Kumarbaz kuyumcunun maceraları: Uncut Gems

18 Nisan 2020

Bu yılın Oscar ödüllerinde en çok haksızlığa uğrayan film tartışmasız ‘Uncut Gems’ oldu. Safdie Kardeşler’in yönetmenliğinde nefes nefese bir tempo içinde, karakterinin stresini seyirciye aynı oranda yansıtan bir film oldu. Öykü, New York’un mücevhercileriyle ünlü 47. Caddesi’nde dükkanı olan hayatı batmak ve çıkmak arasında geçen kumar bağımlısı bir karakterin peşinde geçiyor. Adam Sandler’in canlandırdığı kumar bağımlısı kuyumcu Howard, sürekli konuşabilen, hareket içinde olan ajite bir karakter. Bir süre sonra seyirciyi de kendi stresli dünyasının içine alıyor.

Borçlarından dolayı peşinde olan Mafya tetikçilerinden her seferinde bir yolunu bulup kurtulsa da sonunda başladığı yere tekrar geri dönmek zorunda kalıyor.

Borçlarından kurtulma fırsatı Afrika’da bulup, getirttiği özel bir opak taşta saklı. Açık arttırmadan kazanacağı parayla kurtulma hayalleri içindedir. Dükkanına gelerek taşın güzelliğinden çok etkilenen basketbol efsanesi Kevin Garnett hemen satın almak ister. Taşı ödünç alan Garnett taşın kendisinde özel bir güç yarattığına inanır. Taş bir türlü Howard’a geri dönmez. Özel yaşantısında da ayrı stresleri vardır Howard’ın. Karısı onun ne işler çevirdiğinin farkındadır.

Bu dünya içine giren Kevin Garnett, şarkıcı Weekend gibi karakterler öykünün, inandırıcılık kat sayısını arttırıyor. Hatta kenarından kıyısından, bir döküdrama seyreder gibi oluyoruz.  Darius Khondji gibi usta bir kameramanın yönettiği görüntü trafiği, yakın ve uzak plan geçişlerindeki hareketlilikle, arkadan gelen ses kaosuyla birleşince ortaya çılgın bir kurgu çıkıyor.

Adam Sandler kariyerinin en ayrıksı rolünde mükemmel bir performans sunmuş. Sandler’in katkısıyla şu ana kadar toplamda 24 ödül almış bir film. Bennie ve Josh Safdie, sinemanın son senelerde çıkış yapan yönetmenleri. Yarattıkları adrenalin dolu atmosfere seyirciyi dahil etmeyi başarıyorlar. Film Netflix programında mevcut.

Sınırları zorlayan bir adam Joe Egzotik

‘Kaplan Kral: Cinayet, Kargaşa ve Delilik’ Netflix’in bugünlerde en çok konuşulan dizisi. Joe Egzotik lakaplı, 170 kaplanın yaşadığı bir hayvanat bahçesi işleten, megalomani ve delilik sınırında bir karakterin gerçek yaşamını anlatan bir belgesel. 7 bölümlük dizide, vahşi kedileri seven onları alıp büyüten, çoğaltan ve sonrasında bunu profesyonel bir işe çevirip para kazanan bir adamın hikayesinden daha fazlası var. Amerika’nın şöhret, abartı, çılgınlık, sapkınlık içeren renkli, bir o kadar da karanlık tarafının bir portresi karşımıza çıkıyor. Belinde sürekli taşıdığı tabancası, renkli kıyafetleri içinde karikatür bir çizgi roman kahramanı gibi dolaşan Joe, işleri o kadar ilerletiyor ki başkan adayı bile olabiliyor. O iş olmayınca, bu kez eyalet valisi için adaylık koyuyor. Trump’ın ve muadillerinin seçilmesine şaşırmamak lazım. Özgürlükler ülkesinin bu sapkın karakteri karşısında en büyük rakip olarak, hayvan hakları koruyucusu Carole Baskin’i buluyor. Baskin onun hayvanları istismar ettiği şeklindeki suçlamaları karşısında, Joe kontrolsüz tepkiler verip, tehdit, hakaret dolu cevaplar video çekimleri yapıyor.

Yazının devamı...

Erkek dünyasında iki kraliçenin taht oyunları

11 Nisan 2020

'İskoçya Kraliçesi Mary’ vizyonda es geçtiğim bir mücevher çıktı. 1500’lü yıllarda İngiltere Kraliçesi Elizabeth ve İskoçya Kraliçesi Mary Stuart arasındaki iktidar savaşını anlatıyor. 45 yıl boyu İngiltere’yi evlenmeden idare eden, bu nedenle adı Bakire Kraliçe’ye çıkan Elizabeth üzerine çok film yapıldı. Mary Stuart ile olan taht kavgası, en son 1971 tarihli yine aynı adlı filmde anlatıldı. İki efsane oyuncu Vanessa Redgrave (Mary) ve Glenda Jackson (Elizabeth) karşılıklı döktürdükleri film, 5 dalda Oscar adaylığı almıştı. Bu yeni versiyonu da bu yıl iki dalda (Kostüm ve Makyaj) adaylık aldı. Bu kez Elizabeth olarak Margie Robbie, Mary Stuart rolünde ise Saoirse Ronan var. Her ikisi de tek kelimeyle mükemmel performanslar sergiliyor.

Tiyatro yönetmenliğinde kazanılmadık ödül bırakmamış, Josie Rourke ilk uzun metrajında harika işler başarmış. Acımasız erkek dünyası içinde varlıklarını korumaya çalışan iki kadının, kararlılık, zeka dolu mücadelesini etkileyici bir sinema diliyle anlatıyor. Kadın dünyasını en iyi kadın yönetmenler anlatır’ tümcesi önümüzdeki yıllarda daha sık karşımıza çıkacak, inanın. Robbie daha az süre almasına karşın Elizabeth karakterine müthiş bir performans sergiliyor. Ronan ise son yılların en iyi çıkış yapan kadın oyuncusu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Kapitalizmin modern köleleri

Ustalığı yanında yaşamı boyunca hiç sekteye uğramayan sosyalist, aktivist karakteriyle sevgili Ken Loach ileri yaşına aldırmadan söyleyeceğini söylüyor, oklarını atıyor. 1996 yılından bu yana değişmeyen senaristi Paul Laverty ile yaptığı son filmi ‘Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ ile İngiltere’den yola çıkarak tüm dünya için geçerli modern çağ köleliği olan kurye dünyasına giriyor. Her gün yanımızdan hızla geçen motosikletli veya kamyonetli kuryelerin nasıl bir baskı altında çalıştıklarını karşıdan anlamamız mümkün değilmiş. Filmi izleyince anlıyor insan.

Model olarak Londra’da yaşayan iki çocuklu Turner ailesini ele alıyor. İşsiz baba Ricky (Kris Hitchen) kendi işini kurmak için bir kurye firmasıyla anlaşır. Kendi aracıyla sözde bağımsız çalışacaktır ve günde bilmem kaç paketi adresine ulaştıracaktır. Bu iş için gerekli kamyoneti alabilmek için özürlü hastalara evlerinde bakım yapan karısı Abby’nin (Debbie Honeywood) arabasını satmak zorunda kalır. Ergen yaşlardaki oğul Seb (Rhys Stone) ise kendi dünyasının isyanını ve okul nefretini yaşamaktadır. Hem iş hem de aile hayatındaki streste şirketin yöneticisi Mahoney’in de baskıları önemli bir rol oynar. Ross Brewster’in mükemmel oynadığı bu kötü karakter yeni kölelik sisteminin eli kırbaçlısıdır.

Korona sonrası kapitalist düzenin baskılarını daha fazla arttıracağından hiç şüpheniz olmasın. Filmin adının vurguladığı paket sahibine ulaşılmadığı zaman kapıya bırakılan ‘üzgünüz, size ulaşamadık’ notu artık ‘üzgünüz, insanlığa ulaşamadık’ şekline dönüşmüş bile…

Yazının devamı...

Mükemmel bir polisiye dizi: The Sinner

4 Nisan 2020

Üçüncü sezon bölümleriyle ‘The Sinner’ kendisinden bekleneni yerine getiren bir dizi. Geçmiş travmalarının bilinçdışı olmasıyla ortaya çıkan cinayetler ve onları psiko-analitik akılla çözmeye çalışan dedektif Larry Ambrose’un (Bill Pullman) hayat verdiği dizi polisiye türünün gerilim yapısını da sağlam kuruyor. İlk sezonu hatırlayacak olursak, Jessica Biel’in mükemmel canlandırdığı, sorunlu karakter Cora Tanetti dizide işlediği bir cinayet sonrası geriye dönüşlerle hafızasını tazeliyor ve gizemi izleyiciyle birlikte çözüyordu. Özel yaşamı düzensiz, sorunlu cinayet masası dedektifi Ambrose olaylara farklı bakış açılarıyla yaklaşarak en önemlisi, zanlıları anlayan onların güvenini kazanarak sonuca ulaşmayı seven birisi. Jessica Biel ikinci sezondan itibaren diziye oyuncu olarak değil yapımcı olarak devam ediyor.

Üçüncü sezonunda Dorchester kasabası yakınlarında bir ara yolda olan ve sıradan gözüken bir trafik kazasında yaşamını kaybeden Nick’in ölümünden şüphelenen Ambrose araştırmayı derinleştirir. Arabada olan iki okul arkadaşı Nick ve Jamie’nin geçmiş yıllarını keşfettikçe ilginç detaylar yakalamaya başlar. Kasaba lisesinde tarih öğretmeni olan Jamie’nin araştırma karşısında sinirlenmeye başlaması, Ambrose’un işine daha çok odaklanmasına neden olur. Üçüncü bölümde Jamie’nin baba olması, içindeki saklı kaygıların daha çok ortaya çıkarır. Dördüncü bölümde New York’ta kontrolden çıkmış bir şekilde gece yarısı partilerde dolaşan Jamie’yi, birilerine zarar vermesin diye takip eder Ambrose. Beşinci bölümden itibaren hayatı tamamen değişen bir Jamie ve onun peşinde suçları için kanıt toplamaya çalışan Ambrose vardır. Artık roller kesinleşmiştir.

Dizinin üçüncü sezon, başarısında alt yapıda yer verdiği, felsefe tartışmalarının yeri önemli. Nietrsche’nin ‘übermensch’ düşüncesinden yola çıkan iki gencin vardığı karanlık noktalar, cinayet ve mutsuzluğun temelini kuruyor. Günümüz gençliğinin yalnızlığını ve mutsuzluğuna mükemmel ip uçları ortaya çıkıyor.

Bill Pullman olmasa detektif Amorose’da olmaz diyebilirim. Karakteriyle içselleşmiş bir oyunculuk sunuyor üç sezondur. Akılcılığı yanında kişisel sorunlarını mükemmel birleştiriyor. Jamie’de ise Matt Bomer karakter kırılmalarını gayet inandırıcı veriyor. Nick daha ilk bölümde ölmesine karşın, geçmiş anıları içinde hayal olarak beliren bir karakter. Chris Messina’nın canlandırdığı karakterin ürperten çıkışları atmosferi oldukça geriyor.

Birinci sınıf: Valhalla Murders

Karla kaplı doğa, başta polisiyeler olmak üzere birçok filme gizemli bir atmosfer verir. Kar sanki gizemi örten bir yorgan gibidir. Coen Kardeşler’in başyapıtı Fargo’yu anımsayalım. Kültleşmesinde karlı doğanın katkısı büyüktür. ‘Valhalla Murders’ sonsuz beyazlıkta ip gibi kıvrılan bir yol üzerinde ilerleyen arabaların ulaştığı cinayet mahalleri, kuzey ikliminin mesafeli duran insanlarıyla gizemini büyük ölçüde coğrafyasından alan sekiz bölümlük bir İzlanda dizisi. Ayni yöntemle vahşice işlenmiş seri cinayetleri araştıran iki cinayet masası detektifi Kata Eligsson (Nina Dögg) ve Arnar (Björn Thors) hem sahada hem de özel hayatlarında farklı sorunlarla mücadele ederler. Birbirine kısa sürede zincirleme eklenen cinayetlerin araştırması, detektifleri adım adım kurbanların seksenli yıllarda yaşadıkları bir erkek öğrenci yurduna getirir.  Sadece iki yıl süresince açık kalmış, Valhalla bölgesindeki bir erkek öğrenci yurdudur. Arna ve Kata burada yaşamış kişilere ulaştıkça cinsel taciz olaylarının üstünün örtülmüş olduğunu anlarlar. Sonuna kadar gerilimi, şüpheyi koruyan 8 bölümlük bir Netflix dizisi.

Yazının devamı...

Freud ve kanlı cinayetler

28 Mart 2020

Corona’lı günlerde küçük ekranın sunduklarıyla yetinmek durumundayız. Netflix’de yayımlanan ilk Avusturya dizisi, Freud ilgimi çekti. 8 bölümlük dizi, Sigmund Freud’un nörolog olarak çalıştığı ilk yıllarına uzanıyor ve onun hipnozla uğraştığı, bilinçaltı kuramını yerleştirmeye çalıştığı dönemi bir seri cinayet öyküsüyle harmanlayarak anlatıyor.

1886 yılının Viyana’sında başlıyor öykü. Freud, hipnoz yaparak bilinçaltını aydınlatabileceğine inanmaktadır. Tek sıkıntısı henüz geliştiremediği hipnoz gücüdür.
Öykünün ikinci önemli karakteri olacak olan Fleur Salomé (Ella Rumpf) adlı genç kadın ise aristokrasiye bir malikanede yaşamaktadır. Salomé, burada yapılan ruh çağırma ve geleceği görme seanslarında şehrin önemli kişilerini bir araya getirmektedir. Doğaüstü güçleri olan medyum olduğuna inanılmaktadır. İşin perde arkasında hipnoz gücüyle Salomé’yi etkileyen, Sophia ve eşi Viktor von Szapary adlı eski Macar asilleri vardır. İmparatora kadar uzanarak siyasi güç kazanmak peşindedirler. Macaristan’ın Avusturya hakimiyeti altına girmesinden dolayı yoğun intikam duyguları vardır.

Öyküye paralel akan cinayetlerde, bir şekilde Freud’le buluşur. Bir fahişenin hunharca öldürülmesi, polis komiseri Kiss (Georg Friedrich) ve Freud’u (Robert Finster) tesadüfen bir araya getirir. Arkasından gelen yeni cinayetler onları bir ekip olmaya zorlar.

Yazının devamı...

Yeni neslin görmesi gereken 15 film

21 Mart 2020

Geçen günlerde bir mekanda arkadaşlar ile sinema üzerine konuşuyorduk. Masamıza utangaç tavırlı on altı, on yedi yaşlarında bir genç yaklaştı. Kendisini tanıttı ve ileride film yönetmeni olmak istediğini söyledi. Konuşmalarımıza kulak misafiri olduğunu, bahsettiğimiz Fellini, Kubrick, Coppola, Kubrick, Hitchcock gibi yönetmen isimlerinden yola çıkarak, hangi filmleri seyretmesi gerektiğini sordu. O gün, yeni nesilden birçok gencin nitelikli sinema seyretmeye nereden, hangi filmlerle başlayacağını bilmediğini düşündüm ve 15 filmlik bir liste yaptım. Tabi ki bu liste yüzlerce filme kadar uzar, gider. Yeni neslin ‘hiperaktif’ gençlerinin sıkılmaması için seçkilerimde 60’lı yıllarda ve sonrasında çevrilmiş, türlerine yeni bir soluk getirmiş filmler olmasına özen gösterdim. Yine de değişmez klasiklerden birkaçını eklemeden duramadım.

Listedeki; ‘Büyük Lebowski’ günlerini aylaklıkla geçirmeye niyetli bir adamın istemeden dahil olduğu olaylar karşısındaki tepkilerini ve tepkisizliğini muhteşem bir ironiyle anlatır. Bir şey yapmak istemeyen ‘modern bıkkınlardan’ karakterler sunusudur. ‘Cinayeti Gördüm- Blow Up’ gerçeğin değişkenliğini ve ne kadar yanıltıcı olduğunu tesadüfen çekilmiş bir cinayet fotoğrafı üzerinden tartışıyordu. Aynı zamanda Londra’dan yola çıkarak 60’lı yılların değişen gençlik yaşamına ve ruhuna ayna tutuyordu. Polanski ‘Çin Mahallesi-Chinatown’ ile artık öldü denilen bir türe, detektif hikayelerini anlatan “film noir” türüne, yeni bir soluk getirdi. Detektif karakterini ruhen yeniledi.

Kubrick ‘Otomatik Portakal’’da günümüzün toplumsal şiddetini ve onlara göz kulak olan siyasi iradeyi daha önce yapılmamış bir estetik içinde işledi. Martin Scorsese başyapıtı ‘Taksi Şoförü-Taxi Driver’ kişisel adaletini, sakat bir ahlakçı anlayışa sığdırarak toplum nezdinde kahramanlaşan bir psikopat karakterin analizini sundu.

‘Kıyamet-Apocalypse Now’ eşi benzeri olmayan bir savaş operasını ancak çılgınlık sınırında bir ruhun çekebileceği görsellikle anlattı. ‘Bonnie and Clyde’ toplumun yerleşik kurallarını hiçe sayarak mitlerini yaratan iki asi karakterin hikayesidir. Bugünün sanal dünyasına, öz çekimleriyle hapsolmuş genç jenerasyonun ilk örneklerini sundu ‘Amerikan Güzeli’.

‘Dövüş Kulübü’ tüketim toplumunun tüketmekten bıkmayan neferlerine ayna tuttu. Ridley Scott, ‘Bıçak Sırtı’ ile robot insan/insan ilişkisine dair distopik ve romantik olabilen bir hikayeyi ilk kez bu denli sahici anlattı. Coppola imzalı Baba ise dönem yansıtması ve oyunculuk performanslarıyla emsalsizdir.

‘Vatandaş Kane’ ve ‘Arka Pencere’ izlenirken o zamanı düşünmek, onlardan önce benzerlerinin olmadığını düşünmek yeterli. Dijital temizlikten geçmiş Fellini başyapıtı ‘8 buçuk’ ve Milos Forman’ın yönetip, emsalsiz Jack Nicholson performansıyla süslenmiş ‘Guguk Kuşu’ her yıl kapısı çalınacak filmlerdendir.

İşte o filmler:

Yazının devamı...

İnsanlık hallerine ironik bakış

7 Mart 2020

İsveçli yönetmen Roy Andersson’un sinema dili çok farklıdır. Bir başka yönetmenle mukayese edemeyiz, tam anlamıyla nevi şahsına münhasırdır. Anlatımında anlam bütünlüğünü, kısa skeçler tarzı, teatral bir dille insan hallerini anlattığı sekansları, kafamızda birleştirdiğimizde yakalayabiliriz. Esas şaşırtıcı yönü, emsali olmayan görselliğindedir. Minimal mekân ve çevre tasarımı içinde makyajla beyazlatılmış, Zombileri andıran, hareketleri durağan insanların yaşadığı bir dünyayı anlatır. Beyaz yüzleri evrensel bulduğu ve ona bakan herkesi temsil ettiğini düşündüğü için kullandığını söyler. Beyaz sirk palyaçolarına benzerler. Özgün ironisi içinde insanların iletişimsizliğini, yalnızlığını, inanç kaybını, çaresizliğini, empati ve sevgi yoksunluğunu hınzırca işler. Hayat ve zaman durmuş gibidir, yaşam ile ölüm arasındaki sınır muğlaklaşmıştır, insanlar az konuşurlar, insani soğukluk hissedilir. Mekânlarda duvar renkleri soluktur, mobilyalar minimal ve sıradandır, her yerden monotonluk akar. Ülkesi İsveç insanlarının da az konuştuklarını ve hiç gelmeyen yaz aylarını beklediklerini söyler Andersson. Ara sıra ölüler ve canlılar aynı karede karşımıza çıkarlar. Batı uygarlığı onun gözünde cansız, renksiz ve depresiftir. İkinci Dünya Savaşı ve Nazizm sıklıkla geriye döndüğü tarihsel olaylar içinde başta gelir. Kaybeden Alman ordusunun karlar içinde Sibirya Esir Kampı’na yürüyüşü veya dünyayı fethetmek isterken, her şeyi kaybeden Hitler sekansları, son filmi ‘Sonsuzluk Üzerine’de karşımıza çıkan savaş anımsamalarıdır.

Yönetmenle tanışın!

Son 15 yıl içinde ‘Siz Yaşayanlar’, ‘İkinci Kattan Şarkılar’ ve ‘İnsanları Seyreden Güvercin’ üçlemesine eklediği bu son halka, diğerlerinin tamamlayıcısı hüviyetinde. Ana temalar, diğerlerinden çok farklı değil; inanç kaybı, iletişimsizlik, kırılganlık, empati yoksunluğu, şiddet ve uzantısı pişmanlık üzerine odaklanıyor. 1001 Gece Masalları’ndan ve Şehrazad’da olduğu gibi, gökyüzünden insanları seyreden bir kadının anlatısıyla izliyoruz bu insani durumları. Akılda kalacak çok sekans var, 85 dakikalık nispeten kısa süreye karşın. İnancını kaybetmiş rahibin çarmıha gerilme kâbusu, namus cinayeti işlemiş adamın pişmanlığı, otobüste nereye gideceğini bilemeyen adamın yakınması, Hitler’in gökyüzüne doğru ‘Ben ne yapacağım?’ bakışı...

Kuzeyli insanlardan ve yaşamdan yola çıkarak tüm insanlığı içine alan bir çerçeve çiziyor Andersson. Ne kadar canlı gözüksek de içimizdeki soğukluğu kadrajlarına yansıtmayı bu denli başaran bir yönetmenle mutlaka tanışın.

Yazının devamı...