra ise pandemi boyunca evlere gönderdiği menülerle dikkatleri çekmişti, Ovacık’ta küçücük 1 gün önceden rezervasyon yaptırmanız gereken bir Ege mutfağı örneği; lokal malzemelerle taze lezzetler sunuyordu. Geçen yaz Cherie Alaçatı ve Markus; İstanbul’dan gelen en yeni mekânlardı. Bu yılın en yeni 2 mekânıyla bitirelim.

İki şef Amavi’de buluşuyor

Alaçatı yavaş yavaş bir değişim içinde, kaliteye önem veren, farklı olmaya özen gösteren mekânlar yeniden çoğalıyor. Amavi bunlardan biri, geçen yaz temmuzda Alavya’nın alt bahçesinde sessiz sedasız açıldı, bu yıl ise sezona iddialı bir giriş yaptı. Amavi, adını Latinceden alıyor, “sevdim” anlamına geliyor, konseptini denize ait her şey diye özetleyebiliriz. Mutfak, Can Aras’a emanet, genç, özgün tatlar yaratmaya odaklı bir şef Can Aras. Mekân balık ve deniz mahsulleri ağırlıklı bir menüye sahip. Ege ve Akdeniz ağırlıklı, mevsiminde lokal ürüne önem verilen, odun ateşi, kömür ızgara ve ağır ateşte pişen yemeklerin yer aldığı açık bir mutfak dikkati çekiyor. Balık türünü, pişirme tekniğini istediğiniz gibi seçebiliyorsunuz, dry-aged, yani kuru dinlendirilme veya tava balıklar seçenekler arasında. Şef Can Aras’ın denizlerdeki kirlenmeye vurgu yaptığı patates camlı isli midye tabağı, hem görünüşü hem de lezzeti ile mekânın özgün tabaklarından biri. Hamsi turşusu, yeşil elmalı rezene salatası, isli sardalye, midyeli soğan dolması gibi özgün tabaklar da klasik bir balıkçıda denk geleceğiniz lakerda, tarama gibi lezzetler de menüde yer alıyor. 15 Haziran’da Mustafa Otar ve Can Aras, Amavi’de bir araya geliyor, balık ve deniz odaklı çalışan 2 şefin birlikteliğinden doğan “Fishermen’s Diary” menüsü sadece 1 günlüğüne Amavi’de olacak.

Çeşme Marina Yacht Club açılıyor

Tarihi bir liman yerleşimi içerisinde, yenilenen sade ve modern mimarisi ile öne çıkan Çeşme Marina Yacht Club, bu hafta sonu itibarıyla özel müzik performanslarına ev sahipliği yapmaya ve gastronomik deneyimler sunmaya hazırlanıyor. Çeşme Marina Yacht Club, yenilenirken sürdürülebilirliği merkezinde tutmuş. Müzik programında ise jazz’dan funk ve fusion’a uzanıyor. Hedef, Çeşme’ye sürekli yaşayan bir kulüp kazandırmak.

 

 

Yazının devamı...

'İnternetten önce internetti'

Son zamanlarda izlediğim en iyi belgesel Colette’in hikayesi.
Hayır, Oscar ödüllü belgeselden bahsetmiyorum.
20 yıl boyunca moda ve tasarım dünyasına yön veren, sokak kültürü ile lüks moda evlerini bir araya getiren ilk iş birliklerinin yapıldığı konsept mağaza Colette’den söz ediyorum.
Hatırlayacaksınız, tam 20 yıl boyunca dünyada yeni ne çıkmışı takip etmek için tek adresti Paris’teki Colette. Sadece moda dünyasındaki gelişmeleri değil, en son teknolojik oyuncakları da en yeni kitapları da burada takip etmek mümkündü.
Üstelik Colette’in sahipleri Colette Roussaux ve kızı Sarah Andelman moda dünyasında o kadar etkiliydi ki Paris Moda Haftası’nda en ön sırada otururken de sırf onları izleyerek moda dünyasında nelerin yükseleceğiyle ilgili ipuçları elde etmek mümkündü.
Ayrıca anne-kız birçok önemli tasarımcı ve markayla iş birlikleri de yaptılar.

Colette’e yazılmış bir aşk mektubu

Lüks bir markanın ürününün üstüne bir sanatçının resim yaparak kişiselleştirilmesini de ilk Colette’te gördük.
Her güzel şey gibi ne yazık ki Colette’in de sonu geldi, çattı.
Dijital çağın yükselişiyle, alışveriş alışkanlıklarının değişmesiyle Colette de yerini korumak için büyük bir mücadele verdi ama aralık 2017’de kapandı.
Onun yerine yeni bir konsept mağaza çıkar mı, o kadar güçlü başka bir marka yaratılır mı diye çok konuşuldu, ama tam beş yıl sonra şimdi görüyoruz ki bu imkansız.
Hugues Lawson-Body’nin yönettiği ve La Pac ve Highsnobiety’nin ortak yapımcılığını üstlendiği ‘Colette Mon Amour’, filmi aslında Colette’e yazılmış bir aşk mektubu.
Film, Colette’in moda dünyası üzerindeki yadsınamaz etkisini Pharrell Williams, Virgil Abloh, Kanye West, Futura 2000 ve daha pek çok kişinin ağzından anlatıyor ve aslında bir daha böyle bir konsept yaratılamayacağını da açıkça ortaya koyuyor.

Zirvede bırakabilmek başka bir şey

Film için yönetmen Lawson-Body, Kanye West, Virgil Abloh, Pharrell Williams, Chitose Abe ve Kaws adıyla bilinen Brian Donnelly’den referanslar ve elbette Colette ekibinin üyelerinden anekdotlar almış.
En akılda kalıcı bölüm ise Kanye West’in “Colette internetten önce internetti” diye anlatmaya başlarken gözlerinden süzülen yaşlar.
Pharell Williams ise “Geleceği satın almak istiyorsan buraya gel” diye özetliyor Colette’i.
Çok genç yaşta hayata veda eden Virgil Abloh, kendi adına, insanların Colette ile olan yoğun bağlarının, bir mağazanın yokluğunda bile yaşamasına izin verdiğini anlatıyor.
“Geçen gece fiziksel mağazanın hâlâ orada olmamasının ne kadar üzücü olduğunu söylüyordum, ama belki bu ilkel bir düşüncedir. Belki Colette hâlâ burada ve eskisinden daha büyük. Evrenseldir; fiziksel alanın orijinal dört duvarından daha büyük bir topluluktur. Ve şimdi o daha büyük alanda yaşayabiliriz” diyor belgeselde.
Spot ışıklarından her zaman kaçan, mağazanın kurucusu Colette Roussaux ise yanında kızı, kreatif direktör Sarah Andelman’la Colette’i kapatmaya nasıl karar verdikleri sorusunu yanıtlıyor: “Bence bu bir aşk hikayesi. Tüm çalışmalarımız ve bağlılığımızdan sonra, mağazanın düşüşünü görmekte çok zorlanırdım.”
İşte zirvede bırakabilmek başka bir şey.

Yazının devamı...

Tasarımda doğaya dönüş başrolde

Milano’da yılın en güzel zamanı moda haftası değil, hiç şüphesiz tasarım haftası.

Tasarım, mobilya ve dekorasyonla ilgilenenler Salone del Mobile Fuarı ve Tasarım Haftası için bu hafta Milano’da.

Tasarım Haftası, 12 Haziran’a kadar devam edecek.

Hatırlayacaksınız, daha önce “Supersalone” başlığıyla gerçekleşen 58. edisyonun küratörlüğünü Milano’nun “Bosco Verticale” adlı kulesindeki gibi dikey ormanlarıyla tanınan Milanolu mimar Stefano Boeri üstlenmişti.

Bu durumda kaçınılmazdı, fuarın ana fikri sürdürülebilirlikti.

Tam 200 ağacın arasından geçerek fuar alanına girildi, bu aslında Londra Tasarım Haftası’nda Somerset House’da Es Devlin’in kurduğu mini ormanı da hatırlatıyordu.

Fuarın girişinde yer alan ağaçlar, fuar sonrası Milano’nun farklı semtlerine dikilecek diye planlandı.

Markalar ise tasarımlarını tamamen geri dönüşüm malzemelerden oluşan pavyonlarda sergiledi.

Bu yıl ise 60’ıncı yaşını kutlayan, tam 2 bin katılımcının olduğu Salone del Mobile’de mimar Mario Cucinella tarafından tasarlanan, ev yaşamının geleceğini anlatan, 15 bin metrekarelik bir alana kurulan enstalasyon fuara damga vuruyor: “Design with Nature / Doğayla Tasarlamak”.

Bu yıl da fuarda en çok dikkat çeken şey doğanın değerini bilmek ve tabii sürdürülebilirlik.

Fuarın tamamını gezmek hiçbir zaman mümkün olmuyor, alan çok büyük olduğu için.

Eskiden fuar alanından ilham alınırdı, son yıllarda ise sadece alış-satış yapanlar fuarda.

Artık markalar da işlerini şehre yayılan sergilerle duyurmayı tercih ediyor.

Ürünleri stantlarda olduğu gibi sergilemek yerine, bir konsept, bir hikâye yaratıyorlar.

Sergilerden daha etkileyici mekân 

Fuarın, Nilufar ve Pirelli Hangar’ın yanı sıra mutlaka görülmesi gerekenlerin başında ise Villa Necchi Campiglio geliyor.

Mimar Piero Portaluppi’nin 1930’larda yaptığı, Tilda Swinton’ın başrolünde olduğu “I am Love” filminin çekildiği müthiş ev.

Tilda Swinton çekim için neden bu evi seçtiklerini anlatırken “Biraz saray, biraz müze, biraz hapishane” olmasından etkilendiklerini söylemiş.

Evet, evde saray ve müze havası var ama hapishane olamayacak kadar huzur verici.

Evin sahiplerinin çocuğu yok.

Ailenin son ferdi de hayatını kaybedince ev devlete kalıyor.

Müzeye dönüştürülüyor ve olduğu gibi korunuyor.

Hatta o kadar iyi korunuyor ki gardıroplardaki kıyafet ve aksesuarlardan çalışanların üniformalarına kadar her şeyi evde görebiliyorsunuz.

Biraz vintage düşkünüyseniz 1930’lardan kalan çanta, şapka ve kıyafetler karşısında uzun zaman geçirmek isteyeceğiniz kesin.

Evde kullanılan malzemeler de dikkat çekici.

Parkeler ve mermerler bile özel.

Banyolardaki küvetler ve yuvarlak camlardan görünen manzara etkileyici.

Evin en güzel yanlarından biri de hâlâ çok sık kullanılıyor olması.

Gerçekten de birçok sergi düzenleniyor Villa Necchi Campiglio’da.

Ama sergilerin çoğu zaman Villa Necchi Campiglio kadar etkileyici olduğunu söyleyemeyeceğim.

Yazının devamı...

Bir kitap daha yazar mı?

Tam dokuz yıl önce Forbes listesinde dünyanın en güçlü 10’uncu kadını seçildi.

Boşuna demedi, “Michelle Obama’dan bile daha güçlüymüşsün diye annem bile dalga geçti, bu listelere inanmamak lazım.”

Sonra anlattı, çalışma arkadaşları onu tebrik ederken ne kadar utandığını ve “Bu listelere inanmamak lazım” demeyi tekrarladığını.
Sonunda asistanı uyardı, “Bu iyi bir şey, dalga geçmemeli tam aksine gülümseyerek teşekkür etmelisin” diye.

Daha sonra ‘Time’ dergisinin kapağında masum bir fotoğrafı yer aldı, ‘Başarılı olduğu için ondan nefret etmeyin’ spotuyla. O zaman 43 yaşındaydı, evliydi ve iki çocuk annesiydi. Tamamen kendi kendine yaptığı 500 milyon dolarlık bir serveti vardı.

“Lean In” adlı kitabıyla kadınlar, iş hayatı ve liderliği sorguluyordu.

Evet, bildiniz, Facebook’un geçen hafta işten ayrılacağını açıklayan COO’su Sheryl Sandberg’den söz ediyorum. Hatırlarsınız, Sheryl Sandberg, 2010’da yaptığı TED konuşmasında “Kadınlar kendilerini geri çekiyor, herkes tarafından sevilmeyi fazla önemsiyor, meşgulüm ya da bir gün çocuk yapmak isterim gibi bahanelere sığınabiliyor. Hatta hâlâ bu işi öğreniyorum diyenler bile var, bir erkek asla böyle konuşmaz” diyerek kadınları kızdırmıştı.

İş hayatını şöyle özetliyordu, “Kariyer, maraton gibi. Kadın ve erkek eşit şartlarda başlıyor. Yarış başlayınca yan yana koşuyorlar. Erkek maratoncular ‘İyi gidiyor, az kaldı’ diye motive ediliyor, kadın maratoncularaysa ‘Biliyorsun, bunu yapmak zorunda değilsin’ diye bağırılıyor.”

Sandberg’e göre kadınların en büyük düşmanı ise kendileri. Kendi kendini eleştirmekten, “Acaba bu işin üstesinden gelebilir miyim?” diye düşünmekten, iş hayatında yükseldiğinde “Demek ki doğru zamanda doğru yerdeydim” demekten vazgeçmek gerektiğini anlatıyor.

Sheryl Sandberg, kitabında kadınlara ilham vermeye çalışırken kendi hayatından da örnekler verdi, hamileliğinde Google’da çalışırken arabasını uzağa park edip yürürken ne kadar zorlandığını görünce patronlarını binanın önünde hamilelere özel park yerleri olması gerektiğine ikna etmesi gibi. Aslında patronları ikna etmek zor olmamış, hemen kabul etmişler ama bunun daha önce hiç akıllarına gelmediğini söylemişler.

Tabii gönül ister, her hamile sorunlarını Google’ın kurucuları Larry Page ve Sergey Brin ve Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’le paylaşabiliyor olsun ve her patron onlar kadar anlayışlı olsun.

Sheryl Sandberg, doğum yaptıktan sonra işten saat 17.30’da çıktığını açıkladığında kendisini manşetlerde bulduğunu da uzun uzun anlatmıştı, İstanbul’a geldiğinde. “Baltayla adam öldürsem bu kadar büyük haber olamazdım” demişti. Kitapta komik anılarına da yer verdi, örneğin önemli bir konferans için eBay’in özel uçağıyla giderken yanına çocuğunu alan tek yöneticiyken kızının sürekli kaşınması dikkatini çekiyor, sonunda fark ediyor ki kızı bitlenmiş.

Başkalarına belli etmeden kızını sakinleştirip, iner inmez de gruptan ayrılıp doğru eczaneye koşmuş.

“Neyse ki özel uçaktı ama bir şirket uçağına çocuk götürdüğüm için utandım” diye anlatmıştı.

Sheryl Sandberg’in anılarını okuyanlar “O kadar imkânla ben de yapardım” deyip geçebilir.

Sandberg’i servetinden dolayı modern çalışan kadından kopuk olmakla suçlayabilir. “Lean In” kitabının gelirinin aktarıldığı Lean In Vakfı’nı da sosyal devrim başlatmak yerine bir pazarlama kampanyası olarak görebilir.

Ama yine de kitabı okumakta fayda var.

“Lean In” kitabından sonra, son yedi yılda Sheryl Sandberg’in hayatında çok şey değişti, eşi David Goldberg bir aile tatili sırasında koşu bandında düşerek hayatını kaybetti.

Bir süre sessizdi Sandberg, iki yıl önce ise Tom Bernthal ile nişanlandığını Facebook’ta duyurdu ve manşetlerde yer aldı.

Şimdi ise 14 yılın ardından Facebook, Instagram ve Whatsapp’ın tepe şirketi Meta’daki COO görevinden ayrılmasıyla; kendisi mi ayrıldı, yoksa işine son mu verildi tartışmalarıyla manşetlerde. İşte şimdi “Lean In”in devamını yazmasının tam da zamanı.

Yazının devamı...

70 yılda kimler geldi kimler geçti

Kraliçe Elizabeth II’nin Birleşik Krallık’ta tahta çıkışının 70. yılı dolayısıyla düzenlenen Jübile kutlamalarında neler öne çıktı?

İngiltere’de bu hafta sonu hayat durdu, tek gündem maddesi vardı: 96 yaşındaki Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışının 70. yılı şerefine düzenlenen Platin Jübile kutlamaları. 4 gün boyunca devam eden kutlamalar için perşembe ve cuma günleri resmî tatil ilan edildi. Uzun hafta sonu tatilini fırsat bilip Londra dışına çıkanlar bile TV başında kutlamaları heyecanla izledi. 

Kraliçe Elizabeth sağlık sorunları nedeniyle tüm programa katılamadı, ama ilk gün Buckingham Sarayı’nın balkonunda önce kuzeni Kent Dükü Prens Edward ile sonra da oğlu Prens Charles ve eşi Camilla ve büyük torunu Prens William ile eşi Kate ve çocukları George, Charlotte ve Louis ile halkı selamladı. 

İlk günün yıldızı, Kraliçe’den bile rol çalmayı başaran küçük prens Louis oldu. Louis, balkonda uçak gösterilerini izlerken yerinde duramadı ve hatta Kraliçe Elizabeth’in bile önüne geçti. Prens George ve Prenses Charlotte ise küçük kardeşlerinden çok daha olgun ve duruma hâkimdi. Kraliçe daha sonra akşam Windsor Kalesi’nde ışıkları yakarak kutlamalara yeniden katıldı. Cumartesi sabahı gerçekleşen kutlamalara ise katılamayacağı perşembe akşamı açıklandı. 

Herkes neyi merak etti? 

Kutlamalarla ilgili herkesin merak ettiği bir konu vardı: Ailenin görevden ayrılan üyeleri Harry ve Meghan’ın ve Jeffrey Epstein davasıyla gündeme gelen Prens Andrew’un kutlamalara katılıp katılmayacağı. Hatırlayacaksınız, Kraliyet Ailesi en son Nisan 2021’de 99 yaşında hayatını kaybeden, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in 73 yıllık eşi Prens Philip’in pandemi nedeniyle sadece 30 kişilik, maskeli, sosyal mesafeli cenaze töreni için tam kadro bir araya gelmişti. Cenazeye bir tek Los Angeles’ta bulunan ve o zaman 6 aylık hamile olan Meghan katılamamıştı. Harry ile Meghan, Kraliyet Ailesi’ndeki görevlerinden ayrıldıktan sonra ilk defa Invictus Games için Avrupa seyahatlerinde İngiltere’ye 1 günlüğüne uğramıştı, şimdi ise iki çocuklarıyla birlikte İngiltere’ye ilk gelişleri. Harry ve Meghan, Kraliçe Elizabeth için düzenlenen ilk günkü kutlamaları kapalı kapılar ardından izledi, açık pencereden çekilen fotoğrafları dışında görüntülenmedi. 

Prens Andrew’un ise kutlamalara koronavirüse yakalandığı için katılamayacağı Buckingham Sarayı tarafından önceden açıklandı. Kraliçe Elizabeth ve Prens Andrew dışındaki Kraliyet Ailesi üyeleri ise St. Paul’s Katedrali’nde bir araya geldi ve Kraliçe’yi kutladı. 

Kutlamalar, cumartesi akşamı (dün) Buckingham Sarayı’nda gerçekleşen dev konserle ve sokak partileriyle devam etti, bugün de devam edecek. 

Liderlerden kutlama 

Kraliçe Elizabeth’in “Jübile” kutlamalarını sadece Birleşik Krallık değil, tüm dünya ilgiyle izledi. 

Dünya liderleri, Kraliçe’yi özel mesajlarla kutladı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, videoya kaydedilmiş bir mesajda İngilizce, “Siz, iki ülkemizi birbirine bağlayan altın ipliksiniz, milletlerimiz arasındaki sarsılmaz dostluğun kanıtısınız” diye konuştu. 

2011 yılında eşi Michelle ile kraliçeyi Buckingham Sarayı’nda ziyaret eden ABD eski Başkanı Barack Obama, “Hayatınız sadece Birleşik Krallık’a değil, dünyaya da bir hediye oldu” dedi. 

Sadece liderler değil, farklı ülkelerin halkları da Kraliçe’yi kutladı. Hatta monarşiye karşı olanlar bile Kraliçe Elizabeth’e sempati duyabiliyor. Nedeni basit, 96 yaşında hâlâ azimle 70 yıldır kendini adadığı görevine dört elle sarılması ve hiç durmadan devam etmesi, sevgi ve saygıyı hak ediyor ve Kraliçe Elizabeth II’yi sadece Birleşik Krallık’ta değil, tüm dünyada gönüllerin kraliçesi yapıyor.

70 milyon sterlinlik turizm 

“The Crown” dizisini izleyenler bilir, Kraliçe Elizabeth, PR gurularını cebinden çıkaracak kadar başarılı. Tahtta bu kadar uzun kalmasına rağmen zamanın ruhuna her zaman hâkim. Zaten halk tarafından yıllarca sevilmek de zamanın ruhunu iyi okumaktan geçiyor. Ancak iyi okuyabilen ayakta kalıyor. Zamanın gerisinde kalmamak için kim olursanız olun, İngiliz Kraliyet Ailesi de olsanız, çağın gereklerine göre tüm kuralları esnetmek gerekiyor. Pandemi öncesinde, İngiliz Kraliyet Ailesi ile ilişkili turizm istikrarlı bir şekilde büyüyordu. Royal Estate’e yapılan bilet girişlerinden elde edilen gelir, perakende satışlarda yaklaşık 20 milyon İngiliz Sterlini’ne ek olarak 2019/2020’de yaklaşık 50 milyon İngiliz Sterlini oldu.

70 yılda 14 başbakan

Kraliçe Elizabeth, 64 yıl boyunca tahtta kalan Kraliçe Victoria’yı geride bırakarak en uzun süre tahtta kalan İngiliz hükümdarı. 

Ancak Kraliçe Elizabeth henüz dünyada en uzun tahtta kalan hükümdar unvanını alamadı. Fransa’dan Louis XIV, Lihtenştayn’dan Johann II ve Tayland’dan Bhumibol Adulyadej 70 yıldan fazla bir süre tahtta kaldılar. 

Tahtta bulunduğu 70 yıl boyunca Kraliçe II. Elizabeth’e 14 başbakan hizmet etti. 

Winston Churchill’den “Demir Leydi” lakaplı Margaret Thatcher’a kadar farklı başbakanlarla farklı zorlu ilişkileri yönetti. 

Peki, ama sırasıyla hangi Başbakanlar: Winston Churchill, Anthony Eden, Harold Macmillan, Alec Douglas-Home/Ev, Harold Wilson, Edward Heath, James Callaghan, Margaret Thatcher, John Mayor, Tony Blair, Gordon Brown, David Cameron, Theresa May ve Boris Johnson. 

Kraliçe Elizabeth, Harry Truman’dan itibaren son 14 ABD başkanından Lyndon Johnson hariç 13’üyle de görüştü. Kraliçe Elizabeth’in görüştüğü 13 ABD Başkanı’nı da sırasıyla hatırlayalım: Dwight D Eisenhower, John F Kennedy, Richard Nixon, Gerald R. Ford, Jimmy Carter, Ronald Reagan, George Bush, Bill Clinton, George W Bush, Barack Obama, Donald J. Trump, Joseph R. Biden. 

Yazının devamı...

TASARIM MERAKLILARI MİLANO’DA BULUŞUYOR

Dünyanın her yerinden tasarım, mobilya ve dekorasyonla az ya da çok ilgili herkes önümüzdeki hafta Salone del Mobile fuarı ve Tasarım Haftası için Milano’da. Boşuna demiyorlar, İtalya ‘Made in Italy’ etiketinin gücünü biraz da bu haftaya borçlu.

Milano’da yılın en güzel zamanı moda haftası değil, hiç şüphesiz tasarım haftası.

Bu yıl 7-12 Haziran’da gerçekleşecek Tasarım Haftası’nda şehrin dört bir yanında sergiler düzenlenecek, Zona Tortona’dan Triennale ve Brera’ya birçok bölgede açılışlar ve partilerde sosyalleşilecek.
Sosyalleşmek de işin parçası zaten, yaptığınız iş ne kadar iyi olursa olsun fark etmiyor, duyurmak için kendi sosyal ağınızı yaratmanız gerekiyor. Tasarım haftasının kalbi yıllardır Zona Tortona’da atıyor.

Tortona ve paralelindeki caddelerde yer alan eski depolara kurulmuş sergiler gez gez bitmiyor. Ancak son yıllarda Tortona eski cazibesini kaybediyor diye konuşuluyor. Bunun nedeni de artık birçok markanın organizasyonları için şehrin dört bir yanındaki showroom’ları tercih etmesi ve tabii Zona Tortona organizasyonunda yaşanan zorluklar. Ayrıca Milano’da gelişen yeni bir bölge daha var, Lambrate. Tasarım haftasında Lambrate de Zona Tortona’dan rol çalıyor. Tasarım fuarı, Salone del Mobile, daha çok dekorasyon ve mobilya sektörüne hitap ediyor. Stantlar ‘dar alanda kısa paslaşmalar’ temalı. Küçük alanları en iyi şekilde değerlendirme hedeflenmiş. Bir de tasarımlar kadar tasarımcıları da yıldızlaştırmış.

Fuarın tamamını gezmek mümkün değil, alan o kadar büyük ki nereden başlayacağınızı şaşırıyorsunuz.

Eskiden fuar alanından ilham alınırdı, şimdi sadece alış-satış yapanlar fuarda. Artık markalar da işlerini şehre yayılan sergilerle duyurmayı tercih ediyor.

Ürünleri stantlarda olduğu gibi sergilemek yerine, bir konsept, bir hikaye yaratıyorlar.

Elinizde bir kitapçıkla, bütün gün şehirde bir yerden bir yere koşturmakla geçiyor.

Ne kadar koşturursanız koşturun, yine de her yere yetişmek mümkün değil.

En iyisi beğendiğiniz markaları seçip sadece onların stantlarına ya da sergilerine gitmek.

Wes Anderson imzalı Bar Luce

Tasarım haftası için Milano’ya gidenlerin uğramadan dönmedikleri bir yer, Rem Koolhaas’ın mimarlık firması OMA’nın eski bir içki fabrikasını dönüştürerek tasarladığı Fondazione Prada. Fondazione Prada, çağdaş sanat sergilerinin yanı sıra mimari, sinema ve felsefe projelerinin de paylaşıldığı bir platform. Venedik’te ve Milano’da merkezleri var.

Milano’daki merkezin girişinde Amerikalı yönetmen Wes Anderson’ın tasarladığı bir kafe-bar bulunuyor: Bar Luce. Anderson niyetinin film seti değil, gerçek hayat için bir mekan tasarlamak olduğunu söylese de Bar Luce daha çok bir film setini andırıyor.

Mekan kadar stil sahibi: Rossana Orlandi

Tasarım haftasının favori mekanlarından biri de Rossanna Orlandi’nin eski bir fabrikaya kurulmuş olan galerisi.

Bahçe de, içerisi de cıvıl cıvıl. Orlandi, İtalya’nın en stil sahibi kadınlarından biri.

Dünyanın dört bir yanındaki genç sanatçıları keşfetmesiyle tanınıyor.

Yazının devamı...

BASE’in yeni hedefi

Önce popüler mekânlar sanatçılarla iş birliği yapmaya başladı.

Mekânlarda sergiler açıldı, sergilerle beraber sosyalleşme partileri...

Derken, irili ufaklı sanat organizasyonları gündeme gelmeye başladı.

Mamut Art’ın ardından Art Weeks Akaretler ile tanıştık.

Genç sanatçılara fırsat tanıyan BASE yapılmaya başlandı.

BASE, altı yıl önce genç sanatçılar için yeni bir fırsat olarak ortaya çıktı.

Daha ilk yılında beş günde 10 bin kişi tarafından ziyaret edildi.

20 şehirde 31 üniversiteden 108 sanatçıya ait 116 yapıta ev sahipliği yaptı.

Aslında BASE, bir fuardan çok bir sanat buluşması.

Tüm Türkiye’nin yeni mezun olan sanatçılarını ilk kez İstanbul’da Galata Rum Okulu’nda, daha sonra ise Akaretler Sıraevler’de aynı çatı altında bir sergide buluşturdu, sonra farklı mekânlara taşındı.

Her yıl Mardin’den Antalya’ya, Batman’dan Kayseri’ye 20 şehirden, 30 üniversiteden, 100 sanatçıya ait yüzlerce yapıta ev sahipliği yaptı.

Resim, seramik, video, heykel, yerleştirme, fotoğraf, baskı, cam ve grafik tasarım gibi pek çok farklı sanat dalından yapıtlar sergilendi.

“Çok büyük bir mezuniyet sergisi gibi” diye özetlediler BASE’i.

BASE Talks’ta birbirinden değerli konuşmacıları da ağırladılar.

Bu ilham verici konuşmaları dinlemek de artık yeni nesil sanatçıların işlerini gösterebileceği bir platform olduğunu görmek de yeni işleri incelemek de ilham vericiydi.

Daha sonra BASE’in yaratıcıları Ali Kerem Bilge, Aslı Boduroğlu ve İdil Bilge, “Türkiye’nin ilk çok kapsamlı online sanat platformu ve arşivi olan yeni girişimimiz Kolekta’yı hayata geçirmenin heyecanı içindeyiz” dediler.

Kolekta, 400’den fazla sanatçıyı, 30’u aşkın galeri ve alternatif sanat alanını, yaklaşık 3 bin 500 sanat eserini dijital ortamda www.kolekta.com.tr adresinde bir araya getirdi.

“Fiziksel mesafenin arttığı bugünlerde sanatı daha erişilebilir kılmanın önemini bir kez daha anlarken, herkes tarafından ulaşılmasının eskiden daha öncelikli bir hâle geldiğine inanıyoruz. Gün geçtikçe büyüyecek bu ağ sayesinde sanat alanlarının ve sanatçıların güncel eserlerine kolaylıkla erişmenizi, her ne kadar mekân içerisinde deneyimlemenin yeri ayrı olsa da, zaman ve mekândan bağımsız da görebilmenizi sağlayacak tek bir adres yaratmayı hedefliyoruz” diye de eklediler.

Şimdi ise BASE, bir seçkiyle karşımıza çıkıyor.

BASE’de tanıdığımız genç sanatçı ve eserlerinden oluşan ‘Baselected’ sergisi Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient binasında açıldı.

Derya Yücel’in küratörlüğünde, resim, seramik, video, heykel, yerleştirme, fotoğraf, baskı, cam ve grafik tasarım gibi geniş bir yelpazede eserlerin bir araya geldiği, 70 genç sanatçının 100 eserle katıldığı sergi 12 Haziran’a kadar devam ediyor.
Sergi eş zamanlı olarak www.base.ist adresinden de izlenebiliyor.

Ayrıca sergiyle eş zamanlı ücretsiz sanat atölyeleri de düzenleniyor.

Yeni mezun sanatçı adaylarını sanatseverlerle bir araya getiren BASE’in yeni edisyonu ise eylül sonunda gerçekleşecek.
Ekibin yeni hedefi ise yakın gelecekte farklı ülkelerde de sanatçılarımıza görünürlük sağlamak.

Yazının devamı...

Müze gibi gezilen ev satışa çıktı

Tam üç yıl önce bir sanat fuarı için gitmiştim Marakeş’e.

Çağdaş sanat dünyası 1.54 sanat fuarının açılışı için Marakeş’teydi o zaman.

Afrikalı çağdaş sanatçıların işlerini tanıtan fuar sırasında Marakeş’teki çağdaş sanat müzesi MACAAL’da da sergiler, açılışlar, partiler yapılıyordu.

Marakeş’te Meryanna Loum-Martin’in Jnane Tamsna adlı butik otelinde Roberta Annan ile birlikte ev sahipliği yaptığı yemeğe de katılmış, Gana’dan, Nijerya’dan, Uganda’dan birçok önemli ismin hikâyelerini ve fikirlerini heyecanla dinlemiştim.

Keşke biz de onlar gibi birbirimizi desteklemek için birleşebilsek diye düşünerek.

Daha sonra Marakeş’in en çok Instagramlanan ışıltılı havuzunun bulunduğu meşhur oteli La Mamounia’da gerçekleşen sanat fuarı 1.54’e katılmıştım.

Sonrasında da Marakeş’in en meşhur müzesi Yves Saint Laurent Müzesi’ndeki sergi açılışına gitmiştik.

Hemen bitişiğindeki Yves Saint Laurent ve Pierre Berge’ye ait olan Jardin Majorelle (Majorelle Bahçeleri) Marakeş’in en güzel yerlerinden biri.

En son Anna Delvey’nin hikâyesini anlatan belgeselde de görmüştük, Delvey ve arkadaşlarının burada özel tur yapıp daha sonra 2000 dolarlık ücreti ödemekte zorlanışını ve sonunda Delvey’nin Vanity Fair’de çalışan arkadaşının mecburen şirket kartıyla ödeme yapmak zorunda kaldığını.

Saint Laurent’in kurucusu Yves Saint Laurent ve partneri Pierre Berge’nin bir kısmı kendi müzelerinde halen sergilenen bir kısmı ise ölümlerinden sonra müzayede evleri tarafından satışa çıkarılan değerli bir sanat koleksiyonları var.

Koleksiyonda Mapplethorpe eserleri de yer alıyor.

Şimdi ise koleksiyonlarından sonra koleksiyonluk evleri de satışa çıkarılıyor.

1930’larda Fransız mimar Paul Sinoir tarafından ressam Jacques Majorelle için tasarlanan, daha sonra uzun süre Yves Saint Laurent ve Pierre Berge’nin evi olan, bir hektarlık bahçesiyle dikkat çeken Jardin Majorelle şimdi Sotheby’s tarafından 4.2 milyon dolara satışa çıkarıldı.

Yves Saint Laurent’le bu kadar özdeşleşmiş, Majorelle mavisini moda ve sanat dünyasına sokmuş bu kadar ikonik bir evi Saint Laurent markasının şimdiki sahiplerinin yaşatması güzel olurdu.

Bakalım bu müze gibi gezilen evin yeni sahibi kim olacak ve ev hâlâ müze gibi gezilebilecek mi?

Yazının devamı...