Aşk bedende küçülür mü? - 4

30 Kasım 2020

Çok tatlısınız. Haftalardır Pembe Nar’daki yazılarıma, vakit ayırıp, yorum yapıyorsunuz, sorular soruyorsunuz, bu vesileyle hepinize çok teşekkür ediyorum. Gönderdiğiniz maillere bazen kahkahalarla gülüyorum, bazen de sizinle ağlıyorum…Önce güldüklerimden başlayayım, “Hikayelerde anlattığınız aşk gerçek mi, böyle sevilebilecek bir adam kaldı mı” Evet, hikayelerdeki aşk gerçek, adam da kanlı canlı İstanbul’da yaşıyor. Sevilebilecek adam kaldı mı sorunuza ise şöyle bir yanıt vereyim.

Sevmek size ait bir duygu, istediğiniz insanı istediğiniz kadar seversiniz, kim nasıl karışabilir? Ancak bu sorudan kastınız, adam beklentilerinizi yerine getirmiyor diye, “sevilemez, sevilmemeli, hatta hemen gömülmeli” kategorisine giriyorsa, buna itiraz ediyorum. Elbette benim de zaman zaman beklentilerime asla yanıt bulamadığım anlar, isyan ettiğim, hırçınlaştığım zamanlar oluyor ancak vicdanıma, aklıma, gönlüme bakıyorum, egomu şımartmamalıyım cevabıyla karşılaşıyorum. Yoksa sevişmeden ölüp, gideceğiz diye ben de perişanım ama…

Aşk Bedende Küçülür mü dizisinde, gerçekliğini merak ettiğiniz bir diğer soru da, “Dr. Fevzi Özgönül ile yaptığınız çalışmayı pandemide nasıl devam ettiriyorsunuz?” Dr. Özgönül teknolojiyle arası çok iyi olan bir doktor. Üniversite ile yapay zeka konusunda yoğun çalışıyor. Seyahatlerim veya pandemi kısıtlamaları olduğunda, interaktif hizmetlerinden yararlanıyorum. Size bu konunun Youtube videosunu vereyim:

Bir de Dr. Özgönül meseleleri o kadar sadeleştiriyor ki, ondan çok şey öğreniyorum. Zaten aşk yazılarımı da vücudun küçülmesiyle birleştirmemin nedeni o… Biz karıştırdıkça aşk da, beslenme de iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Geçenlerde yapmam gerekenleri bana şöyle anlattı, size de göstereyim, bana hak vereceksiniz: İyi hissedin, bedeni küçültün, aşkı büyütün! Sorularınızı yanıtlamaya devam edeceğim.

Sevgimle,

Ayşegül

Yazının devamı...

Senin yaş günün benim doğum günümdür…

27 Kasım 2020

Aralık ayının kapısında, sevdiğimin yaş gününü beklerim ben, artık sene bitmiş, tüm hesaplar kapatılmakta, hayat tamamlanmaya, yeni olanın ışıltısı ise gelmeye başlamıştır. Her yıl daha çok heyecanlanırım, bilirim ki, onun yaş günü, benim doğum günümdür. Her yıl yeniden yeniden doğarım onunla. 

Herkes ben önce doğdum, ondan daha çok yaşadım diye, beni daha bilge,  zannederler, neden bu kadar naif davranırım, şaşar kalırlar. Oysa her saniye yeni bir şey öğrenirim ondan. Yüreğimdeki şövalyenin gözlerindeki, sözlerindeki  şaşkınlık, her an beni egomun uzun duvarlı, derin sokaklarına gönderir.

Egom sevdiğini dizinin dibinde ister, yüreğim bırak uçsun der. Egom kıskanır, yüreğim kalbi senin der… Egom hep beni sevsin, yüreğim ise daha ne kadar seni sevebilir ki der.. Egom sinir olur ona, bir daha asla görüşmeyeceğim der, yüreğim kahkahalarla güler. İnsanlar ona karşı hassasım hatta biraz aptalım diye düşünürlerken, yüreğim biraz daha büyür.

Her yaş gününde o yol aldıkça, ruhum yeniden yeniden doğar. Göklerdeki yıldızları toplamak isterim yaş günü hediyesi olarak…Kendime kızarım hala yıldızlara varamadığım için… Bir gün yıldızları toplayacak kadar hafifleyeceğimi bilirim onunla. Dünyaları vermek isterim sadece gülümsemesi için. Aşkımı okuyanlar kızarlar bana kadın hediye mi düşünür, o alsın der onların egoları. En büyük hediye O’dur, ben böyle görürüm, ölümlü hiçbir hediye ile karşılayamam bu yaş gününü.

Aşkın kadınları, şımartma şu adamı der. Hep şımarsın isterim ben... Hatta beni hissettiği her an, şımarmaya devam etsin isterim. Bana göre kainatlar o şımardıkça büyür...Sen de Zeus yaptın bu adamı derler, doğrudur, Zeus’un oğludur. Dünyada onu temsil eder, zaten bundan dolayı ben kendimi Tanrıça hissederim, insanlar bunu bir türlü anlamak istemez. Dişil güçlüdür bilirim, erkeğin rüzgarı olmasa, neye yarar ki o güç? Paylaşılsa güç de güçsüzlük de, aşk kazansa, hep onun yıldızı parlasa, insanlık kazansa nasıl olur, bundan daha keyifli nasıl olur?

 

Ayşegül Kartal

Yazının devamı...

Aşk bedende küçülür mü? - 3

26 Ekim 2020

Uçağın tekerlekleri yerden kesildiği anda, kalbimi sevdiğime emanet edip gittiğimi biliyordum. Bedenim, aklım, zihnim Londra uçağında maskenin ardında gizliydi ama yüreğim gelmeye direniyordu. Varlığımdaki insanın ona çok iyi bakacağından hiç kuşkum yoktu tıpkı benim gibi; aşkını avuçlarımın içinde sakladığım gibi saklayacaktı.

Aldığımız nefese tat veren aşk; zaman zaman gizli, yasak veya karşılıksız oluyor, olabilir elbette. Böyle anlarda en sık düştüğümüz tuzak, alamadığımız tadı zihnimizi en kolay kandırabileceğimiz yerlerde, yemek sofralarında, pastanelerde arıyoruz. Kendimize sus payı veriyoruz. Kendimizle karşı karşıya gelmek istemiyoruz. Biliyoruz ki, yüreğimizin parçalanmış haline bakarsak, onunla konuşmamız gerek.

Onu üzdüğümüzü itiraf etmeliyiz, değerimizi ayaklarımızın altında çiğnediğimizi görmemiz gerek, yüreğimizi açtıktan sonra elbet aşkın bize koşarak geleceğini hatırlamamız gerek. Bedenimizi büyüterek, uyuşturarak, o sevgiliden diğerine koşarak, içerek, boyanarak, soyunarak, devamlı çalışarak bu yüzleşmeden kaçamayız.

Böyle bir yüzleşmede Dr. Fevzi Özgönül ile çalışmaya başladık. Beraber sindirim sistemini keşfediyoruz. Hayatı, aşkı nasıl sindiremediğimizi görüyorum. Vücudun sağlığı ve bedenin küçülmesi için erkenden kahvaltı etmeyi öğrendim. Sabah 7 de kalkar kalkmaz kahvaltı ediyorum, ekmek, simit, börek yemiyorum. Bedenime taze sebzeler, yeşillikler, zeytin, peynir, yumurta, çiğ kuruyemiş veriyorum; seviniyor. Bu programda en çok şaşırdığım şey, kolaylıkla simitten vazgeçmem oldu. Nasıl olduğunu anlamadım, görmek bile istemiyorum.

Öğle yemeğini de geciktirmiyorum. Annelerimizin pişirdiği ne varsa yiyorum. Bedenimi ağırlaştıracak, pilav, börek, ekmek hariç… Çünkü henüz hayatı sindirmeye hazır değilim. Öğle yemeğini de saat 14:00’ten daha geç yemiyorum. Yemeğin yanında mutlaka çiğ ceviz, badem, fındık…Tüm bu yenilikler beni kendime getirdi. Tatlı yeme isteğim tamamen kayboldu. Farkında olmaksızın, bir anda tatlı krizlerim bitti. Artık yüreğimin sesini daha rahat duyuyorum. Dr. Özgönül’ün tatlı krizleriyle baş etmeyi anlattığı Youtube videolarını da buraya koyayım, o benden daha iyi anlatır…

Yazının devamı...

Aşk bedende küçülür mü? - 2

9 Ekim 2020

Galiba 5 yıl kadar önceydi… Acayip hoş, sohbeti keyifli, kendine güvenen bir yakışıklıyla “date”e çıkacağız ama çok da ilgili değilim. Güzel bir yemek yiyip gülüp eğleneceğiz; “takıl”acağız yani… Giyindim, süslendim, otoparka girdim, aşağı ineceğim, nasıl dizlerim titriyor anlatamam. Hasta mı oldum ne oluyor derken baktım diz titremesi dışında hiçbir şey yok.

Akşam gayet güzel geçti, dizimi falan unuttum. Adamla da o kadarla kaldı hikaye. Bir süre sonra spiritüel bir çalışmada öğrendim ki, ego yüksekse veya ego direniyorsa, ilk olarak dizlerden fark edilirmiş. Yani adama aşık olmaya, eğlenmeye gidememişim zaten; egom izin vermemek için uğraşıp durmuş.

Bugün aşık olduğumu yine dizlerimden anlıyorum. Egomla sık sık konuşuyoruz; ben ona diyorum ki, “Direnme lütfen, o beni üzmeyecek, kırmayacak, acı çekmeyeceğim. Aksine aşkla el sıkışacağım. Beni yıldızlara çıkaracak üstelik kahkahayla. Beni korumana gerek yok, aşk sonuna kadar yanımda olacak.”. Dizler normal, ruh tutku doluysa aşk havada yükselmiyor, yıldızlardan bana doğru akıyor demektir. Tutku deyince lütfen adamla hemen yattığımız anlaşılmasın, tam tersine aşık olunca “yatma”zsın, sevişirsin! “Takılma”zsın, ruhunu onunla doyurursun!

Ya ruh doymuyorsa…

Bazen yüreğimdeki sevgi o kadar taşıyor ki, etrafımdaki herkes “normal” olmadığımın farkına varıyor. Olsun. Bir başka varlığı kendin kadar sevmek, yüceltmek, iyiliğiyle mutlu olmak, gülüşüyle havalara uçmak o kadar keyifli ki! Ancak ruh o kadar sonsuz ki, sonsuza yayılacak kadar aşkı yaşayabilir. Ego da boş durmuyor tabi: “Doymuyor bu ruh, sen de bedenini doyur, hep doyur hep doyur” diye dürtüyor.

Bedenin küçülmesi konusunda benimle çalışan değerli doktorum, Fevzi Özgönül “Doğru bedeni doyurmalısın, üstelik iyi bir şekilde doyurmalısın” demez mi? Evet, ruh kadar bedenin de ilgiye ihtiyacı var, hele doymaya… Ancak doğru zamanda, doğru yerde ve gerçek besinlerle… Dr. Özgönül’le çalışmamın tek nedeni, beni çok yemeye sevk etmesi. Doğru okudunuz. Bana öğrettiği her şeyi bu yazılarımda sizlere de anlatacağım.

Neden şişmanladığımızı şöyle anlatıyor: “Şeker gibi sindirilemeyen besinler bedeni gevşetir ve beden kendini korumak için bu bölgeleri doldurmaya başlar. Böyle şişmanlarız yoksa her yerimiz yağ dolu değildir.” Ve çok basit önerilerle bedenimizi zayıflatmayacağız, küçüleceğiz.

Yazının devamı...

Aşk bedende küçülür mü?

2 Ekim 2020

Aşık  olduğum yakışıklının çevresindeki kadınları gördükçe, geceleri uyuyamıyordum. Neredeyse tamamı yeryüzüne inen Tanrıçaları temsil ediyordu. Hepsi incecik, güzel ve “çağımızın gereğine” uygun olarak muhteşem Instagram pozları veriyorlardı. Yüreğimdeki adamın, onlara 100 metre bile yaklaşması benim kıskançlıktan yanmam için yeterliydi.

Aşkın ruhun enerjileriyle doğrudan bağlantılı olduğunu öğreneli çok oldu aslında. Kendimize giden yoldaki ağır kabukları aşkla kırıyorduk. Biliyordum ancak bu canımın yanmasına engel olamıyordu. Kavrula kavrula kendi değerimizi, ne kadar özel olduğumuzu, yüreğin sevmesi ile aklın ilişki kurması arasındaki yol ayrımını aşkla öğreniyoruz.

Değerimizin bedeni, bedenimizin değeri…

Bedenimizle ilişkimizi doğru düzgün kurabilmenin yolu da, aşktan geçiyordu. Aşkta çuvalladığımız her anın bedelini bedenimize ödetiyorduk, “Çirkinsin, fazlan var, şişkinsin, hep ödem hep ödem, hiçbir şey sana yakışmıyor, senin yüzünden beni sevmedi” ve bunun gibi uzayıp, giden bir liste.

Ben de yaptım sizler gibi… Değerimi, değersizliğimi bedenimle açıklamaya çalıştım, elbette olmadı! Ama bu arada vücudum da itiraz etmeye başlamıştı. Zaman içinde her duygusal yıkım bir büyük bedene mal oldu. Garip bir şekilde içinden çıkılmaz bir hal aldı. Aklı başında bir kadın olarak bu konunun uzmanlarıyla yani diyetisyenlerle görüştüm; hatta bir diyet listesini de denedim. Ancak proteine pek meraklı olmayan bir kadını, proteinle zayıflatmaya çalıştılar, olmadı tabii.

İdeal kilo mu, ideal beden mi?

Hiçbir diyeti veya benzeri programı kendime uygun göremedim ben. Doğru beslenme bilgilerine hiçbir itirazım yok ancak dakika dakika yenmesi gereken gramlı veya çok da hayatın gidişine uymayan beslenme şekline duygusal olarak uyum sağlayamadım. Yapabilenlere sonsuz saygı duyuyorum o ayrı.

Yazının devamı...

Çaresizliği bu aşkla öğrendim ben!

24 Ağustos 2020

Bir kez daha anladım ki, aşkın kendine ait bir ömrü var. Ne yaparsam yapayım, onu öldüremedim, yok edemedim, ortadan kaldıramadım. Uzun bir süre çok sessizdi, beni terk ettiğini düşündüm, hatta çok sevindim. Beni tepeden tırnağa ele geçiren acıya dayanamıyordum. Kim ne derse desin, bu acıyı sadece yaşayanlar bilir!

Nefes almak için neler yapmadım ki… Aşkı da, aşık olduğumu da yok saydım, aramadım, sormadım, herkesin istediği gibi “normal” bir kadın oldum. İşime, dostlarıma, hobilerime vakit ayırdım. Spora gittim, beden dönüşümü için çalıştım, hatta başka erkeklere şans vermeye başladım.

Kadınlara destek olan yaşam koçlarını, psikolog, sosyolog neredeyse herkesi dinledim, herkes “normal, akıllı, mantıklı” olmak gerektiğini söylüyordu. Aşk acısı; yüksek egonun sesiymiş, duygusal bağımlı insanlar yaşıyormuş vs. yani benden başka herkes aşkı doğru düzgün yaşıyormuş. Kendimden şüphe etmeye başladım, çevremde de aklı başında bir kadın olarak bilinirim güya.

Elimden geleni yaptım, ta ki onu görene kadar… Aradaki saniyeler, saatler, günler, aylar bir anda yok oldu; dünyadaki 7.802.983.030 kişi silindi, “normalleşme” çabaları, “yeni bir aşka yelken açma” seansları, medeniyet halleri, her şey ama her şey nasıl bir anda son saniyeye dönebildi? Şaşkınlığımı belli etmeden sevdim onu, her zamanki gibi… Belki de bellidir de ben saklanıyorum sanıyorum, onu da bilmiyorum, çok da önemli değil.

Gülüşünü görmek, sıcaklığını hissetmek, konuşmak, onunla yaratmak çok güzeldi, önüme kainatın tüm zenginlikleri yığılsa, inanın birkaç saatten daha değerli olamazdı. Aşkı başka bir kadında aradığını hissettiğim an, onu görmek mi görmemek mi daha evla bilemedim.

Çaresizliği bu aşkla öğrendim ben. Bugüne kadar her şeye bir çare bulunabileceğine inandım, hatta iyimserliğim dillere destandı. Seninle değil, sahilde başka bir kadınla gülüp eğlenmeyi seçiyorsa bunun çaresi yoktu, başka bir kadından çocuk istiyorsa yoktu çaresi, başkalarına sarıldığı gibi sarılmıyorsa yoktu çaresi… Yangınların sönebileceğini söyleyen yanılıyor, ben şahidim buna… Tüm peygamberlerin, veliyullahların önünde saygıyla eğiliyorum; dünyanın yangınıyla erimek, Hakiki Aşk’a varmak ne kadar yakıcı… Elbet bu yürek bir gün isyan edecek!

ayşegül

Yazının devamı...

Milimetrekareye kaç aşk sığar?

18 Mayıs 2020

Bir erkeğin her milimetrekaresini sevdiniz mi hiç? Ben sevdim. Yok dokunmadan sevmekten bahsediyorum, dokunarak kolay! Her milimetrekaresini hayal ediyorum, hayal ederken bile sıcaklığını duyabiliyorum. Milimetrekarelerce şükrediyorum varlığına. Aşkın en güzel yanı, o olmasa bile, sevginin taşmasını, içindeki kahkahaları, yüzündeki gülümsemeyi durduramamak. Nereye gidersen git, saat kaç olursa olsun, aşk hep seninle beraber. Bazen sırtında ağır bir yük gibi, bazen de bir bebek gibi o seni kucaklıyor….

En tatsız tarafı özlemek, çok özlemek, insan aklının alamayacağı bir hasret. Aklımı kaçırıp, kaçırmadığımı merak ettiğim anlarda yüreğimdeki sızıyı dostlarımla paylaşıyorum, beraber ağlayıp, beraber eğleniyoruz. Mesela Meriç çok güzel aşk, ilişkiler, ruh eşi, ikiz alev konularında tarot bakıyor. Beni o kadar eğlendiriyor ki, Youtube sayfasına mutlaka uğruyorum. Meriç Tuncez çok ilginç bir tarotçu, öncelikle erkek. Biliyorsunuz tarot bakan fazla erkek yok. Bilkent Üniversite’nde İşletme okudu ardından Koç Üniversitesi’nde Medya Tasarım yüksek lisansı yaptı. Şimdi ise Koç Üniversitesi’nde Yapay Zeka konusunda doktora yapıyor. Zeki bir bilim insanı yani…Tarot kartlarını kendi tasarlıyor. Hem sanatçı hem de iş adamı zekası var.

Ancak onun yolculuğu unvan, güç, paraya değil Hakikatlere, Aşka doğru yürüyor. Birkaç ay önce Youtube’da Nurtopu isimli bir kanal açtı, binlerce abonesi oldu. Her zaman kadınlardan yana. Bazen fazla dobra, “Kezban gibi beklemeyi bırakın artık bu adamları” dediği anda tüm izleyicileri aşk acısını falan unutuyor. Zaten videolarını görünce bana hak vereceksiniz. Video başlıkları, “Aklımdaki kişi belasını buldu mu?” “Aklımdaki kişi beni neden iplemiyor” “Aklımdaki kişi neden birden buz kesti?”

Meriç’in öngörülerini seviyorum, her zaman aşktan yana, belli ki kendi de aşk acısı çekmiş. Kariyer tavsiyeleri de beni mutlu ediyor. Meriç gibi hayata bambaşka bakan, olduğu gibi davranan, hayatla, kendisiyle dalga geçebilen, mutluluğu seçen insanları tanıdıkça, sizlerle de tanıştırmayı istiyorum. Bana gönderdiğiniz onlarca soruyu da gelecek yazıda yanıtlayacağım….

Ayşegül Kartal

Yazının devamı...

Aşkın bana kadın olmayı öğretti

7 Nisan 2020

Aşık olmak isteyen, hayal eden, heyecanlanan herkesten kaçıyorum. Her an yanımda taşıdığım ateş çemberini görecekler diye ölesiye korkuyorum. Aşkın karanlığına, yakıcılığına dair hiçbir şey bilmediklerinin farkındayım, onlar için seviniyorum. Geçtiğimiz günlerde, bir arkadaşım aşkın aslında hayattan keyif almak olduğunu, sevdiğiyle çok mutlu olduğunu anlatıyor bana. Bilirim ki sefa boyutu hep cefa boyutuna bağlıdır. Aşk sana seni tanıtmıyorsa o aşk değildir ki, takılmadır, sevgililiktir hatta belki evliliktir ama aşk değildir.

Koşulsuz, menfaatsiz, saf…

İlk öğrendiğim bu oldu benim. Hamdım, yandım, piştim ne güzel söz derdik, yanmak yanmakmış meğer. Göremediğin alevin yakması, kavurmasıymış. Ancak öyle öğreniliyormuş. Evet çok şey öğrendim ben de her aşık gibi. Aşk bana kadın olmayı öğretti.

Koşulsuz, menfaatsiz, beklentisiz saf bir şekilde sevebileceğimi gördüm, meğer ne kadar yürekli ne kadar korkusuzmuşum dedim, gurur duydum kendimle. Karanlıkta insanın gözleri daha iyi açılıyormuş, kendine daha dikkatli bakıyormuş, aşkın içinde öğrendim.

Bilinçaltındaki berbat halimiz…

Herkes anda kalmaktan bahsederdi, hiçbir şey anlamazdım. An’da kalmak, geçmişi, geleceği, aslında hiçbir şeyi düşünmemekmiş. An’da değilsek, ya geçmişte yaşananlar için karşımızdakini suçluyor, ya da geleceğe dair beklentilerimizle vakit kaybedip, aşktan uzaklaşıyormuşuz.

An’da kalamamamızın nedeni kendimizi Bütün’den ayrı görmemizmiş, öğrendim.. Varlığımızı çirkin, yaşlı, kilolu, fakir, eğitimsiz vb. bulduğumuzda, en büyük haksızlığı kendimize ve aşka yapıyormuşuz.

İstediğimiz kadar insan haklarına saygılı ve demokratik olalım, aşk söz konusu olduğunda, bilinçaltındaki tüm berbat halimiz ortaya dökülüyormuş. Sanki aşkın en temel görevi de buymuş, bize bizi bu şekilde tanıtıyormuş.

Yazının devamı...