Aşkın bana kadın olmayı öğretti

Aşık olmak isteyen, hayal eden, heyecanlanan herkesten kaçıyorum. Her an yanımda taşıdığım ateş çemberini görecekler diye ölesiye korkuyorum. Aşkın karanlığına, yakıcılığına dair hiçbir şey bilmediklerinin farkındayım, onlar için seviniyorum. Geçtiğimiz günlerde, bir arkadaşım aşkın aslında hayattan keyif almak olduğunu, sevdiğiyle çok mutlu olduğunu anlatıyor bana. Bilirim ki sefa boyutu hep cefa boyutuna bağlıdır. Aşk sana seni tanıtmıyorsa o aşk değildir ki, takılmadır, sevgililiktir hatta belki evliliktir ama aşk değildir.

Koşulsuz, menfaatsiz, saf…

İlk öğrendiğim bu oldu benim. Hamdım, yandım, piştim ne güzel söz derdik, yanmak yanmakmış meğer. Göremediğin alevin yakması, kavurmasıymış. Ancak öyle öğreniliyormuş. Evet çok şey öğrendim ben de her aşık gibi. Aşk bana kadın olmayı öğretti.

Koşulsuz, menfaatsiz, beklentisiz saf bir şekilde sevebileceğimi gördüm, meğer ne kadar yürekli ne kadar korkusuzmuşum dedim, gurur duydum kendimle. Karanlıkta insanın gözleri daha iyi açılıyormuş, kendine daha dikkatli bakıyormuş, aşkın içinde öğrendim.

Bilinçaltındaki berbat halimiz…

Herkes anda kalmaktan bahsederdi, hiçbir şey anlamazdım. An’da kalmak, geçmişi, geleceği, aslında hiçbir şeyi düşünmemekmiş. An’da değilsek, ya geçmişte yaşananlar için karşımızdakini suçluyor, ya da geleceğe dair beklentilerimizle vakit kaybedip, aşktan uzaklaşıyormuşuz.

An’da kalamamamızın nedeni kendimizi Bütün’den ayrı görmemizmiş, öğrendim.. Varlığımızı çirkin, yaşlı, kilolu, fakir, eğitimsiz vb. bulduğumuzda, en büyük haksızlığı kendimize ve aşka yapıyormuşuz.

İstediğimiz kadar insan haklarına saygılı ve demokratik olalım, aşk söz konusu olduğunda, bilinçaltındaki tüm berbat halimiz ortaya dökülüyormuş. Sanki aşkın en temel görevi de buymuş, bize bizi bu şekilde tanıtıyormuş.

Erkeğin mükemmel, ilahi varlığı…

Aşıkken bir anda ayrımcı birine dönüşüyormuşuz da haberimiz yokmuş. Din, dil, renk, cinsiyet, ırk, millet ayrımı yapmazken, kendimizi veya karşımızdaki insanı ağır bir şekilde yargılar ve eleştirir hale gelip anda kalamıyormuşuz. Karşısında yakışıklı bir adam varken, kendini çirkin hisseden bir kadın ne kadar anda kalabilir ki? Ne kadar aşkın ve karşısındaki erkeğin mükemmelliği ile ilgilenebilir ki?

Eleştiriden ve yargıdan uzaklaşmayı, aşkla öğrendim ben. Karşımdaki erkeğin mükemmelliğini, varlığına saygı duymayı, ilahlığı karşısında eğilmeyi aşkla öğrendim. Kendimi olduğum gibi kabul etmeyi, sevmeyi, sonsuz saygı duymayı öğrendim aşkınla…

Aşkla aramızdaki engeller…

Aşık olunca, aşkla aramıza koyduğumuz engelleri fark ediyormuşuz ve yavaş yavaş o engelleri kaldırmaya başlıyormuşuz. Kendini ve karşısındakini olduğu haliyle kabul eden, mutluluğu seçen, gülen insan aşkın ritmine de uyum sağlamaya başlıyormuş, bunu da alevlerin arasında öğrendim. Aşkın kendine ait bir varlığı olduğunu, aşk haline geçtiğimiz anda buraya bağlandığımızı öğrendim ben. Bu titreşimde olduğumuz anda, aşkla karşılaşmamamız, aşkı yaşamamamız mümkün değil bunu anladım.

Dokunmanın ne kadar özel ne kadar değerli olduğunu öğrendim. Karşınızdaki ilahi varlığa dokunmanın ayrıcalığı bambaşkaymış, neden aşıkken kimseye dokunamadığımı anladım.

Aşık değilken, hiçbirimiz risk almak istemiyoruz, karşımızdaki insanı ve ilişkiyi garantilemek, hep güvende olmak, aldatılmamak, hep sevilmek hep sevilmek istiyoruz. Oysa aşk aksine risk almakmış. Boşluğa beraber atlayabilmekmiş.