Soğuklar kendini iyice hissettirmeye başlayınca dağların rengi değişti. Önce zirveler beyaza büründü, ardından pistler… Şehirlerde montlar kalınlaştı, kayak merkezlerinde ise hareket arttı. Karla birlikte telesiyejler çalıştı, ilk izler pistlere düştü. Birçok kayakçı sezonu erkenden açtı; kimi gün doğmadan zirveye çıktı kimi sadece o beyaz sessizliğin keyfini sürdü. Bu kış beyaz altın kime yarayacak, hangi kayak merkezleri dolup hangileri beklediğini bulamayacak, bunu hep birlikte göreceğiz. Ama daha sezonun başında bazı merkezlerden gelen sinyaller şimdiden ipucu veriyor.
Geçtiğimiz günlerde Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Memduh Büyükkılıç, Erciyes Kayak Merkezi’nin sezon açılışını yaptı. Arayıp hayırlı bir sezon diledim. Sohbet ilerledikçe başkan rakamları sıraladı: 9 mekanik tesis, 41 pist… 154 kar ünitesiyle suni kar üretildiğini, gece kayağı imkânı bulunduğunu da ekledi. Temennisi netti: kazasız, keyifli bir sezon.
İlerleyen günlerde tüm merkezler tamamen beyaza
Geçen hafta bir sohbet sırasında konu yine Şanlıurfa’ya geldi. Laf döndü dolaştı sofraya dayandı. Kimse tarif saymadı, kimse “en iyisi bizde” iddiasına girmedi. Daha çok şundan söz edildi: Bu şehirde yemeğin, insanı yan yana getirme gibi bir huyu var. Masaya otururken bile geçmişle aranda bir bağ kuruluyor burada. Belki de bu yüzden Şanlıurfa’nın 2029 Dünya Gastronomi Şehri payesine aday gösterilmesi kulağa hiç yabancı gelmiyor. Uluslararası Gastronomi, Kültür, Sanat ve Turizm Enstitüsü’nün (IGCAT) verdiği bu paye için Türkiye’den aday olan ilk şehir Şanlıurfa.
Çünkü burada mutfak, sadece tencereyle başlamıyor. Göbeklitepe ve Karahantepe’deki öğütme taşları ve tahıl izleri, insanlığın ilk sofralarının bu coğrafyada kurulduğunu
fısıldıyor. Halil İbrahim Sofrası geleneğinin hâlâ canlı tutulması da bu sürekliliğin bugüne taşınmış hâli. Urfa hafızadır.
Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Kasım Gülpınar’ın anlattığı vizyon da bu zemine yaslanıyor. Mesele
Bir belediyenin binasında değil, bir sokak arasında başladı bu hikâye. Geçen hafta Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel ile buluştuk; yarım günümü ilçenin sokaklarında geçirdim. Daha ilk dakikada kulağıma çarpan bilgi şuydu: Yüzüncü Yıl Atatürk Kütüphanesi ve Müzesi çok yakında kapılarını açıyor. Bin 672 metrekarelik, dört katlı bu yapı sadece bir müze değil; araştırma kütüphanesi, atölyeleri ve Ata Kafe’siyle yaşayan bir buluşma noktası olarak tasarlanmış.
2026’nın ilk yarısında hizmete girdiğinde Ataşehir’in simgelerinden biri olmaya aday. Sahada gezdikçe tablo netleşti. Altı yüz günü aşan sürede yüzün üzerinde proje hayata geçirilmiş. Yenilenen aşevinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan yemekler, öğrencilere verilen yüz binlerce öğün, kırtasiye destekleri, ücretsiz çamaşırhane ve evde temizlik hizmetleri…
Bunlar broşürlük işler değil, doğrudan hayatın içinden dokunuşlar. Aşevi pırıl pırıldı; insanın içinden
Eskiden kulağa biraz hayal, biraz da bilimkurgu gibi gelirdi… Oysa bugün valizi kapıya taşımadan bir şehrin sokaklarında dolaşıyor, daha yola çıkmadan o kentin havasına dokunabiliyorsunuz. Merak ettiğiniz yerleri keşfetmek için gün saymaya gerek yok; şehirler dijital dünya sayesinde evinize kadar geliyor. Geçen gün Selçuklu Belediyesi’nin “Go Selçuklu” platformuna denk geldiğimde tam da bunu düşündüm.
Konya’nın en büyük merkez ilçesi, mirasını broşürlerle değil; herkesin gezebileceği dijital bir rehberle anlatmış. Sille’nin dar sokaklarından Aya Elenia’nın taş duvarlarına, Sille Zaman Müzesi’nden Tropikal Kelebek Bahçesi, Selçuklu Çiçek Bahçesi ve Seyir Tepesi’ne kadar birçok noktayı ekrandan dolaşabiliyorsunuz. Şehrin hafızası dijital bir bavul gibi açılıyor.
Konya’da gönül vakti
Selçuklu’dan bahsetmişken, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Konya Büyükşehir Belediyesi’nin birlikte düzenlediği, bu hafta başlayan ve 17
Geçen hafta Kadıköy’de Kış Festivali “BuzzFest”i duyunca ayrıntılarını öğrenmek amacıyla Kadıköy Belediye Başkanı Mesut Kösedağı’yı aradım. Telefonda, “Gel yerinde göstereyim; birlikte deneyimleriz” deyince Kalamış Atatürk Parkı’nda buluştuk. Açıkçası sadece bir buz pisti görmeyi beklerken, karşıma ışıl ışıl bir kış köyü çıktı. Her adımda ayrı bir atmosfer, ayrı bir lezzet… Başkan ile gezerken her köşeyi tek tek anlattı.
Akşam ilerledikçe kalabalığın ritmi değişiyor; kimi paten kayıyor kimi ateşin etrafında sohbet ediyor. Çocuklar fotoğraf noktalarına koşuyor, gençler sıcak çikolata sırası bekliyor. Alan gerçekten yaşayan bir kış sahnesine dönüşmüş.
O tabloyu en iyi Başkan Kösedağı anlatıyor: “Eren, biz bu yıl sadece bir pist yapalım demedik. Kadıköylüler Avrupa’ya gitmeden aynı kış atmosferini burada yaşayabilsin istedik. Bu yüzden 600 metrekarelik buz pistini, 200 metrekarelik kayma yolunu ve kaydırağı tek bir kış köyü içinde kurguladık. Dört yaşından
Sokağın nabzını en iyi ölçen şey, o kentin belediye başkanının halkın verdiği selamların samimiyetidir. Hatice Gençay, Didim’de bu samimiyetin en belirgin örneği.
Artık mesele sadece Didim değil, tüm Aydın’da “topuklu efe” ünvanını taşıyabilecek yeni bir isim büyüyor. Özlem Çerçioğlu’nun yıllardır koruduğu güçlü lakap, Gençay’ın sahadaki enerjisiyle yeni bir karşılık buluyor. Geçen gün onunla buluştuğumda da aynı tablo vardı. Cennet Koy’daki kıyı temizliği, Altınkum’daki dalış, amfi tiyatrodaki atölyeler… Çocukların geri dönüşüm bisikletindeki kahkahalar bile bu işin ne kadar benimsendiğini gösteriyordu. Kadın emeğine verdiği destek, girişimcilere açtığı alan ve sokak hayvanları konusunda Jale Koç ile yürüttüğü duyarlılık da aynı çizgide. Gençay, “Bu sadece hizmet değil, vicdani sorumluluk” derken gözlerindeki kararlılık her şeyi özetliyordu. Makamdan çok sahayı tercih eden bir başkan profili var karşımızda. O yüzden
Hatay’ı her ziyaretimde içimde aynı duygu uyanır; sanki bir yaraya dokunur gibi… Geçen hafta 13. Antakya Uluslararası Film Festivali için gittiğim bu son seyahatte, o duygunun yanına bir de buruk bir umut eklendi. Depremin ilk gününden bu yana defalarca gidip geldiğim şehirde bu kez hafif de olsa toparlanma izlerini gördüm. Ama şehrin nefesini kesen iki büyük sorun hâlâ yerli yerinde duruyor: Toz bulutu ve trafik. Yağmur yağdığında çamurla boğuşuluyor, hava açtığında toz her yere siniyor. Bir de şehrin içinde dolaşan ağır tonajlı kamyonlar var; kurala uyanını görmedim. Üç gün boyunca tek bir trafik denetimine rastlamadığım gibi, önümde ihlal yapan hafriyat kamyonuna polis müdahale bile etmedi. Bu tabloyu görüp de “Bu şehre acilen dokunmak lazım” dememek mümkün değil.
Tozun gölgesindeki şehir
Festival kısmına gelince… Bu topraklar çok daha büyük bir kültürel desteği hak ediyor. Defne Belediye Başkanı Halil İbrahim Özgün, festivalden bir gün önce kaldığım otele
752’nci Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Törenleri’nin tanıtım programı dolayısıyla gittiğim Atatürk Kültür Merkezi’nin kapısından adım atar atmaz, o sabahın dinginliği, Mevlânâ’nın “Huzur Vakti” çağrısıyla birleşip insanın içine işleyen bir huzura dönüştü. Konya’nın yıllardır taşıdığı bu derin geleneğin, İstanbul’da yankılanışı bile başlı başına bir atmosfer yaratıyordu. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un katılımı, bakanlığın bu yılki programı ne kadar titizlikle sahiplendiğini de açıkça ortaya koyuyordu.
En dikkat çekici bölüm ise Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay’ın konuşmasıydı. Altay, Horasan’dan başlayan o kadim yürüyüşün, Konya’da bir “gönül medeniyetine” dönüştüğünü anlatıyordu. Mevlânâ’yı çağları aşan bir “hikmet güneşi” olarak tarif ederken salonda kısa bir sessizlik oldu; herkes aynı anda nefesini tutmuştu âdeta!