Anılar... Anılar... GÜNEY’Lİ YILLAR

Sinemaya adımımı nasıl attım...

Bu başlık altında bir şeyler yazmak isterdim. Ama sinemaya çok istesem de adımımı atamadım. Kıyısından döndüm...

Sene 1971... Televizyondan atılınca, yönetmen arkadaşım Tunca Yönder’le birlikte Odak Reklam’ın kapısını çaldık. Şahin Tekgündüz TRT Haber Merkezi’nden ayrılmış, Odak Reklam’ı kurmuştu. Tunca ile sinemalara reklam filmi yapmaya başladık.

Hafta içinde filmleri çekiyoruz. Cuma akşamı otobüsle İstanbul’a gidiyoruz. Cumartesi, pazar filmlerin montajları yapılıyor. Küçük parçalar birbirine bağlanıyor. Pazar öğlen sonrası seslendirme hallediliyor. Akşam yine otobüsle Ankara’ya dönülüyor. Pazartesi sabahı filmler sinemalara dağıtılıyor. Mevsim kış. Otobüsler bazen kara saplanıyor. Bazen kayıp yol kenarlarındaki araçlara tosluyor. İş zor. Ama zorluğu umursamıyoruz. Özellikle hafta sonları güzel geçiyor. Acar Film’de çalışıyoruz. Yılmaz Güney de filmlerinin montajını orada yapıyor. Yılmaz’ın çalıştığı geceler stüdyo şenlik halinde. O zaman viski kaçak satılıyor. Yılmaz’ın montaj yaptığı odada her zaman bir şişe viski açık duruyor. Gelen bardağını dolduruyor, işine devam ediyor. Arada Yılmaz’la sohbetler falan. Her zaman heykel gibi adam. Sözü sohbeti şiir gibi. Herkesle dost.

***

Bizim reklamlar kaç hafta sürdü anımsamıyorum. Ancak kafalarımız durma noktasına geldi. Beyinlerimizi reklam verenlere kiralamış gibiyiz. Mesela banka reklamı mı yapacağız? 24 saat o bankayı nasıl parlatacağımızı düşünüyoruz. İnanmadığımız övgüler icat ediyoruz. Tamamen beyin ziyanlığı. Derken beklenmedik bir olay meydana geldi. Bir süt firmasının sinema reklamını yapıyorduk ki... O marka sütten 50 kişi zehirlendi. Biz de biraz olsun suçun ortağıyız. O zaman sinema reklamını bırakmaya karar verdim.

***

O arada rahmetli Örsan Öymen de TRT’den atılmış, bize katılmıştı. Yakında TV reklamları başlayacaktı. Radyo reklamlarının öncüsü İstanbul Reklam’ın sahibi Süheyl Gürbaşkan TV reklamlarında da ön sırada yer kapmaya çalışıyordu. On kadar TV reklam filmi yaptık. Şahin, Örsan, Tunca, ben reklamları koyduk çantamıza, İstanbul’un yolunu tuttuk. Randevu alındı. Süheyl Bey yanında bir arkadaşıyla kiraladığımız stüdyoya geldi. Hep birlikte reklamları izledik. Süheyl Bey reklamları beğendi. Ancak satın alıp almayacağı konusunda bir şey söylemedi. Bir süre sonra televizyonlarda reklamlar başlayınca ne görelim, bizim senaryosunu yazdığımız reklamlar İstanbul Reklam tarafından yeniden filme çekilmiş, gösteriliyor. Bizim çektiklerimiz çöpe gitti. Benim reklamcılık maceram da böyle sona erdi.

***

Yılmaz Güney televizyonda çalışmış veya çalışan bir grup arkadaşı evine davet etmişti. Hep birlikte Levent’teki iki katlı villasına gittik. Salonda koltuklara yerleşince benim dikkatimi ilk olarak sehpanın üzerindeki çanak çekti. Kocaman seramik çanak ağzına kadar tabanca mermisiyle doluydu. Birisi kazayla sigarasını çanakta söndürmeye kalkışsa mermiler ateş alır, havaya uçar mıydık? Bilemiyorum. Ama aklımdan böyle şeyler geçiriyordum.

Sohbet arasında Fatoş Güney, Yılmaz’a:

- Yılmaz, bugün yukarıdaki makineli tüfeğin emniyetini açık bırakmışsın, ben kapattım, dedi.

Ben şaka mı yapıyorlar diye yüzlerine baktım. Pek şaka gibi görünmüyordu.

***

İlerleyen saatlerde Yılmaz bir ara kalktı. Eline bir tabanca aldı. Biraz ilerideki balkon kapısını açtı, bize “Bakın şimdi” dedikten sonra, tabancaya 9-10 (belki 14) mermi sürdü, tek tek balkondan dışarı ateş etti.

Aramızda Arif Keskiner ile kardeşi Abdurrahman da vardı. Onlar tedirgin oldular, müsaade isteyip kalktılar. Yılmaz tabancayı tekrar doldurdu, bahçeye doğru tekrar ateş etti. Tabanca top gibi patladı. Şarjörü çıkarıp gösterdi. Bu defa şarjörde hiç mermi kalmamıştı. Tabanca bütün mermileri bir defada boşaltmıştı. Yılmaz bize tabancanın bu marifetini gösteriyordu. O sırada telefon çaldı. Fatoş Güney açtı. Levent karakolundan arıyorlardı. Fatoş Güney:

- Evde yalnızım komiser bey, bahçede bir gürültü duydum da havaya ateş ettim, dedi.

Meğer komşular telefona sarılıp karakola şikâyette bulunmuş.

***

Yılmaz Güney, Mart 1972’de Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ve yataklık suçundan tutuklandı. Hapisten çıktıktan sonra, Eylül 1974’te, Adana’da film çekimi sürerken çıkan tartışmada hâkim Sefa Mutlu’yu vurduğu iddiasıyla tekrar hapse girdi. Beş yıl daha yattı.                                                         

***

Adana’da, sinemaya, film bobinleri taşıyarak adım atan çocuk önce güzel hikâyeler yazmış, sonra Yeşilçam’da devrim sayılan filmlere imza atmıştı. Duygulu hikâyeler yazan, duygulu filmler çeken, bir yanıyla şair ruhlu bu adamın bir yanıyla silaha olan düşkünlüğü kuşkusuz ayrı bir inceleme konusudur. Anton Çehov, “Eğer tiyatro sahnesinde silah görünüyorsa oyun bitmeden mutlaka patlamalıdır” der. Bazen gerçek hayatta da geçerli oluyor kural. Yılmaz’ın bir lokantada akşam yemeği sırasında tartıştığı yargıç Sefa Mutlu’yu vurması, “ağır tahrik, bir anlık öfke” gibi etkenlere bağlansa da silah patlamıştı bir kere. Affı mümkün değildi.

***

Filmlerdeki Yılmaz Güney, uzun yıllar gençliğin idolü oldu. Türk sinemasını hayal dünyasından gerçek dünyaya indiren sanatçıydı. Beyaz perdeye ezilenlerin, yol kenarında bırakılmışların, hayatın dışına atılmışların öykülerini taşıdı. Onlar adına kötülüklere karşı savaşan adamdı. Başkalarına karşı her zaman cömert adamdı. Ama hayat ona cömert davranmadı. Çoğu yıllarını hapiste ve sürgünde geçirdi. 47 yaşında dünyadan ayrıldı. Paris’te toprağa verildi.

***

Bana gelince... 1975 yılında yedek subaylık bitince, tanıdıklara rastlarım umuduyla Beyoğlu’na çıktım, bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladım. Sanki sinemaya borcum vardı. Gazeteciliğe dönmeden önce sinemayı denemeliydim. Bir rejisör yardımcılığı arıyordum. Yılmaz hapisteydi. Kiminle konuştuysam umut vermedi. Son olarak AKÜN filme gitmiştim. Orada tanıştığım kişi;

- Arkadaş, bu piyasada iş yok, sen yine gazetecilik mesleğine dön, diye öğüt verdi.

Sonradan arkadaş olduğumuz Şerif Gören idi bu kişi. Başka çarem de kalmamıştı. Babıali’nin yolunu tutum. Şerif sonraki yıllarda her görüştüğümüzde:

- Bana dua et, hayatını kurtardım diye dalgasını geçer. Biraz da doğrudur belki.

Anılar... Anılar...  GÜNEY’Lİ YILLAR

ROMAN DA YAZDI

Yılmaz Güney, yazı hayatına hikâyeyle başlamıştı. Adana’da bir dergiye yazdığı hikâye yüzünden 1.5 yıl hapis, 6 ay sürgün cezasına çarptırıldı. Boynu Bükük Öldüler romanı 1971 yılında Dost Yayınları tarafından yayımlandı, 1972 yılında da Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandı. 1972’de cezaevine girince Salpa, Hücrem ve Sanık isimli üç roman daha yazdı.

Son romanı “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” başlığını taşır. Romanları hep hapis yıllarında yazılmıştır.

ÇİRKİN KRAL

Yılmaz  Güney, toplam 114 filmde oyuncu, 26 filmde yönetmen, 15 filmde yapımcı, 64 filmde de senarist olarak görev aldı. İlk eşi ilk rol arkadaşlarından Nebahat Çehre idi. Beyazperdede alışılmış jön tiplerinden olmadığı için ona “Çirkin Kral” adı yakıştırıldı.