‘Dünyayı dolaştın, şimdi de biraz yakın çevreni keşfet!’

14 Temmuz 2020

Geçenlerde denk geldiğim bir online booking/turizm sitesi reklamında şöyle deniyordu: “Dünyayı dolaştın, şimdi de biraz yakın çevreni keşfet!” 

Kovid sonrası ilk reklamlardan olduğundan ilgimi çekti. Hem turizmin gideceği yönü hem de yeni turistin psikolojisini özetliyor bir bakıma bu reklam.

Bugüne kadar dünyayı dolaştın. Ne kadar klişe varsa yaptın. O restoranda yemek yedin, o müzeyi gezdin, o meydanda o meşhur noktada durup selfie’ni çektin, o meşhur sahile gittin, hani o şey dizisindeki kadının koştuğu yolda koştun, yediği yerde yedin. Bunları yaptın. Eşe dosta da kanıtladın Instagram’a koyarak. Şimdi virüs geçse de artık bunları yapman zor. Hem sağlığın, hem cebin risk altındaysa hayat tarzını değiştirmekten başka şansın da yok elbette.

Tabii turizmciler hadiseye bu açıdan bakmıyor. Kendi pozitif açılarını getiriyorlar. Getirmek zorundalar. “Bu krizden bir fırsat doğar mı” adlı, artık krizlere gire gire sormaya alıştığımız o soru
yine karşımızda. Ve anlaşılan yanıt da belli. 

Yeni dünyada biraz da etrafını keşfet. Kendi mahallene, şehrine, ülkene odaklan.

Global turizm insana dünyayı tanıma fırsatı verdiği iddiasındaydı. Mesela bir ayda dört hafta sonunu dört ayrı ülkenin popüler şehirlerindeki popüler mekânlarda geçirebilirsin. Bunu yapınca şöyle düşünüyor insan: “Ha oraya gittim, evet orayı da biliyorum, orayı da keşfettim ben geçen hafta.”

Pardon ama hiçbir şey bilmiyorsun. Hiçbir şey de keşfetmedin. Yurt dışında yaşamaya başlamadan önce ben de bu durumun çok farkında değildim. Ben de iki gece kalıp iki tane lokantasını, iki kafesini ve bir Air Bnb evini gördüğüm her şehir için “Biliyorum ben orayı yeaaa” modunda takılıyordum.

Yazının devamı...

Kovid sonrası alışveriş ve yeme-içme manzaraları

12 Temmuz 2020

Kovid’den sonra hayat değişecek dediklerinde tam olarak nasıl değişeceğini insan hayal ediyor elbette ama gerçekten görene, yaşayana kadar çok da anlamıyor.

Geçen hafta İngiltere’de pub’lar ve restoranlar açıldı. Ancak her şey eskisi gibi olmadı. Bir restorana girmek, bir pub’a gidip bir şey içmek için bayağı formaliteyi yerine getirmek lazım.

Bir “pint” almak için bir form doldurup ev adresime kadar girmek zorunda kalmak bana pub ruhuna aykırı gibi geliyor. Nüfus cüzdanı sureti istemediler diye sevindik neredeyse. Kovid sonrası dünyada küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmemiz lazım. Beklentileri de düşürün: “Bugün de hasta olmadım.
E harika.”

Önce kapıdaki sırada yere çizili alanlarda beklemek durumundayız. (Evet, dünyanın sonu değil ama olsun ben gene de anlatayım.) Sonra içeri girince karşımıza çıkan insana “Bi tane doldurur musun?” diyeceğimizi sanırken, o bize internete girip bir elektronik form doldurmamızı söylüyor.

“Yav birader, şurada zaten toplasan yarım saat vakit geçiricez...” diye geçiriyorsunuz içinden ama çaresiz telefonlar çıkıyor ve köşede ellerinde telefon form dolduranlara katılıyorsunuz. Form dolunca ki ev adresinizi falan her şeyi istiyor bu form, ardından siparişler bölümüne giriliyor. Ardından, bu bölümden ne istediğiniz seçiliyor. Upuzun bir menü. İstediğini ara ki bulasın. Hop yanlış seçim, haydaaa, en başa dön.

Ardından kredi kartı bilgileri giriliyor. Bu noktada ufaktan Türkleşmeler baş gösteriyor bende. Barla aramda iki metre var neden bana şundan versene diyemiyorum da şu eziyete katlanıyorum ben? Sonra sabırla sil baştan. Sipariş veriliyor ama bir dakika masa numarasını girmem lazım; masa numaram kaç? Masa numaramı öğrenmeye çalışırken form uçtu yeniden. Sinir krizlerinin eşiğinde üçüncü denemede sipariş verildi. İki metre ötemdeki adam ekrandan bakıp siparişi doldurup getirdi.

Beş metrekare içinde bu kadar teknolojiye ne gerek var diye diye oturduk -adeta zıkkımlandık. Ancak neyse ki eski usul, “hipster” olmayan mekânlar da var ve onlarda bu işler hâlâ babadan kalma usullerle yani konuşarak olabiliyor (ay lav eski dünya).

Yazının devamı...

Yaz müziklerinde son durum

11 Temmuz 2020

Yazın coşmak için Serdar Ortaç’ın yeni şarkısını bekleyen Türkiye’den, Patron’un “Yaz Albümü”nün en çok ses getiren albüm olduğu Türkiye’ye bayağı bir yol kat edildi son 10 yılda. 10 yılda poptan rap’e yolculuk da diyebiliriz birilerini kızdırmayı da göze alarak.

Geçen hafta Serdar Ortaç’ın yaz şarkısı “Biz İstemezsek” geldi. Açıkçası çok büyük bir gürültü koparmadı bu şarkı. Bildiğimiz, Türkiye’nin alışık olduğu tarzda -ya da bu artık tedavülden kalkmış bir klişe- eller havaya türde bir şarkımız. Ama işte artık çok büyük bir etki yaratmıyor bu tip müzikler. Çünkü Kral TV yok. Onu seyrederek yaşayan insanlar ne yapıyorlar şu anda bilemiyorum ama internete girip eller havaya dinlemedikleri kesin gibi. Bugün eller havaya yerine, şöyle “cool” beatlere sahip bir hip-hop havası daha iyi gidiyor.

Hatta çoğu popçunun trap altyapılarında şarkılarla geldiğini görüyoruz. Her müzisyen bir gün trapi tadacaktır.

Yeni nesil seyircinin bilinçaltında “dıptıs… dıptıs…” diye özetlediğimiz standart pop ritmi yok. Bu ritim kapıları açmıyor. Ooo haydi eller havaya dedirtmiyor, eğer bir ‘90’lar partisinde değilseniz. Altyapılar genelde trap. Buna biraz Latin biraz da Karayip beatleri eklenmeli. Mesela Hande Yener’in “Bela” adlı yeni şarkısı, beste olarak standart bir pop şarkısı. Ama altyapıda hafif Latinleşmeler var. Halbuki Yener son açılımını elektronik beatler üzerine inşa etmişti. Değişim gelmiş.

Bugünün yaz hitlerinde Karayip reggae ve dub unsurlarına rastlamak sürpriz değil. Mesela geçen yazın en büyük şarkılarından Ezhel’in “İmkansızım”ı Latin beatlerine sahipti. Murda-Ezhel ortaklığı “Aya” da aynı şekilde trap-Latin etkilerine sahip. Gene 2019’un en büyük hitlerinden ve bence en güzel yaz şarkılarından Şehinşah ve Onur Betin’in “Yaz Yağmurum”u da dub, reggae, disco etkisindeydi. Bu şarkıyı duyup da yeniden dinlemek istemeyecek kimseyi tanımıyorum. Klibi bile olmayan bir şarkının bu devirde bu kadar başarılı olmasının nedeni açık: İyi olması.

Hip-hop/Latin ve “Rampapapam”

Yazının devamı...

Sanat için bir buçuk milyar!

7 Temmuz 2020

Maalesef konu İngiltere’de geçiyor. Türkiye’de geçmesini isterdim ama bizim ülkemizde kimsenin önceliği kültür sanat değil.

Önceki gün Britanya finans bakanı Rishi Sunak yeni bir destek paketi açıkladı. Bu paket, salgın dolayısıyla ekonomik sıkıntı yaşayan sektörlere verilen desteğin yeni bir adımı.

İlk paket küçük esnaf ve işçilere gelmişti. İşini kaybedenlere aylık 2500 pound’a kadar destek. İşi karantinadan dolayı riskli hale gelen küçük işletmelere de belli ölçülerde ve şartlara göre destek. Buna İngiltere’deki Türkleri yakında ilgilendiren Ankara Anlaşması da dahildi. İngiltere’de iş kuran Türkler krizde destek alabildiler.

Şimdi sıra sanata geldi. Dünyada ve Türkiye’de kültür-sanat çerçevesindeki meslekler, işler, firmalar, kurumlar büyük sıkıntı yaşıyor. İngiltere’de sahneler kapalı. Sinemalar kapalı. Konserler durdu. Ve bu İngiltere gibi kültürün hem ekonomik hem sosyal anlamda büyük güç olduğu ülkelerde büyük bir krize işaret ediyor. Burası dünyanın kültür başkenti. Bir bakıma kültürün ve sanatın dünyadaki en önemli ihraç noktası. Hükümet elbette bu durumun farkında. Sanat da neymiş, ne müziği, ne konseri şimdi başımıza iş çıkarmayın havasında değil kimse.

Türkiye’de durum bu sektörlerde maalesef çok kötü. Herkes büyük umutsuzluk içinde. Çünkü bizdeki klişe düşünceye maalesef herkes teslim oluyor. Yangında son kurtarılacak şey kültür sanat bizde. Krizde de adı bile anılmıyor. Fuzuli, lüks görülüyor.

Öte yandan, zaten bizde kültür ve sanat devlet tarafından değil özel sektör tarafından destekleniyor. Bizdeki uygulama hep bu şekilde olmuş. Özel sektör bu anlamda kamu görevi üstleniyor. Tiyatrolar, galeriler, konser salonları bir iki istisna dışında hep özel sektörden gelecek kaynaklara bağımlı. Yani ben şimdi oturup da kültür sanat ve entertainment sektörünün (“eğlence sektörü” demeyeceğim çünkü eğlence deyince bir sürü cahil insan konuyu yanlış anlıyor. Entertainment’ın ne zaman Türkçede doğru dürüst bir karşılığı olur o zaman kullanırım) dünyada ne kadar büyük bir ekonomik çapa sahip olduğunu falan
anlatacak değilim bu saatten sonra. Bunu bilmeyen zaten bu saatten sonra da bilemez.

İngiltere sanatını, sanatçısını ve entertainment sektöründeki emekçisini korumak için 1.57 milyar sterlin tutarındaki destek paketini açıkladı ve çok önemli bir iş yaptı. Bu Britanya tarihinde tek seferde kültüre yapılan en büyük yatırım. Sunak, bu dünyanın fikir önderlerinin yaptığı çağrılara uydu. “Sosyal mesafe”nin sanat dünyasının geleceğini belirsizliğe sürüklediği anlatılıyordu günlerdir.

Yazının devamı...

Siyah İsa

5 Temmuz 2020

Geçen hafta mahalledeki katedralde yer alan meşhur “Son Yemek” tablosunu yeni bir versiyonuyla değiştirdiler. Bu versiyonda İsa siyah biri olarak resmedilmiş. Açıklamaya gerek var mı bilmem ama gene de açıklayayım. Katedrale bağlı topluluk bu şekilde Black Lives Matter (BLM) hareketine desteğini ifade ediyor.

St Albans Katedrali 1077’de inşa edilmiş. Norman/Romanesk/Gotik tarzında bugün bile çok heybetli görünen bir yapı. O dönemdeki etkisini hayal edebiliyorum. 167 metre uzunluğunda, 58 metre genişliğinde, 44 metre yüksekliğinde. Tarihin muhtelif dönemlerinde inşaatlar geçirmiş, büyümüş. Binanın yapımı 1893’te bugünkü haline gelmiş.

En sevdiğim kahveyi yapan Charlie’s diye küçük bir dükkân var. Moda’daki kahveciler kadar olmasa da kendi çapında lokal bir yerimiz. Üçüncü nesil olmayan bir lokal kahveci diyeyim. Sabahları oraya kadar yürüyüp kahve alıp dönmek demek katedralin önünden iki kez geçmek demek. Neredeyse her sabah binadaki enteresan mimari bir detayı keşfediyorum. Ayrıca 11’inci yüzyıldan bugüne büyüyerek gelişen yapının zaman içindeki değişimini görmek de mümkün. Aynı İstanbul surlarında ve Türkiye’nin pek çok yerindeki tarihi eserlerde görüldüğü gibi bina ondan önceki dönemlerde inşa edilen yapılardan alınan parçalar kullanılarak inşa edilmiş. Binanın en eski bölümündeki tuğlaların rengi ve dizilişi farklı. Bunların arasında, muhtemelen St. Albans’ın Verulamium olduğu Roma döneminden kalan sütun başlıkları ve bloklar görülüyor. Zaten katedralin girişinin hemen karşısında küçük bir park var. Burası “Execution Point” olarak biliniyor. İnfaz meydanı. Burada 4’üncü yüzyılda yapılar olduğu kayıtlarda var.

Guardian’da yayımlanan 2017 tarihli bir makalede bu ülkedeki genç yetişkinlerin dindarlığa bakışına dair bir araştırmadan söz ediliyordu. 18-24 yaş aralığındakilerin yüzde ellisi hiçbir dine mensup olmadığını ifade ediyor. Yüzde 2’si Anglikan, yüzde 3’ü Katolik olduğunu ifade etmiş. Din İngiltere’de tamamen hoşgörü ve yardımlaşma esası üzerine kurulmuş bir tür ortak düşünce tarzı gibi bir şeye dönüşmüş durumda. Zorlama, dayatma yok. Benim gördüğüm kadarıyla, özellikle yeni nesiller söz konusu olduğunda kiliselerin din politikası, insanlara asgari medeniyet gereği zaten sahip olunması gereken davranışları özendirmekten başka bir şey değil.

Bugün hangi okula girerseniz girin, ister İngiltere Kilisesi’ne bağlı olsun, ister Katolik Kilise’ye, ister devlet okulu olsun, duvarda, değerlerimiz bölümünde çoğulculuk, demokrasi, farklılıklara saygı, bir arada yaşama, bireyin özgürlüğüne ve tercihlerine saygı, yardımlaşma gibi temel kavramlar yazıyor. 

Burada dinin nasıl kendini değiştirip dönüştürmeye çalıştığını gözlemliyorum, tablodaki siyah İsa’dan eğitime ve günlük hayata. Gelecekte bu işler nereye gidiyor sorusuna belki bir yanıt.

İngiltere geleneklerine çok bağlı bir ülke. Ama gelenek demek din demek değil. Din, geleneklerden biri. Pub’a gitmek de gelenek. Pazarları fırında et ve patates pişirmek de.

Kısa film hareketi

Yazının devamı...

Şu ara ilgilenmeniz gereken bazı albümler

4 Temmuz 2020

Albüm artık ender görülen bir müzikal format. Hala bir yerlerde yaşatılıyor olması dahi hoş bir sürpriz. O yüzden albümler çıkınca EP dahi olsa onlardan bahsetmek lazım.

Büyük Ev Ablukada’nın önceki hafta yayınlanan EP’sinin adı “Efsanelere Dadanmak”. Özetlersek, eski şarkılara yeni yorumlar. Büyük Ev Ablukada elektronik / dans temellerine oturan yeni bir sound’u kabul ettiğinden bu yana bir türlü eski hayranlarını tatmin edemedi. Eski şarkıların “electro lo-fi” versiyonlarının da bu anlamda artık yaşları ufaktan kemale ermeye başlamış ilk nesil hayranları tatmin etmesini beklememek lazım. Bir: Yaş ilerledikçe yeni şeyleri beğenmek, yeniliklere açık olmak lüks. En açık zihinler bile bunu yapmakta aşırı zorlanır. İnsan doğası bu o yüzden sinirlenmeyin ey hayranlar, sadece yaşlanıyorsunuz. İki: BEA sanırım bu şarkıları başka kafalarda olan ve yeniliklere kesinlikle açık daha genç dinleyici için yeniden ele almış olmalı. Ya da bilemem canları öyle çekmiş. “Bi Hıçkırık Gibi”ye sözleri duymasak bir Metronomy B yüzü şarkısı diyebiliriz. İlk versiyonla kıyaslamam. Yeni bir şarkı gibi dinlerim. “Boşluk” keza bambaşka ele alınmış ve güzel olmuş. “Full Faça”daki “Ne Var Ne Yok” çok da ellenmemiş. Biraz daha “evde stüdyoda efektleri biraz kurcaladım” kafası. “Hoşçakal Kadar” yeni versiyonunda introsunu kaybetmiş daha electro pop olmuş. “Yeni yorumlar berbat abi yeaa”lık bir durum yok yani. Belli ki şu ara bir kurcalama dönemindeler. Devamı da gelir umarım.



Yazının devamı...

12 yılda inşa edip 6 haftada kaybetmek

30 Haziran 2020

Airbnb CEO’su Brian Chesky şirketinin durumunu böyle ifade etti geçen hafta verdiği bir dizi röportajda. Airbnb “hafta sonu bir Paris yapıp geldim”cilerden backpacker’lara, iş adamlarından ahir zaman gezginlerine, zengin fakir bir şekilde fırsat bulup yurt dışına gidip gelebilen herkesin gözdesiydi. Ucuzdu ve gezginlere, turistlere farklı bir mahalle deneyimi sunuyordu. Otele gitmek yerine çoğu insan hesaplı bulduğu için bu yolu tercih ediyordu. Yeni ve yerel insanlarla tanışma fırsatı da yaratıyordu Airbnb. Öte yandan, bir sürü insan evinde, odasında misafir ağırlamaktan memnundu. Onlar için de hem bir gelir kaynağı hem de bir tür global sosyalleşme fırsatıydı.

Ama bugün, CEO şirketin geleceğinin belirsiz olduğunu anlatıyor. Haberden öğrendiğimize göre, bu yıl halka açılmaya hazırlanıyormuş şirket ama planlar yatmış.

Pandeminin etkileri artçıları belli ki çok uzun süre hissedilecek. Ve belli olduğu üzere, gelecekte yolculuk, turizm, konaklama konuları bugünkünden çok farklı ele alınacak ve alışkanlıklar değişecek. Bunu herhalde en iyi bilecek insanlardan biri Airbnb CEO’sudur. Bu konuda söyledikleri bu yüzden ilgi çekici. 

“Bildiğimiz anlamda turizm bitti” diyor Chesky. “İnsanlar bundan sonra yolculuk yapmayacaklar demek istemiyorum ama alışılagelmiş model bitti ve bir daha geri gelmeyecek. Artık arabalarımıza binecek, birkaç saat uzaklıkta küçük topluluklarla birlikte olabileceğimiz tenha yerlere gidecek ve evlerde konaklayacağız.”

Bu cümleden dahi benim çıkardığım sonuçlar: Şehir dışına kaçmanın öneminin artacağı. Tatil evleri, yazlıklar eskisine göre daha değerli olacak. Bir diğer çıkarımım, otomobil sahibi olmanın öneminin artacağı. Güvenli, mikropsuz bir yolculuğun yolu otomobilde tanıdığınız, bildiğiniz insanlarla seyahat etmek. Bu durumda araba önemli. Azami konforu sunan, ekonomik araçlar her zamankinden daha değerli. Fiyatlara yansır mı bilemem. Ama pandemiden otomobil satışlarının neredeyse durmasının ardından sanırım önümüzdeki dönemde bu alanda katlanarak yükselen bir grafik beklenebilir.

Açıklamaların devamı var. Chesky artık havayolu ulaşımının en gözde ulaşım şekli olmayacağını belirtiyor. Ülkeler arası seyahatlerin de cazibesini yitireceği görüşünde. Şehirlere yapılacak yolculuklar da sona eriyor Chesky’ye göre. Yani bu tip yolculuklar gelecekte bir noktada yeniden başlayabilir ama eskisi gibi olmayacak. Chesky alışagelmiş turizm modelinde herkesin dünyadaki belli başlı
50-100 şehre gittiğini ve klişeleşmiş şeyleri yapmayı sevdiğini belirtiyor. Belli noktalarda selfie çektirmek, bunu da gördüm demek. Ama bugünden sonra böyle olmayacak. Hiç listelerde, haritalarda olmayan yerlerin öne çıkacağını öngörebiliriz. Küçük kasabalar, köyler, ıssız yerler. Bu dünya için nasıl bir sonuç doğuracak doğrusu merak ediyorum.

En önemlisi, artık iş seyahatleri olmayacak Chesky’ye göre. Artık hiç kimse iki saatlik bir toplantı için 12 saat uçup iki gün kalacağı ve gittiği yerde hiçbir şey görmeden geri döneceği seyahatler yapmayacak. Bunlar zaten uzun zamandır karbon ayak izi hesabı bakımından sakıncalıydı. Şimdi işin ucunda sağlık var. Evde oturulan dönemde hem patronlar, hem çalışanlar

Yazının devamı...

Nerede çokluk...

28 Haziran 2020

Atalarımız ne güzel söylemiş. Nerede çokluk, orada... Sıkıntı. Böyle miydi? Değildi ama bugün olsa böyle ifade edilirdi. Sıkıntı! Sıkıntı bizim milli “euphemism”imiz ne de olsa. ‘Euphemism’in Türkçe karşılığı ‘hüsnütabir’miş. Tam anlaşılmıyor. Kısaca anlatmak gerekirse, “b.k’  yerine ‘pislik’ ya da “dışkı” derseniz işte bu euphemism oluyor. Ya da hiç uğraşmayın, bütün pis kelimelerin yerine “sıkıntı” koyun olsun bitsin.

Hep Türkiye’de olacak değil ya “sıkıntı” bazen İngiltere’de de oluyor. Şu ara en önemli konu kalabalık. Sıcaklık her türlü normalin üzerinde seyrediyor. İki haftadır 35 dereceleri görüyor İngiltere ki komşular ve tanıdıklarla konuştuğumuzda bunun kıyamet alameti olduğu konusunda herkes hemfikir.

Pandemi artı sıcaklar eşittir aşırı derecede kalabalık sahiller. Aşırı derecede kalabalık sahiller eşittir yükselen hastalık rakamları. Böyle bir döngü.

Şu anda herkes hastalık tamamen geçmiş gibi davranmaya başladı. Yurt dışına gidişler henüz tam anlamıyla başlamadığından İngilizler evlerinde tatil imkânlarını zorluyor ve işte sonuç fotoğraflardaki gibi.

İngiltere’nin güney sahilleri Londralıların klasik sayfiye yerleri ama hiçbir zaman bu kadar kalabalık olmuyorlar. Çünkü İngilizler için yurt dışı tatil hem daha hesaplı hem daha eğlenceli. Kimse İspanya dururken Bournemouth’a gitmiyor normal şartlarda. Kitleler halinde İspanya, Yunanistan, Türkiye sahillerine akın eden İngilizler bu yıl evlerinde kalınca dengeler bozuldu. Sahillerin bu kadar insanı kaldırmadığı ortaya çıktı.

Bournemouth, Chrischurch, Poole belediyeleri durumu kontrol edemiyoruz diyerek olağanüstü durum ilan ettiler. Türkiye’de Tekirdağ hattında ya da Kuzey Ege, Marmaris veya Antalya’da sıradan bir halk plajı manzarası burada olağanüstü durum. Elbette asıl endişe hastalığın tekrar yayılacak ortamı bulması ve meşhur ikinci dalganın sinsice geliyor olmasından duyulan endişe.

İngiltere eve kapanmadan önce bir hafta sonu Brighton’a gitmiştim. Bomboş kumsal, dalgalar, sahilden içerilere doğru pub’lar, kafelerle tam bir

Yazının devamı...