Sınav maratonuna uygun beslenme

23 Mayıs 2020

Yüz binlerce genç ve ailesinin gündemi üniversiteye giriş sınavı. Uzman diyetisyen Ezgi Pekgöz’den sınava sayılı günler kala öğrencileri bu maratona hazırlayacak beslenme tüyoları aldık

Temel Reis’in ıspanak yiyerek bir anda nasıl güçlendiğini izlemiş bir kuşak olarak, besinlerin başarıya giden yolda ne denli mucizevi bir etkisi olabileceğini hayal gücümüzde canlandırabiliyoruz. Bilimsel çalışmalar da yediklerimizin bu kadar hızlı olmasa bile başarımız üzerinde büyük bir etkisi olduğunu gösteriyor. İngiltere’de “İnsan Beslenmesi” üzerine yüksek lisansını tamamlayan uzman diyetisyen Ezgi Pekgöz sınav öncesi beslenmenin kritik önemine dikkat çekiyor. “Yanlış besinlerle kendinizi yorgun, mutsuz ve dikkatsiz hissettiğiniz bir girdaba da sokabilirsiniz, doğru besinleri tercih ederek sınav maratonunda kendinize güç de katabilirsiniz” diyen Pekgöz’ün sınav maratonuna uygun beslenme tüyolarından yararlanabilirsiniz. 

Hafızanızı güçlendirin

Ders çalışırken motivasyonu artırmak, zihinsel performansı yükseltmek için; süt ve türevleri, et, yumurta, kuru baklagiller, sebze ve meyvelerle tahıl tüketmeye önem verin. Sınava bir hafta kala, haftada 3-4 gün mutlaka balık eti tüketin. En etkili Omega-3 kaynakları yağlı balıklardır. Bu açıdan iyi bitkisel kaynaklar ise keten tohumu, soya fasulyesi, kabak çekirdeğidir. Bu yağlar hafızayı güçlendirir, öğrenmeyi ve konsantrasyonu artırır. Sınava kadar öğrencilere her gün 3-4 adet ceviz veya 5-6 adet badem yemelerini de tavsiye ediyorum.

Beyninize ihtiyacını verin

Beynin verimli çalışması için yiyeceklerden gelen enerjiye ihtiyacı var. Beyninize ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlayabilmek adına gün boyunca düzenli bir glikoz (enerji) seviyesini tutturmak önemli. Bu nedenle gençlerin; sınava kadar 3 ana, 2-3 ara öğün şeklinde dengeli beslenmelerini öneriyorum. Kahvaltıda yumurta, tam tahıllı ekmek, badem, ceviz, yoğurt veya süt, süzme peynir veya yulaf ezmesi yiyebilirler. Yumurtayı özellikle vurguluyorum; çünkü yumurta sarısında bulunan kolin, bilişsel performansı ve hafızayı geliştiriyor.

Kahve yerine yeşil çay

Yazının devamı...

Bağışıklık sistemine doğal destekler

16 Mayıs 2020

Dr. Ecz. Hilal Bardakcı mikroplara karşı güçlü zırhlar kuşanmak için bağışıklık sistemimizi doğal antioksidanlarla destekleyebileceğimizi söylüyorVücudumuzu hastalıklara karşı koruyan bağışıklık sistemimizi nasıl güçlendirebileceğimiz sorusu son dönemin “trend topic”leri arasında yer alıyor. Aslında dengeli beslendiğimizde, stresten uzak yaşayabildiğimizde, yeterli uykuyu aldığımızda ve düzenli egzersiz yaptığımızda bağışıklık sistemimizi de güçlü tutmuş oluyoruz. Aksi durumda ise vücudumuzda serbest radikaller artıyor ve bağışıklık sistemimiz baskılanıyor. Bu zorlu günlerde ne kadar kontrol etmeye çalışsak da bazen serbest radikallerin oluşmasına zemin hazırlayabiliyoruz. Acıbadem Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı öğretim üyesi Dr. Hilal Bardakcı, mikroplara karşı güçlü zırhlar kuşanmak için bağışıklık sistemimizi doğal antioksidanlarla destekleyebileceğimizi söylüyor. Bardakcı, “En çok bildiğimiz antioksidanlar ve bağışıklık güçlendiriciler: C vitamini, E vitamini, A vitamini (beta-karoten), selenyum, çinko, Omega 3 ve Omega 6 yağ asitleri, fenolik bileşiklerdir” diyor.





C vitamini nasıl kullanılmalı?

Bardakcı, bunlarla ilgili bilgileri şöyle paylaşıyor: “Bağışıklık denince ilk akla gelen destekleyicilerden birisi C vitaminidir. C vitamini, T-lenfosit çoğalmasına müdahale ederek immun sistemini uyarır. Aynı zamanda serbest radikallerle savaşarak antioksidan görevi görür. Serbest radikallerin hücreye zarar vermesini önler ve vücudu enfeksiyonlara karşı korur. C vitamini için önerilen günlük doz yetişkinler için 80 miligram, çocuklar için 35-80 miligramdır. Günlük sebze-meyve (kuşburnu, kivi, narenciyeler, brokoli, patates, maydanoz, marul, ıspanak gibi) tüketimimizle C vitamini ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Narenciyeler içinde en yüksek C vitamini oranı greyfurttadır. Ancak greyfurt suyu karaciğerimizde bulunan enzimlerden pek çok ilacın metabolizmasından sorumlu olan CYP3A4 enzimini baskılar. Bu enzim tarafından metabolize olan ilaçlar metabolize olamadan yüksek miktarda emilerek hasara yol açabilir. Söz konusu baskılama portakal ve limon suyunda görülmezken; nar suyunda da görülmüştür. Aman dikkat edelim, C vitamini alayım derken vücudumuza zarar vermeyelim. C vitamini için dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta çok çabuk bozulduğudur. Bu nedenle C vitamini içeren meyvelerin kabuklarını tüketmeden önce soymalı ve bekletmeden tüketmeliyiz. Aynı şekilde C vitamini içeren preparatları hazırladığımızda yine bekletmeden tüketmeliyiz.

Yazının devamı...

“Virüs hayal gücümüzü hapsedemez”

9 Mayıs 2020

Yeni kitabı “Mutlu Yaşlanmak”ta ileri yaşlarda mutlu olmanın sırlarını veren Prof. Dr. Haluk Yavuzer “Virüs bizi eve hapsetmiş olabilir ama hayal gücünü hapsedemez” diyor

Salgın günleri çoğumuzun keyfini kaçırdı. Ama bazılarımızın daha çok. Özellikle de çevremdeki yaşlı kişilerin bu süreçte çok sıkıldığını ve bunaldığını gözlemliyorum. Bütün gün “Yaşlılar risk altında” cümleleriyle dolu haberler izliyorlar. Çocukları hastalık bulaştırma riskine karşı anne babalarıyla görüşemiyor. Doğum günü olanlar bile sevdiklerine sarılarak giremiyor yeni yaşlarına. İşte tüm bu olumsuzluklara ilaç gibi gelecek bir röportaj ile karşınızdayım. Gelişim psikolojisinin duayen ismi, yaşayan efsanesi Prof. Dr. Haluk Yavuzer ile Remzi Kitabevi’nden çıkan yeni kitabı “Mutlu Yaşlanmak”ı konuştuk. Prof. Yavuzer kitabında niceliği değil niteliği, sayısal olarak yaş almayı değil kalite olarak iyi ve mutlu yaşayabilmeyi farklı açılardan değerlendiriyor. Kendisi de 75 yaşın üzerinde ve mevcut hastalıklarıyla risk grubunda yer alıyor. Ama o moralini bozmuyor, aksine mutluluk günlükleri tutuyor. Mutluluğun sırrının bakış açısında gizli olduğunu hemen anlıyor insan onunla konuşunca. O bugün yapamadıklarına odaklanıp hayıflanmak yerine, hâlâ yapabildiklerinin tadını çıkarmayı bilinçli olarak tercih ediyor. Kuramsal temelli yeni kitabında yolumuza ışık tutacak deneyimlerini de yılların süzgecinden geçirip biz okurlarına sunuyor. Kitabın ilk satırlarını yazdığı günden bugüne ben bu kitabın basılmasını heyecanla bekliyordum. Çünkü “Mutlu Yaşlanmak” bilimi uygulanabilir örneklerle, deneyimlerle harmanlayıp bize sunuyor.

Bu kitabın sizin için çok önemli ve farklı bir yeri olduğunu biliyorum…

Ben bir gelişim psikolojisi hocasıyım, 55’inci akademik yılımı tamamlıyorum. Gelişim, kitaplarımda da tanımladığım gibi, her bir gelişim evresinin bir sonrakini etkilemesi şeklinde gerçekleşiyor. Doğum öncesi dönemden başlayan bu süreç, yeni doğan, bebeklik, ilk çocukluk, son çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve ardından ölümle noktalanıyor. Gelişim psikolojisi penceresinden baktığımda, bu 13’üncü kitabımın kitap serisinde tamamlayıcı olduğunu görüyorum. Yazmış olmaktan dolayı da görevimi tamamladığımı düşünüyorum, onun getirdiği bir doyum da var. “Mutlu Yaşlanmak”, benim mutluluğumu da noktalamış oldu.

“Doyumlu bir yaşam”la mutluluk

Mutlu yaşlanmanın, ileri yaşlarda mutlu olmanın sırlarını veriyorsunuz kitapta. Mutluluk nerede gizli?

Gelişim süreci içinde her evreyi dolu dolu, doya doya yaşadığımızda, yaşlılık dönemine geldiğimizde Erikson’ın tabiriyle “doyumlu bir birey” oluyoruz. Bu, benlik bütünlüğü içinde olmanın karşılığı oluyor. Artık geçmişe dönüp bir arayış içinde olmamak; artı ve eksileriyle mevcut konumdan, durumdan mutlu olmak anlamına geliyor. Birey geçmişinde kendisine doyum veren bir yaşam sürdürmüşse; hedeflerine, ideallerine yaklaşabilmişse yaşlılığı daha kolay kabulleniyor. Yaşama sevincini yitirmeden akıllıca yaşayabilmek, geçen yıllarını yaşama katkı sağlayan artı bir değer olarak görmek, bu deneyim ve birikimlerin desteğiyle yeni uğraşlar bularak kendini yenileyebilmek mutlu yaşlanmanın temel ilkeleri arasında sayılabiliyor.

Yazının devamı...

Prof. Dr. Özyaral Covid-19’la nasıl savaştı?

26 Nisan 2020

Prof. Dr. Oğuz Özyaral riskli grupta yer almasına rağmen Covid-19 pozitif çıktıktan sonra hızla iyileşip taburcu edildi. Biz de Özyaral ile Covid-19’a karşı verdiği savaşı ve hızla iyileşmesini sağlayan etkenleri konuştukEkranlarda en çok izlediğimiz sağlık uzmanlarından biri o. Eczacı kökenli ve mikrobiyoloji uzmanlığı var. Toplumu “Koruyucu Sağlık Uzmanı” olarak Covid-19’a karşı bilinçlendirmek için her gün farklı bir televizyon kanalında yayınlara konuk oluyordu ki, hastalık onun da kapısını çaldı. O kadar severek takip ettiğim bir hocamdı ki, hastalandığını öğrenince ailemden biri hastalanmış gibi üzüldüm. Peki, bize nasıl korunacağımızı anlatırken kendisini neden koruyamadı? 60 yaş üstü ve diyabetli biri olarak riskli grupta yer almasına rağmen nasıl hızla iyileşip taburcu edildi? Tüm bunları Prof. Dr. Oğuz Özyaral ile konuştuk.




Covid-19 hikayeniz nasıl başladı?

Koronavirüs hakkında halkımızı bilgilendirmek için bir kanaldan diğer kanala koştuğum, günde 3-4 televizyon programına çıktığım günlerdi. O gün yine bir televizyon programına çıkacaktım. Evde program için hazırlıklarımı yapıyordum. Bir anda anormal bir terleme oldu. Kova kova su çıktı üzerimden, iç çamaşırlarıma kadar sırılsıklam oldum. Kalkıp vücut ısımı ölçeyim dedim. İnanamadım, çünkü sabah ölçtüğümde 36.2 olan vücut ısım bir anda 38 dereceye yükselmişti

Yazının devamı...

Eczacıların OHAL’i

19 Nisan 2020

Salgınla mücadelede yaşamını yitiren eczacıların sayısı ne yazık ki artıyor. Sağlık Bakanımız Fahrettin Koca da eczacıların bu süreçte ne kadar önemli bir rol üstlendiğini vurguluyor. Eczacılar hem kendilerini ve ekiplerini hem de hastalarını korumak adına çeşitli önlemler almaya çalışıyor. Bakın eczacılar bu salgınla nasıl baş ediyor?

Koronavirüs artık çoğumuzun hayatının merkezine yerleşti. Bazı kişilerin evde geçirdikleri sürede haberleri izlemeyerek kendilerini koronadan soyutlamaya çalıştıklarını biliyorum. Ama benim gibi birçok sağlık mesleği mensubu için bu mümkün olmuyor. Eczanede her güne korona ile başlayıp günü korona ile kapatıyoruz. Bu mücadelede kaybettiğimiz meslektaşlarımıza dair peş peşe haberler de almaya başladık. Bu hepimizi derinden sarsıyor. Geçen hafta henüz 35 yaşında olan ve hiçbir kronik rahatsızlığı olmayan bir meslektaşım, eczacı İsmail Durmuş hayatını kaybetti. Henüz bir yaşında bile olmayan bebeğine, “Çok tatlısın oğul. Çok özlerim ben seni. Nasıl bırakacağım oğul?” dediği bir videoyu boğazım düğümlenerek izledim. Ne sesini unutabildim ne de oğluna bakışını. Üstelik İsmail ne ilkti ne de son oldu. Sırf bu hafta üç meslektaşımızın Covid-19 nedeniyle vefat ettiğini öğrendik.

Biz de sağlık mesleği mensubuyuz

Diğer tüm sağlık çalışanları gibi biz de eczacılık hizmetinin büyük sorumluluğu gereği bu mücadelede canımız pahasına çalışıyoruz ve çalışmaya devam edeceğiz. Ancak bizlerin de bir sağlık mesleği mensubu olduğumuz unutulmasın istiyoruz. Sağlık hizmeti sunanlara devletin ücretsiz sağladığı koruyucu ekipmanlar söz konusu olduğunda biz de unutulmak istemiyoruz. Farklı ülkelerde örneği olan kapı önünden hizmet vermek gibi uygulamalara yönelik taleplerimizin olumlu yanıt bulmasını istiyoruz. Çünkü Covid-19’dan korunmayı sadece kendimiz için değil eczanelere gelen milyonlarca kişiyi bu hastalıktan korumak için de önemsiyoruz. Ücretsiz maske temini gibi konularda yaşanan bilgi kirliliğiyle eczanelerimize hiç olmadığı kadar çok insan farklı taleplerle adeta akın ediyor. Örneğin “Şifrem gelmedi ama acilen maskeye ihtiyacım var” bu hafta başı en sık karşılaştıklarımızdan biriydi. 

Kişiler maskesiz markete giremiyor, sokakta dolaşmak istemiyor. Hem kendisini hem de başkalarını koruyabilmek adına maskesiz dolaşmamalı da zaten ama maske satışı yasaklandı! Yani satarsak suç işlemiş oluyoruz. Kaldı ki yasak geldiğinden beri biz kendimiz ve çalışanlarımız için eczanede takacak maskeyi bile nereden alabileceğimizi düşünmeye başladık. Tüm bu koşullarda tek çözüm olan “Kendi OHAL’imizi ilan etmek” adına neler yapıyoruz. Bu kez meslektaşlarıma sordum.

Hastalar arasında da mesafe var

Ben de eczanemde önlemler aldım elbette. Eczanede tulum, cerrahi ve FFP3 maskeler, gözlükler ve siperliklerle çalışıyoruz. Yine de içeriye insan almamaya da özen gösteriyoruz. Kapıya şerit bariyer çektik. Bariyer arkasından hizmet veriyoruz. Bekleyenlerin birbiriyle sosyal mesafesini koruyabilmesi adına bekleme alanına da şerit bariyerleri sosyal mesafeyi dikkate alarak yerleştirdik.

Yazının devamı...

Salgın günlerinde eczacılık

28 Mart 2020

Yeni ve zorlu bir dönemden geçiyoruz. Eczane eczacılığı yapan yani salgın günlerinde sahada çalışan bir sağlık profesyoneli olarak hepimizin hayatını kolaylaştıracak önerileri sizler için derledim.Hepimiz için her şeyin çok yeni olduğu ve sürekli bir şeylere adapte olmaya çalıştığımız bir döneme girdik. Çoğu sağlık profesyoneli gibi ben de hayatımın tartışmasız en yoğun günlerini yaşıyorum. Biz eczacılara danışan hastaların sayısı inanılmaz derecede arttı. Hastalarımızı sakinleştirmeye, doğru ürünlere yönlendirmeye ve şerit arkasından hizmet almak gibi yeni uygulamalara alıştırmaya çalışıyoruz. Bir de depoları her aradığımızda “Yok” denilen ürünleri bulma mesaimiz var. O ürünleri bulmak için tanışmadığımız aracı kalmadı.




Fırsatçılık suçlaması
Fahiş fiyatlara satılan o ürünleri, bize soranlara “Yok” dememek için yüksek fiyatlara mecburen alıyoruz. Aldığımız fiyatlara kâr koymadan bile satsak “Fırsatçılık” ile suçlanmamız da cabası! Gece gündüz, canımız pahasına halk sağlığı için çalışırken bu suçlamanın Türkiye’deki tüm eczacıları derinden yaraladığını bilin istedim. Tabii her gün bize teşekkür eden, “çok yoruluyorsunuz” diyerek kek yapıp getiren hastalarımız da yok değil. Bu yorucu günlerde bizim ilacımız da sizsiniz. Alkışlar, tebrikler, kekler, börekler değil istediğimiz, sadece anlayış! Sadece bizim için de değil, hepimizin sağlığı için.

Yazının devamı...

Koronavirüs fobisi

15 Şubat 2020

Koronavirüsü kaygısıyla ülkemizde de maskeyle gezen insanlar görmeye başladık. Peki bu durum psikolojimizi nasıl etkiliyor? Bir korona fobisi mi yaşıyoruz?Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve hızla pek çok ülkeye yayılan koronavirüs korkusundan ülkemizde de söz etmek mümkün. Eczanelerde maskeler bitiyor, müşteriler ardı ardına antibakteriyel jel soruyor derken, bu hafta karşılaştığım yakın bir arkadaşım da selam verir vermez, “Kusura bakma Metin’ciğim, artık sarılıp öpüşmüyoruz kimseyle bu virüs sebebiyle” deyince, toplumdaki bu kaygıyı konuşmak üzere psikiyatrist Dr. Ayça Can Uz ile bir araya geldik. Dr. Ayça Can Uz, “Koronanın kaygı yaratması çok doğal. Çünkü daha önce yaşanmış bir örneği var: SARS. İkisi aynı aileden virüsler. Korona da SARS’ı hatırlatıyor” diyerek anlatmaya başlıyor.

Dr. Ayça Can Uz, bu tip grip salgınları dönemlerinde kaygılanmamızı şöyle açıklıyor: “Hastalığın doğasıyla alakalı. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında hem bir belirsizlik hem de istemsiz maruz kalma var. Virüsü kapıp hiç semptomunuzun olmadığı ama herkese bulaştırdığınız bir dönem söz konusu olabiliyor. Karşınızdaki herkes hasta olabilir. Bu korkutucu bir şey. Ölüm haberleri de var. Ayrıca virüslere karşı zaten çok az ilacımız var, bir de mutasyon geçiriyorlar. Dolayısıyla reçete yazılacak, geçecek gibi bir algı da yok.”

Kaygı zarar verici hale gelebilir

Dr. Ayça Can Uz’a göre insanlarda “Ateşim mi var, terledim mi?” gibi vücut belirtilerini sorgulama ve başka hastalıklar için de hastalık kaygısı gelişebiliyor. Dışarı çıkmamak veya ev yapımı reçeteler gibi yanlış önerilerle koronavirüs kaygısının zarar verici olabileceğini söylüyor. Bir diğer riskse insanların panikle stoklamaya başlamalarıyla ilişkili: “Bir hastayı maskelediğinizde aslında çevresindeki insanları koruyorsunuz. Siz bütün maskeleri bitirir, tüm ilaçları farklı farklı evlerde depolarsanız gerçekten ihtiyacı olan hasta maskesini alamayacak, hasta olanlar ilaca ulaşamayacak.”

Yazının devamı...