Türkiye, coğrafi işaretlerini hızla çoğaltıyor. Ülkemizin bugüne kadarki en yüksek yıllık tescil başarısı yalnızca bir istatistik değil. AB tescil sayımız artıyorsa nedeni, yalnızca iyi ürünlere sahip olmamız değil, bu ürünlerin ardındaki hikâyeyi dünyaya aktarabilecek kültürel bilincin giderek güçlenmesi anlamına geliyor.
Coğrafi işaretler, artık yalnızca yerel üreticiyi koruyan bir etiket değil, küresel gastronomi dünyasının en stratejik başlıklarından biri. Bir ürünün toprağı, iklimi, geleneği ve hafızasıyla tescillenmesi, hem kültürel bir kimlik hem de uluslararası bir ekonomi yaratıyor. Türkiye, bu alanda adımlarını hızlandıran ülkeler arasında yer almaya başladı. Geçtiğimiz günlerde Metro Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenen İstanbul Uluslararası Coğrafi İşaretler Zirvesi, konunun güncel bir yansımasıydı. Kamu, üreticiler, akademi ve gastronomi dünyasını buluşturan zirvede, coğrafi işaretli ürünlerin turizmden ihracata, yerel kalkınmadan kültürel mirasa kadar uzanan çok
Uzun yıllardır gastronomi alanında gözlemlediğim şey; mekânlar açılır, konseptler değişir, trendler gelir geçer. Ama şefin vizyonu güçlüyse o mutfak karakter kazanır ve zamana karşı kalıcı bir yer edinir. Her mutfak, başındaki şefin hafızasını, disiplinini, kırılganlığını, cesaretini ve dünyayla kurduğu bağı da taşıyor. Bu hafta lezzet turumda Gou Society, Scarpetta ve Taksim 9 var. Şefler Tolga Hellaç, Ömer Büber ve Şebnem Genç köklerine bağlı, dünyaya açık, egosundan çok mutfağını konuşturan bir vizyonun temsilcileri.
Bir Akdeniz yorumu Scarpetta
Şef Ömer Büber’in mutfağı, sadeliği ustalıkla yükselten bir yaklaşımın ürünü. Lüks otel mutfaklarında geçen yılların getirdiği disiplin, akademik eğitimin kattığı derinlik ve bitmeyen teknik merak… Hepsi bugün Scarpetta’nın yeni Akdeniz yorumunda sessiz ama güçlü bir iz bırakıyor. Tazeliği merkeze alan, ürünü zorlamayan, her bileşeni kendi karakteriyle tabağa taşıyan bir kimlik sunuyor. Zeytinyağı, parmesan ve taze aromatik otlardan oluşan imza
İstanbul’un en canlı buluşma noktalarından olan Bomontiada, çarpıcı bir Kore Dalgası’nın etkisinde. Bu dalganın adı Seoul Kitchen. K-Pop’un ritmi, Kore dizilerinin duygusu, sokak lezzetlerinin canlılığı birleşip şehrin ortasında yepyeni bir kültürel deneyime dönüşüyor.
İstanbul’un kalbinde yer alan Seoul Kitchen sadece bir restoran değil, çok boyutlu bir deneyim alanı. Burada gastronomi; tasarım, müzik, moda ve teknolojiyle iç içe. Şefler Jimmy ve Jinn, Seul sokaklarındaki enerjiyi Bomontiada’nın post-modern dokusuna taşıyor. Her biri Kore mutfağının klasiklerine saygı duruşu niteliğinde ama Türk damak tadına da ince dokunuşlarla uyarlanmış tabaklar. Bazı özgün malzemeleri Kore’den getirseler de ülkemizin yerel ürünleri mutfağın vazgeçilmezlerinden. Jinn ile tanışmadım ancak Jimmy, enerjisi yüksek, mutfağı kadar sohbeti de lezzetli bir şef. Türk yemekleriyle arası çok iyi, en sevdiğiyse Adana kebabı. Sözleri mekânın felsefesini özetliyor, “Amacımız yalnızca otantik Kore yemeklerini sunmak değil; misafirlerimize
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Van Müzesi, Çanakkale Troya Müzesi ve İzmir Arkeoloji Müzesi’nde kurulan sofralarla Anadolu medeniyetlerinin mutfak hafızası müze salonlarına taşındı.
Bir yemeğe baktığınızda sadece lezzet mi görürsünüz? Bir tarifte tarih, bir baharatta göç, bir ekmekte inanç çıkar karşınıza. Gastronomi, aslında insanın kendini anlama biçimi olarak da ifade edilir. Tarihle masaya oturur, coğrafyayla konuşur, kültürle paylaşır. “Müzede Gastronomi Durağı” bana bir etkinlikten çok daha fazlasını anlatıyor: Geçmişle bugünün aynı sofrada buluştuğu bir hikâye. Ve bu hikâyenin anlatıcısı, yıllardır gastronomiyi kültürle, bilimle, sanatla harmanlayan akademisyen, araştırmacı ve şef Asuman Kerkez.
Türkiye’de ilk kez bu yıl, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kültür Yolu Festivalleri kapsamında gerçekleştirilen “Müzede Gastronomi Durağı” projesi, aslında mutfağı kültürel mirasla yeniden buluşturuyor. Projenin
Alanya hem doğasıyla hem gelenekle kurduğu bağ sayesinde, dijital göçebeler için kültürel köprü olabilir. Çünkü artık yemek hikâyesiyle birlikte yeniyor ve Alanya mutfağı geleceğin gastronomi turizmini de besleyebilecek güçte.
Türkiye’de ilk kez düzenlenen Nomad Digital Festival için Alanya’daydım. Adı “Nomad”, yani göçebe. Onlar yeni çağın göçebeleri... Laptopu çantasına koyup dünyayı bir ofise, doğayı bir yaşam alanına dönüştüren dijital göçebeler. Alanya’da yeni bir şehir hikâyesinin izlerini gördüm. Burada festivalin Alanya’ya kazandırdığı yeni vizyon, gastronomi turizmiyle kurulan güçlü bağ ve festivalin en güçlü yerel destekçisi Yüksek Mimar Cüneyt Darı’nın kente kattığı öncü ruh birbirine dokunan üç başlık.
Artık şehirler sadece yaşanacak yerler değil, anlam üreten ekosistemler. Nomad Digital Fest için de bu dönüşümün yeni sembolü diyebiliriz.
Mevsimlerin kendine özgü lezzetleri vardır ve bu lezzeti sunan sebzeler, meyveler, Anadolu mutfaklarında bambaşka tatlara bürünür. Bu sonbahar yine Anadolu’da bir tura çıktım. Gelin, birlikte oturalım bu tadına doyulmaz sofralara.
Bu hafta, Anadolu’nun sonbahar sofralarına yolculuk etmek istedim. Her şehrin kendi mevsim ritmini anlatan bir keşif yolculuğu bu. Hiç değişmez, yıllardır sonbahar gelince kendi lezzet rotamı çıkarırım. Bu rota hep aynı yerden başlar: Gaziantep’ten. Sonra, Şanlıurfa’dan geçer, Malatya’da tandırın dumanında ısınır, Ege kıyılarında yeni yağın kokusuyla tamamlanır.
Gaziantep’te mevsimin ateşi
Gaziantep mutfağı, mevsimi sofraya getirmeyi çok iyi bilir. Narın, ayvanın, sumak ekşisinin zamanı geldiğinde şehirdeki her ocak aynı kokuyu duyar. Orkide Pastaneleri’nin sahibi ve şefi Mustafa Özgüler’in yemek sohbetlerimizde hep söylediği, “Gaziantep’te her mevsim ayrı bir heyecan yaşanır ama sonbahar bambaşkadır,” sözünü hiç unutmam.
Şifalı çorbalar
Gaziantep’te çorbalar sadece
Tüm dünyayı ilgilendiren Sağlık Diyeti raporu, et tüketiminin azaltılmasını, sebze, baklagil ve tam tahılların sofralarda daha çok yer alması gerektiğini öngörüyor. Rıza Sönmez’in “Anadolu Vegan” kitabı da bu küresel soruna yerel bir çözüm gibi karşımıza çıkıyor. Anadolu’nun binlerce yıllık bitkisel mutfak mirasını, gezegenin geleceğine sunuyor
Dünya, 2050 yılına kadar yaklaşık 10 milyar insanın sağlıklı beslenmesi ve gezegenin sınırlı kaynaklarının korunması sorusuyla karşı karşıya. Le Monde’un bir süre önce sayfalarında yer verdiği EAT-Lancet Komisyonu’nun Gezegensel Sağlık Diyeti raporu, et tüketiminin sınırlandırılmasını, sebze, baklagil ve tam tahılların öncelik kazanmasını zorunlu kılıyor. Bu çağrı yalnızca sofralarımıza değil, tarım politikalarına, gıda üretim sistemlerine ve iklim krizine dokunan çok katmanlı bir dönüşümün kapısını aralıyor. İşte tam da bu noktada Rıza Sönmez’in “Anadolu Vegan” kitabı, küresel bir soruya yerel bir yanıt gibi karşımıza çıkıyor.
Tam 72 çeşit köfte, taş fırından dumanı üstünde lezzetler, kebaplar ve elbette kayısılı envaiçeşit tatlılar. Evet, Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin 16’ncı durağı Malatya’dayız. Gelin, çarşısında birlikte dolaşalım.
Malatya’ya vardığınızda sizi ilk ne karşılar dersiniz? Kayısı ağaçlarının sarısı mı, Nemrut’un gölgesi mi, yoksa dağların sessizliği mi? Aslında bu şehrin hafızada en çok kalan tarafı kokusu. Çarşıya adım atar atmaz taş fırınlardan çıkan ekmekler, közde pişen patlıcanlar ve baharatla yoğrulmuş köfteler insanı âdeta tarihin içinden bugüne çağırır.
Kurutulmuş kayısı
Türkiye Kültür Yolu Festivali, bu yıl on altıncı durağını Malatya’ya kurdu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yürüttüğü bu büyük organizasyonla konserlerden tiyatrolara, sergilerden söyleşilere uzanan yüzlerce etkinlik, şehre taze bir nefes getiriyor. Ama Malatya’yı konuşurken sahnelerden ve sergilerden söz etmek yetmez. Çünkü bu şehir kültürünü