Evden çalışmanın evreleri

İngiltere’de evden çalışma geçen hafta çoğu iş yerinde tercihe göre izin verilen bir durumdu. Bu hafta itibarıyla belli başlı iş yerleri evden çalışmayı “seçenek” değil, “tavsiye” haline getirdi. Siz bunu mecburi diye de okuyabilirsiniz. Evinize gidin ve ikinci bir emre kadar da orada kalın demediler elbette. Tavsiye daha uygun bir ifade.

Sokaklar ve muhtelif kamusal alanlar evden çalışan insanlarla dolu. “N’aber?” “İyidir.” “Evden mi?” “Evet, sen?” “Evet, çalışıyorum ben şu anda.” Berberdeyiz o sırada.

İşi gücü zaten kafelerde oturup yazı yazmak ya da sosyal medyada iş yapmak olan pek çok insan için bu durum yeni değil. Sürpriz de değil. Ancak ofis insanları büyük boşlukta.

Ortalıkta zombiler gibi dolaşıyorlar. Markette, kafelerde, pazar yerinde onları görünce hemen tanıyorsunuz. Bizim memleketteki esnafın müşteriyi anında okuması gibi burada da esnaf insan sarrafı. “Abi, eve mi gönderdiler sizi de?” diyemeseler de “Merhaba, evden mi çalışıyorsunuz?” diye anında soruyorlar. Bu cümle şu ara muhabbetlerin başlangıç vuruşu.

Bir kısım insan memnun. Çoluk çocuk geziyoruz, iyi oldu havasında. Ben de bu sınıftayım. Çocuğumu iki gündür okuluna bırakıp öğleden sonra alabiliyorum. Sevinçten boynuma atlıyor. Bütün arkadaşlarına beni gösteriyor. “Bu benim babam” diyor.

Evden çalışmanın bu ilk ve çok tatlı aşaması. Bu aşamada insan günlük rutinlerinin değişmesinden memnuniyet duyuyor. Yüzünüzde bir gülümsemeyle kendinize yarattığınız yarım saatlik molalarda dışarı çıkıyor, bir kahve içiyor, kitapçıda rafları karıştırıyor, iki alışveriş yapıyor, bu yeniliğin tadını çıkarıyorsunuz. Gündüz mahalle ne kadar farklı görünüyormuş. Normalde bu saatlerde ortalıkta sadece yaşlılar, çocuklar, bebek arabaları ve anneler varken, şu an ortam normalden canlı. İnsanlar kendilerine ve ailelerine zaman ayırmaktan mutlu. Adı konmamış bir tatil dönemi yaşanmakta sanki.

Evden çalışmanın ikinci aşamasında işler karışıyor. Devamlı bir süpürge sesi. İçeride temizlik var. Mutfakta yemek kokuları. Dışarı çıkıp bir kafede oturmak giderek daha zor çünkü yer yok. Herkes evden, yani kafeden çalışıyor. Ve herkes aynı dertlerden evde oturmak istemiyor.

Üçüncü aşama çocuklarla ilgili. Evli ve çocuklu çalışan babalar ve anneler için zor zamanlar. Küçük enerji küpleriyle aynı evde olmak ve onların bulunduğu bir ortamda çalışmaya çalışmak ne demek, yaşayan bilir. Deneyin mesela bir video görüşme yapmayı.

Leyla kucağımda önümdeki klavyede gelişigüzel vuruşlar yapıyor. Ona küçük ve pembe bilgisayar almaya söz vermem karşılığında (düşüneceğim dedim) çalışmama izin verdi.

Okullar şu anda tatil değil. Çocuklar yarım gün evde. Ya komple tatil olursa...

İşte virüsün kendisi kadar önemli bir sorun bu. Çünkü çalışan anne babalar için bu zor zamanlar demek. Burada anneanneli, dedeli kalabalık aileler yok. Hayat zor ve herkesin, bebeklerin de bir görevi var. Sabah erkenden çocuklar okula, anne ve baba işe gidiyor.

Evden çalışmanın evreleri


Şu an İngiltere’de hâlâ ilköğretimin tatil olmamasının nedenlerinden biri, yoksulluk sınırında çok sayıda ailenin bulunması olarak gösteriliyordu geçenlerde okuduğum bir makalede. Pek çok çocuk doğru dürüst bir öğün yemeği ancak okulda yiyebiliyor. Okullar kapanıp çocuklar eve gönderilirse beslenme sorunları ortaya çıkacak.

İnternete bakıyorum. Bir sürü insan “Eve kapanın, film izleyin, televizyonu kapatın, kitap okuyun” falan gibi hayal âleminden öneriler yapıyor. Sanki insanlar eve kapandıklarında çalışmayacaklar ya da çoluk çocuklarını beslemek zorunda kalmayacaklar da tatil yapacaklarmış gibi...

Onlar sanırım evden çalışmanın ilk evresinde. Evden çalışma devamlı hale gelince işler sarpa sarabilir.

Plazalardan kopuş insanlık için çok iyi ve olumlu olacakmış. Sosyal medyamızdaki pek çok amatör sosyoloğa göre bu bir fırsatmış. Sanırım insanların plazalara gitmeyip, eve dönüp, bütün gün kitap okuyup, film seyredecekleri, kendilerine sağlıklı yemekler pişirecekleri falan bir ortam hayal ediyorlar. Ve sanırım gerçek hayattan, sorumluluklardan, geçim derdinden falan haberleri yok.

Sosyal medya tımarhanesi

Bir insan sırf sosyal medyada çok takipçisi var diye hiç bilmediği bir konuda açıklama yapmak zorunda mıdır? Kovid-19 hakkında internette bulduğu bilgiler dışında herhangi bir bilgiye ve bilgi kaynağına sahip olmayan bir sürü sözde sağduyulu insan çok mühim görüşlerini insanlıkla paylaşma derdinde. Sağ olun, bizi bu değerli hazineden mahrum bırakmadığınız için. Kimi 10 yıl sonra şöyle böyle olacak diye fal açıyor. Kimi virüs aslında biyolojik silah diye tutturmuş. Her şey biyolojik silah, evet. Kimi işi gücü bırakmış el yıkamayı öğretiyor. Kimi İtalya’daki ya da Çin’deki arkadaşının, yeğeninin, komşusunun, bir tanıdığının yolladığı mektubu paylaşıyor. Kimi şunu takip edin gerçek bilgiler işte bunda diye birtakım ne olduğu belli olmayan kişilerin hesaplarını öneriyor. Kimi sırf tıp eğitimi almış ya da doktor diye kendini salgın hastalık uzmanı sanıyor. Kimi de çok ama çok özel bir Whatsapp grubundan gelen bilgiyi şok şok şok diye paylaşıyor. Ya arkadaşlar siz n’apıyorsunuz? Gerçekten biraz şöyle bir geri çekilin ve kendinize bakın. Hatta kendinize gelin! Sosyal medya hiç bu kadar tımarhanelik olmamıştı.