Bir yıl biterken...

1 Ocak 2020

2019 sadece Türkiye’de değil, dünya medyasında da son dönemin “en hareketli yılı” olarak kayıtlara geçecek. 12 ay boyunca, medya her zamanki gibi zamanla yarıştı. Ardı arkası kesilmeyen haberlerin peşinde koşturdu. Küresel hareketlenmelerin, dünyayı sarsan ekonomik ve siyasi krizlerin, mülteci sorununun, terörün, doğal afetlerin, alınan kararların, yapılan anlaşmaların yakın takipçisi oldu.

Ortadoğu, Batı’nın her zamanki gibi en önemli gündem maddesiydi. Türkiye’nin 9 Ekim’de başlattığı Barış Pınarı Harekâtı’nın ardından biz de Milliyet olarak, harekâtın siyasi ve askeri paradigmalarını doğru okumanın dünya tarihine not düşmek açısından son derece önemli olduğunun bilincinde gelişmeleri adım adım izledik.

Doğru haber ve analitik gazeteciliğimizi unutmadık. Bölgeye muhabirlerimizi gönderdik, yazarlarımızla süreci analiz ettik. Manipüle ve dezenformasyon amaçlı haberciliğin önüne geçmek amacıyla haberleri editöryal titizlikle okurlarımızla paylaştık. Dokuz gün süren harekâtta bölgedeki güç dengelerini ve siyasi gidişatı tamamen değiştirebilecek hususlara değindik. 9 gün sonra hem Amerikan hem de Avrupa basını, ABD ile Türkiye arasında varılan anlaşmada, “istediğini alan tarafın Türkiye olduğunu” yazdığı gün, Türkiye için ikinci kazanımın Soçi mutabakatı olduğunun altını çizdik.

Sami Kohen, Güneri Cıvaoğlu, Tunca Bengin, Didem Özel Tümer, Nihat Ali Özcan, Verda Özer, Hakkı Öcal ile muhabirlerimiz; Namık Durukan, Yavuz Özden, Ünal Çam, Oğuz Yeter, Seyfettin Ersöz, Cihat Aslan, Ecem Toplar imzalarıyla...

2019’da Türkiye’nin bir “karar” ve bir “anlaşma” ile Ortadoğu’nun bütün dengelerini değiştirdiğini elbette tarih yazacak. Milliyet olarak biz yazılacak bu tarihin en yakın takipçisi olduk.

Fakat başarıyı gölgeleyen toplumsal sorunlarımızı da daima hatırlattık. Kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, doğanın ve tarihin katledilişine ve çevre, sağlık, eğitim sorunlarına çözüm üreten bütün kurumlara sayfalarımızı açtık, engelli hakları, hayvan hakları, kadın hakları, insan haklarını hatırlattık.   

Yazının devamı...

MİLLİYET VE DEPREME KARŞI SORUMLU GAZETECİLİK

7 Ekim 2019

Biliyoruz ki; Türkiye, dünyanın en aktif deprem kuşaklarından birinde yer almakta. En şiddetlisini Erzincan’da 7,9 olarak yaşadık. 1900’lardan bu yana, 100’ün üzerinde depreme şahit oldu Türkiye. Gölcük depremi başta olmak üzere, binlerce insanımızı kaybettik. Buna karşılık felaketin travmatik sonuçlarını, yaralarını daima sarma gayreti içerisinde olduk, gönüllü olduk, seferber olduk. Daha da önemlisi; Tokat’ı Erzincan’ı, Muş’u, Diyarbakır’ı, Kars’ı, Van’ı, İzmit’i vuran hiçbir depremi unutmadık, unutturmadık.

HALKI UYARDIK

24 Eylül’de Silivri  açıklarında meydana gelen 4,6 büyüklüğündeki deprem, foto muhabirimiz Ünal Çam’ın objektifine “İstanbulluları korkutan deprem” olarak yansıyınca, muhabirlerimiz Mert İnan, Gökhan Kam öncelikle depremin “Öncü mü münferit mi” olduğu sorusunun yanıtını aradı. Bazı deprem bilimciler, beklenen büyük depremi hatırlatarak bu depremin, ‘uyarı’ mahiyetinde olduğunu söyleyince, vatandaşlarımıza dikkatli olmaları çağrısında bulunan Milliyet, “İstanbul’a 4.6’lık uyarı” başlığıyla haberi okurlarıyla paylaştı.

İstanbul, bir gün sonra, bu kez 5,8 büyüklüğünde bir depremle yeniden sarsıldı. Kentte GSM şebekesi çöktü, trafik felç oldu. En büyük korkuyu okullarda panikleyen çocuklar yaşadı. Evler, okullar, hastaneler ve iş yerleri boşaltıldı. Bazı İstanbullular parklarda sabahladı. Elbette muhabirlerimiz de, onlar da sabahladı. Ozan Güzelce deklanşöre bastı. Gökhan Karakaş, Mert İnan, Çiğdem Yılmaz, Gökhan Kam yazdı. Çünkü sokağa taşan panik havası düşündürücü olduğu kadar araştırılması gereken bir duruma işaret etmekteydi.

OLASI TEHLİKELER

Bir sonraki gün gazetemizde yer alan iki açıklama dikkat çekiciydi; İstanbul’daki depremin ardından Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Haluk Özener “Büyük depremin ne zaman olacağını maalesef bilmiyoruz ama olacağını ve gitgide yaklaştığını biliyoruz” derken, Marmara’nın tabanını karış karış inceleyen isimlerden Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür de son depremle Marmara’daki riskin daha da arttığını açıklıyordu.

Dolayısıyla Milliyet, biri 4.6, diğeri 5.8 olan iki depreme ilişkin konusunda en uzman deprem bilimcilerin görüşlerine yer vermekle kalmadı, büyük bir deprem olasılığı karşısında İstanbul’un neler yaşayabileceğini de ayrıca masaya yatırdı.

Örneğin muhabirlerimiz, İstanbullulara büyük panik yaşatan 5,8 büyüklüğündeki depremin ardından bir saat içinde kent trafiğinin içinden çıkılamaz hale gelmesini, olası bir durumda, ambulans ve itfaiye araçlarının bile geçişine engel olacak bu kaosun nedenlerini araştırdı. En büyük nedenlerden biri, 24 saat park yasağı bulunan acil ulaşım yollarına sürücülerin araçlarını bırakması olunca bu kez yetkilileri uyardık.

Yazının devamı...

DÜNYA MEDYASINDA MÜLTECİ DÜŞMANLIĞI VE IRKÇILIK

2 Eylül 2019

Önce bir durum tespiti yapalım:

Türkiye’de son verilere göre; 4 milyon 900 bin göçmen bulunmakta. Bunların 3 milyon 634 bini geçici koruma kapsamında. İçişleri Bakanlığı’nın açıklamalarına göre; sadece İstanbul’da günde ortalama 600 kayıt dışı göçmen yakalandı. Bu yılın ortalarına kadar Türkiye sınırları içerisinde                         yakalanan toplam kaçak göçmen sayısı ise 163 bin.  Suriyeliler hariç, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Özbekistan,  Sri Lanka, Fas, Cezayir gibi ülkelerden Türkiye’ye kaçak yollardan giren göçmenlerin çoğu sınır dışı edildi. 

Peki, neden Suriyeliler hariç? Çünkü Uluslararası kurallara göre; dünyadaki hiçbir ülke, geçici koruma kapsamındaki bir göçmeni sınır dışı edemez. Dolayısıyla her ülke kendi göçmen politikalarını oluşturarak bu soruna çözüm üretmeye çalışıyor.

İstanbul Valiliği bakanlığın belirlediği göçmen politikası üzerinden bunun ilk adımını attı.  Valilik geçtiğimiz günlerde, düzensiz göçle mücadele, kaydı olmayan ya da başka illere kayıtlı olan Suriyelileri konu alan bir basın açıklaması yaptı. Valilik açıklamasında düzensiz göçle gelen 16 bin 423 kaçak göçmenin bakanlığın belirlediği “geri gönderme” merkezlerinin bulunduğu illere, kayıtsız 4 bin 500 Suriyelinin ise “geçici barınma” merkezlerine gönderildiğini belirtti. Başka illere kayıtlı “geçici koruma” kapsamındaki Suriyelilerin kayıtlı bulundukları illere dönüşleri devam ederken, İstanbul’da yatırımı bulunan ve istihdam sağlayan Suriyeliler ile öğrenciler durumlarını belgelendirmeleri ve ilgili mevzuatın öngördüğü şartları taşımaları kaydıyla İstanbul’da ikamet edebilecekler.

***

Dünya medyası da bir süredir göçmen politikaları üzerinden ırkçılık, yabancı düşmanlığı, antisemitizmi tartışıyor. Avrupa göçmen sorununu sadece ülkelerin siyaset ve güvenliği açısından değil,  ekonomik, sosyolojik ve kültürel kimliklerin - belirleyicisi durumunda olması nedeniyle de hayli endişe verici buluyor. 

Almanya bu endişeyi dile getiren ülkelerin başında. Örneğin Başbakan Angela Merkel, antisemitizm ve ırkçılığın Almanya’da arttığına işaret ederek Avrupalılara “Milliyetçilik, ırkçılık, popülizm ve antisemitizmle yüzleşin” çağrısında bulundu. Bütün Avrupalıların nasyonalizm ve popülizme karşı seslerini yükseltmesi gerektiğini belirtti.  Avrupa medyasında Merkel’in “Bizler çok taraflı düşünmeliyiz, tek taraflı değil; global düşünmeliyiz ama ulusal değil,             açık olmalıyız izole değil ve beraber olmalıyız, tek başımıza değil... Bunları yapmak bizim görevimiz” sözleri ise hayli geniş yer buldu.

Amerikan medyası ise Donald Trump hükümetinin Antisemitizm ile Mücadele Özel Temsilciliğini yapan Elan Carr’ın “Antisemitizmin tarihine bakacak olursak, içine girdiği tüm toplumları yok ettiğini görüyoruz” sözlerini sayfalarına taşıdı. Carr’a göre antisemitizm ile mücadele sadece Yahudi cemaatlerini korumak için yapılmıyor. Bu mücadele aynı zamanda toplum ve ülkenin geleceği açısından da önem arz ediyor.

Yazının devamı...

‘S-400’ler barışı garantilemek için’

15 Temmuz 2019

“Biz S-400 alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, savunma sanayiini geliştirmeye yönelik diğer tüm atılımların amacının da aynı olduğunu vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemi tedarikinin keyfi değil, bir zorunluluk olduğunu, tamamen kendi toprakları içinde ve bölgesinde barışı koruma amaçlı olduğunu belirterek, “Biz, S-400’leri alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve kendi milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz” dedi.

Erdoğan, gazete ve televizyon kanallarının genel yayın yönetmenleri, bazı yazar ve akademisyenlerle dün Vahdettin Köşkü’nde bir araya geldi.

Toplantıya Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da katıldı.

S-400 tanıtım filminin gösterilmesinin ardından konuşan Erdoğan, daha sonra soruları yanıtladı. Türkiye’nin milli güvenliği ve egemenlik hakları bakımından önemli bir tartışma olan S-400 tedariki konusunda gösterdikleri onurlu duruş için basına teşekkür etti. Türkiye’nin uzunca bir zamandır, milli bir meselesi üzerinde, her kesimden insanıyla, kurumuyla böylesine güçlü bir birlikteliği ortaya koyamadığını dile getiren Erdoğan, “Ülkemizin, S-400 alımı ve bu çerçevede süren tartışmalar bize, milletimizin sağduyusu ve irfanı ile bunların sesi olduğuna inandığım medya duyarlılığının tüm gücüyle ayakta olduğunu göstermiştir. İnşallah 82 milyon olarak hepimizin ortak geleceğini ilgilendiren diğer hususlarda da benzer bir kenetlenme ortaya koyacağımıza inanıyorum” diye konuştu.

‘Olgulara dayalı’

Türkiye’nin milli güvenlik hassasiyetlerinin, herhangi bir vehme veya örtülü başka bir amaca değil, tamamen olgulara dayalı olduğunu ifade eden Erdoğan, şöyle devam etti: “Coğrafyamız, binlerce yıldır hep bir cazibe merkezi olmuştur. Ecdadımızın bu topraklara girişi de öyle kolay gerçekleşmemiştir. Biz bu coğrafyayı yönetmek üzere geldiğimizden beri kesintisiz bir mücadele içindeyiz. Bu toprakları vatan kılma çabamıza yönelik tehditler daima olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Tabii bu tehditlerin niteliği, döneme, şartlara, ittifak ilişkilerine göre farklılık göstermektedir... Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan gibi küçük bir devlete değil, onu üzerimize gönderen geri plandaki dönemin devasa güçlerine karşı kazandığımız zaferle kurulmuştur.”

Yazının devamı...

TOPLUMSAL PROJELERİN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ MİLLİYET VE PROJELERİMİZ

3 Haziran 2019

Türkiye medyası olarak son birkaç aydır kaçınılmaz bir biçimde siyaset ve seçime kilitlenmiş görünüyoruz.

Oysa dünya medyası devletlerin ‘savaş çığırtkanlık-larına’ rağmen güncel haber koşuşturmasını siyasi haberlerin dışında da arıyor. Bilimsel araştırmaları, teknolojik gelişmeleri önemsiyor, sağlık ve çevre gibi konular daha bir öne çıkmış görünüyor. Özellikle küresel sorunlara inanılmaz kafa yoruyorlar. İklim değişikliği sonucu geleceğe yönelik olası felaketlere işaret eden her tartışmayı, insan sağlığını tehdit eden sorunları manşetlerine taşıyor, bu alandaki projelere katkı sunuyor, kampanyaların, toplumsal projelerin bir parçası olmanın bilinciyle hareket ediyorlar.

Peki, biz ne yapıyoruz?

En iyisini yapmaya çalışıyoruz. Milliyet olarak bu sorunun yanıtı elbette gazetemizde, manşetlere taşıdığımız haberciliğimizdedir. Ama bu madalyonun ‘görünen’ yüzü. Milliyet adına son beş ayda yaptıklarımızın gurur verici özeti ise ‘görünmeyen’de.

Örnek çok.

Bu yıl sporun en iyilerini seçtik. Gillette, Milliyet, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi olarak… Bunu sosyal bir projeye dönüştürmenin gururunu ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki 35.000 çocuğun spor malzemesi ihtiyacına katkı sunarak yaşadık.

***

Çanakkale şehitlerimizden hiçbir dönemde vazgeçmedik. 1960’larda Şehitler Anıtı’nın yapımını, açtığı bağış kampanyasıyla sağlayan ve tüm halkın takdirini kazanan Milliyet olarak bu yıl da Çanakkale Zaferi için bestelenen iki eserin dünya prömiyerine ev sahipliği yaptık.

Yazının devamı...

SİYASİ POLEMİK VE RUH HALİMİZ

22 Nisan 2019

'Bir bilgi, sizin bakış açınıza karşı olduğunda o bilgideki yanlışları görmek kolaydır. Ancak bilgi önceden kabul ettiğiniz görüşlerinizi destekliyorsa, bu bilgiye dair yalanları göstermek çok daha zordur.'

Madem “mazbata tartışması” bitti. O zaman rahatlıkla yazalım…

Türkiye’de siyasal ve toplumsal “kamplaşma” yeni bir şey değil. Hemen her dönemde vardı. Ve bu çatışmacı ortamdan beslenenler, daima kamuoyunun medyaya tepki göstermesinin de haksız sebeplerini yarattılar.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu seçimlerden hemen sonra böyle bir yanlışa imza attı ve geçirdiği “demokrat” kimliğine rağmen kendisine yer verilmediği gerekçesiyle bazı medya gruplarına karşı tehditkâr bir dil kullandı:

“İsim veriyorum; NTV’yi Şahenk ailesini, Habertürk’ü, Ciner ailesini, CNN Türk’ü, Demirören ailesini takip ediyorum… Ailelerine ve geçmişten bugüne iş dünyasına yaptıkları katkılardan dolayı kendilerini uyarmayı kendime hak gördüğüm için uyarıyorum. Gün gelir isimlerini anmaktan bile vazgeçerim…”

Demirören medya grubunda yer alan yayın organlarının seçim süresince bir toplumun değişim ve dönüşümde önemli rol oynayan yerel yönetim politikalarını bütün partilere eşit mesafede durarak sayfalarına taşıyıp taşımadığına elbette okurları/izleyicileri karar verecektir.

Milliyet için konuşursak, bir okurun haber “beklentisi”, olması gereken, son derece anlaşılır bir durum. Ancak bir meselenin tarafı haline gelen ya da kendi “alışkanlıklarına” ve “düşüncelerine” en uygun mecrayı seçen okurların; doğru olmadığı açıkça belli olan yalan ve çarpıtma söylemlerle doğrudan medyayı hedef almaya yönlendirilmesi kabul edilir gibi değil. Ne yazık ki Adorno’dan alıntı yaparsak, “Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.”

Sadece medyayı değil, medyada okur- izleyici haber alışkanlıklarını, gerçek ve yalan habere yönelik tepkilerini ve ilişkisini ortaya koyan çok sayıda araştırma söz konusu.

Yazının devamı...

YEREL YÖNETİMLER VE MİLLİYET

15 Nisan 2019

Dünya değişirken, toplumların düşünce ve davranış biçimleri de değişiyor. Biz de Milliyet olarak seçim süresince bu değişim ve dönüşümde önemli rol oynayan yerel yönetim politikalarını her gün sayfalarımıza taşıdık. Yerel yönetime talip olan adayların kentin modernizasyonu ile ilgili, bireylerin de yeniliklere ayak uydurmasını sağlayacak çözüm odaklı önerilerine yer verdik. Bir kentin; sakinlerini parçalayan, ayrıştıran değil, birleştiren ortam ve kültür yaratma zorunluluğuna dikkat çektik.

Sadece bu seçim döneminde değil, bundan önceki seçimlerde de Milliyet Gazetesi yerel yönetimlerin işleyişini, özellikle kırsaldan kente göçün aile yapısındaki değişim ve dönüşümünü konu alan pek çok araştırmaya imza atmıştır. Haberlerimiz, sanayileşme ve kentleşmeden doğrudan etkilenen, toplumsal yaşamın biçimlenmesinde rol oynayan yerel yönetimlerin önemini ortaya koymayı kendisine görev bilmiştir. Biliyoruz ki; kentleşme modernleşmenin bir sonucudur. Kentleşmeyle birlikte ekonomide sanayi ve hizmet sektörlerinin ön plana çıkması, kişi başına düşen gelirin artması ve kent yaşamıyla birlikte özellikle kadınların ücretli istihdam sürecine dâhil olması bu hızlı değişimde önemli rol oynamakta.

Ama şunu da biliyoruz: Kırdan kente göç edenler, yeni bir yaşam inşa etme ümidiyle gelseler de, kendi geleneksel kültürlerini, yaşantılarını, daha da önemlisi alışkanlıklarını da beraberinde taşıyorlar. Haliyle mevcut zihniyet ve davranış biçiminde ‘direnme’ hali uyum sorununu da beraberinde getiriyor. 3. sayfa haberi dediğimiz toplumsal içerikli haberlerimizin önemi de buradadır. Aile kurumunun içine sızan, aileyi parçalayan, darmadağın eden “bir anlık cinnet” hikâyeleri, toplum bilimcilerin dikkatine sunduğumuz, düşünülmesi gereken, oldukça önemli bir duruma işaret etmekte. Kırsalı kente taşıyan bu paradoksal durum, toplumsal gelişmenin de önünde önemli bir engel olarak duruyor. Hemen her gün konuya ilişkin sosyal araştırmaları; nüfus planlamasından konuta, sağlıktan, eğitime, ekonomiden kültürel yapıya kadar aileyi “var” eden, ya da “yok” eden birçok veriyi sayfalarımıza taşımamız bundandır.

Tam da bu nedenle Milliyet, günlük politikalar üzerinden şekillenen yerel yönetimin çözüm odaklı söylemlerinin yakın takipçisi oldu. Gerek hükümetin gerekse muhalefetin söylemlerinin kentleşmedeki önemini ortaya koyan açıklamalarını manşetlerine taşıdı.

“Hizmet belediyecili-ği”nden “gönül belediyeciliği” kavramına geçen AK Parti’nin, 24 Haziran seçimlerinde sandıktan güçlü çıkarak bütün kamuoyu araştırmalarını alt üst eden MHP’nin, belediye başkan adaylarının belirlenmesinden, kampanya yürütme sürecine kadar pek çok yeni deneyime imza atan CHP ve İYİ Parti’nin haberleri, adayların algı yönetimi ve oy oranını artıracak potansiyele sahip olup olmadıkları üzerine birçok haber, önümüzdeki süreçte nasıl bir gazetecilik sunacağımızın da kanıtı.

Milliyet arşivlerine girdiğinizde ve geçen yıldan bu yana “yerel yönetim” başlığıyla arama yaptığınızda 3 bin 328, “belediye” olarak arama yaptığınızda 117 bin 260, “belediye başkanı” olarak ise 450 bin 440 haberin işlendiğini görürsünüz... Yerel yönetimlerle ilgili Eren Aka imzalı röportajlar bu süreci nasıl değerlendirdiğimizin en önemli çalışmasıdır. Aka, İstanbul’dan Kars’a neredeyse bütün il ve ilçe belediyelerinin projelerini ve çalışmalarını sorunlarıyla birlikte okurlarımıza aktardı.

Haberlerimiz mi? O kadar çok ki... Başta Mert İnan imzalı, tarihi dokuyu bozan sorunlardan, kentsel dönüşümün yarattığı çevre bilincine kadar çok sayıda haberimiz, günlük politikalar üzerinden siyasetin seçim sürecinde nasıl bir yol izleyeceğinin de göstergesi oldu.

*

Yazının devamı...