Şarkı canavarları Kayahan’ı çok üzdü

Türkiye’nin pop müzikte üçüncü dünya ülkeleri seviyesinde olduğunu belirten Suat Suna, “Kaliteye değil reytinge göre yayınlar sonucu kendi canavarımızı kendimiz yarattık.
Şu anda sokakta elinizin çarptığı herkes şarkı yazabileceğini düşünüyor. Bu çok acıklı... Kayahan ağabey de buna çok üzülüyordu” diyor

Suat Suna, 90’larda elinde kemanıyla genç kızların romantik prensiydi. Bugün yüzünde değilse de tavrında hissedilen 40 yaş olgunluğuyla romantik prensliğine roman yazarlığını da eklemiş bir müzisyen. Gerçi ondaki bu olgun tavır, romantik prens olarak milyonu aşan albüm satışlarına imza attığı zamanlarda da vardı, hatırlıyorum. Belki de bu nedenle yaşıtı olan pop müzik sanatçıları içinde sadece o, Kayahan’ın manevi evladı olma mutluluğunu yaşadı.
Müzisyen bir ailede dünyaya gelmiş, kemanı eline 3.5 yaşında almış, çok iyi okulların yanında ciddi müzik eğitimi de görmüş olan Suat Suna, kültür-sanat üretiminin, tutkunun, yaşanmışlıkların, bilginin imbiğinden süzülüp damla damla birikmesi gerektiğini yıllar önce fark etmiş. Gerçeklik ise bambaşka maalesef!

Özdemiroğlu’nu sordu Şarkı canavarları Kayahan’ı çok üzdü

Suat Suna, Kayahan’ın ölümünün ardından kolunun kanadının kırıldığını söylüyor. Günde üç dört kez telefonda konuşur, haftada en az iki kez görüşürlermiş zira. Vefatıyla tüm Türkiye’yi üzüntüye boğan Kayahan, 1990’larda tanıştı amansız hastalıkla. 1990’da cilt kanseriydi. 2004’te başka şekilde nüksetti hastalık. 18 ay önce de akciğer kanseri olarak çıktı karşısına. Bu kez yenemedi maalesef.
Suat Suna’ya hastalığının sonuna doğru ruh halinin nasıl olduğunu sorduğumda şu sözleri içimi yaktı: “Hastalığından bahsedilmesini hiç istemezdi. Aksine o bizleri sorar, merak ederdi. Aramızdan ayrılmadan iki gün önce ‘Atilla nasıl?’ (Atilla Özdemiroğlu da aynı hastalıktan mustarip) diye sordu. Düşünün böyle bir adamdı. O durumda iken dahi başkalarını düşünürdü. Ona benzer bir insanı bir daha tanıyacağımı düşünmüyorum. Şahsına münhasır bir insandı...” Suat Suna ile müziği, edebiyatı, Kayahan’ı ve dostluğu konuştuk.

‘Manevi oğluydum’

Başınız sağ olsun... Kayahan size niye manevi oğlum diyordu. İki kızı var (Beste ve Aslı Gönül), sizin de bir aileniz var zaten. Buna rağmen neden manevi oğlum diyordu?

Bir oğlu olmadığı için belki de. Benim kendisine karşı hiç bir beklentim olmadan sevgi duyduğumu çok iyi biliyordu. Hiçbir zaman ondan yardım istemedim. Her zaman kendisi teklif etmiştir.
Zaten kimseden bir şey isteyebilen biri olmadım hayatım boyunca. Hatta son 7-8 yıldır kendisiyle ortak bir çalışmamız olmadı. Ben açıkçası kendi yolumu kendim çizmek istedim biraz. Bu süreçte de ilişkimiz tamamen dostluk ilişkisine dönmüştü. Onunla iş ilişkimiz çok sınırlıydı. Birçok şarkısında keman, gitar çaldım. Onu hayatımda artık bir mentor olarak koymuştum. 2007’de babamı kaybettikten sonra da ne zaman ihtiyaç duysam telefon açıp konuşacağım bir ağabey pozisyonundaydı. Müzik ilişkisinden çıkmış başka bir noktaya gelmişti. Kızımın ismini bile o koydu.

Kızınızın adı ne?

Neva. Son haftaya kadar Ela koyacaktık ismini. Kayahan ağabey, son hafta, ‘Çok güzel bir isim buldum. Neva, düşün istersen’ dedi. Müzikte de neva makamı vardır biliyorsunuz. Çok hoşuma gitti, Kayahan’dan bir hatıra olsun istedim. İyi ki de koymuşum diyorum şimdi.

PAYDAŞ TANIŞTIRDI

Neva kaç yaşında?

15 aylık, oğlum Ali de iki aylık daha!

Kayahan’ın çocuklarıyla ilişkiniz nasıl?

Bütün aile o kadar çok vakit geçirip, o kadar çok şey yaşadık ki. Bundan sonra da öyle devam edecek. Onlar bize Kayahan ağabeyden yadigarlar. Kayahan’dan çok şey öğrendim, hayatta yolumu onun tavsiyeleriyle buldum.

İlişkiniz nasıl başladı?

1994 yılıydı. İskender Paydaş ile üçüncü albümümü yapmaya çalışıyordum. İskender Paydaş, Kayahan’ın orkestrasında da görev aldığı için konserine davet etmişti beni. Kulisinde sohbet ettik. Paydaş benim için, ‘Çok güzel yeni bir şarkısı var, birlikte albüm yapıyoruz’ dedi. Ben de oturup, ‘Hasret Fenerleri’ni çaldım kuliste.
Çok beğendi Kayahan ağabey, ‘Bestesi çok güzel, sözlerine biraz müdahale etmek istiyorum’ dedi. ‘Benim için büyük bir onur ama ben daha bu işe yeni başlayan bir sanatçıyım. Sizin çok büyük paralar aldığınızı biliyorum, ben bunu karşılayamam herhalde’ dedim.
Bunun üzerine, ‘Seni çok yetenekli buldum, sana bunu ücretsiz yapmak istiyorum’ dedi. Üstelik o tarihe kadar kimwsenin bestesine söz yazmışlığı da yoktu. Benim için müthiş bir mutluluktu. Ondan sonra zaten çok sıkı abi-kardeş, baba-oğul ilişkisi başladı. Sürekli görüşmeye başladık. Bazen haftada üç dört gün.
Son dönem benim bebeklerim olana kadar çok görüşüyorduk. ‘Leyla’ adlı albümüm onun prodüktörlüğünde yapıldı. O sırada Gömeç’te yaşıyordu, 3.5 ay orada yaşadık hep birlikte.

‘İlişkiler çok sahte’

Kızdığı olmaz mıydı size?

Olmaz olur mu? Çoğu fikrine muhalif olurdum, özellikle birlikte çalıştığımız sırada. Tatlı bir sinirlenme yaşardı benimle ilgili, ‘her konuya da itiraz etmesen’ derdi.
Çok sert bir yapısı vardı. Ama yakınları, çalışanları çok iyi kalpli birisi olduğunu bilirdi. Ve çok severdi herkes onu. Mert bir insandı, Mehmetçik Vakfı’na topladığı sayısız bağıştan da anlayabilirsiniz. Bu kadar hayırsever başka bir sanatçı var mıdır memlekette bilmiyorum.

En çok güldüğünüz şey neydi?

Maçlar. İyi bir Galatasaraylı idi, çok fazla maç izlerdik birlikte. Maç konusunda espri yapmaktan çok hoşlanırdı. Evinde izlerdik maçları, ‘gel maç izleyelim’ diye çağırırdı.

Kolay dost olabiliyor musunuz?

Olabiliyorum tabii ama çok fazla arkadaşlık yoktur bizim camiamızda. İnsanlar birbirlerini daha çok kıskanırlar, hep bir çekişme hali vardır. Bu nedenle arkadaşlarımın çok büyük bölümü genelde liseden arkadaşlarımdır.
Sahne önündeki insanlar birbirlerini çekemez nedense. Kayahan ağabey dışında çok görüştüğüm birisi yoktu sektörde. O da gitti. Ama bence herkes aynı durumda, ilişkiler biraz sahte. Her şey menfaat üzerine kurulduğu zaman gerçek dostluk olmuyor.

SUAT SUNA
“Sanata saygı yok. Hâlâ, ‘Ben bu şarkının CD’sini almıştım, bunu çalarken niye para ödeyeyim ki’ noktasında insanlar. O CD’yi evinde dinlemekle, restoranda çalmak arasında nasıl bir fark olduğu bilinmeli. Hükümetimiz telif haklarıyla ilgili olarak halkı bilinçlendirmeli.”

‘İlk şarkımı Milliyet’e yazdım’

Sizin kilometre taşlarınızdan biri de Milliyet gazetesinin Liselerarası Müzik Yarışması. Bu yarışma sizi nasıl etkiledi?

Bana göre Milliyet gazetesinin Liselerarası Müzik Yarışması’nın bitmesi bu ülke için büyük kayıptır. Milliyet yıllarca bunu bir hizmet olarak yaptı.
Bu nedenle özellikle şarkı yazan insanların Milliyet gazetesine karşı bir sempatisi vardır. Benim jenerasyonumdaki birçok insan için böyledir. 3.5 yaşından beri müzik yapıyorum ama hayatının her bölümünde klasik müzik ile uğraşmış birisi olarak Milliyet’in yarışması benim şarkı yazmama sebep olan şeydir.
İlk şarkımı Milliyet müzik yarışmasına katılmak için bestelemiştim çünkü. ‘Gözlerin benden çok uzakta’ adlı şarkıydı.
Yanılmıyorsam Kayahan ağabey de bu yarışmaya katılanlardan. Bitmesine çok üzüldüğüm, liseli gençlerin bu işe heves etmesini sağlayan bir yarışmaydı. Çünkü bu işe heves 13-14’lü yaşlarda başlar. Ses yerine oturmaya başladığı için... Hayatımdaki yeri ayrıdır. Yıllar sonra o yarışmada jüri üyeliği de yaptım defalarca.

‘Üretkenlere’ kolay gelsin!’

Sıkı bir eğitiminiz var. Bu piyasada bu kadar eğitim avantaj mı, dezavantaj mı acaba?

Piyasa demeyelim de hakikaten kültür ve sanatla ilgili her işte insanın belli bir donanımda olması gerekiyor. Özellikle müziğin eğitimi gerçekten çok zordur. Profesyonel müzisyen olmak dünyanın en zor işlerinden biridir.
Türkiye’de, popüler işimizde ise hakikaten üçüncü dünya ülkeleri seviyesindeyiz. Bunun sebebi de bana göre medyanın genel yayın politikasıdır. Yıllar yılı kaliteye değil reytinge göre yayın yapma meselesi. Sonunda kendi canavarımızı kendimiz yarattık. Şu anda sokakta elinizin çarptığı herkes şarkı yazabileceğini düşünüyor. Bu çok acıklı... Kayahan ağabey de buna çok üzülüyordu. Çünkü şarkı yazmanın ne kadar zor olduğunu en iyi bilenlerden birisiydi. Bazen TV’de rastlıyorum, ‘günde 10 şarkı yazıyorum’ diyen insanlar görüyorum.
Kolay gelsin, çok üretkenler, ben aylarca uğraşıyorum bir şarkı sözü için.
Her kafiyeli söz yazan, kendini şair zannediyor. İki kafiye bulmakla olmuyor bu iş. Önce bütün şairleri okuyacaksın, sonra kendine ait bir üslubun olacak. Bütün bunları düşünmeden, bir altyapı olmadan, çok şey yapmaya çalışanların ülkesindeyiz. O zaman da söyleyecek söz kalmıyor, buna prim de veriliyor maalesef.

‘Parlak fikirleri birilerine anlatmamak lazım!’

Kaç yaşından beri yazıyorsunuz?

Babam konservatuarda hocaydı. 3.5 yaşından beri keman çalıyorum, konservatuara 7 yaşında girdim.
Kitaba gelince çok uzun zamandır hikayeler yazıyor, kendi kendime denemeler yapıyordum.
İlk romanımı 2000’de yazmaya başladım. Bir fiil üç yıldır yazıyorum. İhanet, karmaşık bir aşk ilişkisi üzerinden aksiyonlu bir hikayeyi anlatıyor.

Kitabınızın adı ‘İhanet’ hiç ihanete uğramadım diyorsunuz bazı demeçlerinizde. Ancak ilk romanınızın konusunun çalındığına dair bir açıklamanızı da okudum. Bu ihanet değil mi?

O başka bir romandı. 11 yıl önce, epeyce de yol almıştı kitap. Kitabın konusu yakın bir film yapımcısı arkadaşım tarafından alındı. Kitabı yazmayı o nedenle bıraktım. Konuları, parlak fikirleri birine anlatmamak lazım! Bu kitabın adının ihanet olmasının sebebi, karakterlerin sürekli yakınlarına ihanet ediyor durumda olmasından kaynaklanıyor. Her insanın hayatında ihanet vardır. Çok yakınlarından geliyorsa tolere etmesi kolay olmuyor.

Kitabınız aksiyon tarzında. Bunlar çok kolay da okunan kitaplar. Batı bunu belli mekanları öne çıkararak ülkeyi tanıtma amaçlı da kullanıyor. Var mı böyle bir düşünceniz?

Neden olmasın. Mekanları anlatmaktan çok hoşlanıyorum. Bunu ülkemizde çok iyi yapan bir Ahmet Ümit var zaten. İhanet Paris, İstanbul, İzmir ve Bodrum’da geçen bir hikaye zaten. İkinci kitap için konular belirledim.
Ancak bu yıl önceliğim bir albüm ya da single çıkarmak. Şimdi stüdyo çalışmalarına başlayacağım. Bu yıl biraz müzikle ilgilenip seneye yeni kitaba konsantre olacağım.