Normale dönen hayat

Hafta sonu Londra’ya indim. İstanbul’da Kadıköy’de oturanların Nişantaşı-Taksim taraflarına ya da Boğaz’a giderken “Karşıya geçtim”, “Şehre indim” gibi ifadeler kullanması gibi benim yaşadığım kasabadan Londra’ya giderken de benzer ifadeler kullanılıyor. İstanbul’dan farkı, köprü yok. O yüzden “sıkıntı” da yok. Mesafe haritada daha uzun ama trenle yol 20 dakika sürüyor. Ben Moda’da yaşarken gazeteye gitmek için yarım günü yolda geçiriyordum. Burada trenle konu hallolmuş.

Neyse, bildiğiniz şeyleri size tekrar etmektense buralardan biraz izlenim yazayım.

Londra şu ara sıcak ve insanlar parklara hücum etmiş durumda. Mangal yapan görmedim ama eline sandviçini, frizbisini, topunu alan parklara koşmuş.

İki metrelik sosyal mesafeleşmeler bitmiş durumda. Herkes alt alta, üst üste. Ne yolda, ne parkta, ne markette gördüğüm kadarıyla kimse artık mesafeye falan dikkat etmiyor.

Metroya binmemek için yürüyelim dedik ve başladık kanal boyunca gezinmeye. Bisikletler, scooter’lar vızır vızır. Havanın 25 derecelerde seyretmesi elbette etrafta gördüğümüz yarı çıplak Londralıları açıklıyor. Kanal kıyısında ya da parklarda herkes güneşleniyor. Hafta sonu olması bakımından herkesin kendine evde oturmak dışında yapacak bir şey araması çok normal elbette. Ama maskeli tek insanlar bizdik ve sonunda biz de çoğunluğa teslim olarak maskeleri attık. Artık başımıza ne gelecekse gelecek.

Gördüğüm en güzel şey, Granary Square’in az ilerisinde kanala bağlı bir mavnadan ibaret kitapçı oldu. Bayılıyorum böyle her fırsatta her yere bir kitapçı sığmasına. Londra övmeciliği yapmak istemem çünkü burası da her büyük şehir gibi sorunları olan bir yer. Ama bu her fırsatta her yerde karşınıza çıkan kitapçılara ya da plakçılara bayılıyorum. Bu şehrin en güzel yanı benim için bu. Bir de marketlerde satılan hazır yiyecekler ve içecekler. Kap ve çık.

Marks & Spencer Türkiye’de giyim mağazası olarak bilinir ancak buradaki en yaygın gıda marketlerinden biri. Ve salgın sırasında çok önemli bir sınav verdiler. Waitrose, Sainsbury gibi diğer market zincirlerinde tedarik sorunları yaşandı, kapılarda uzun kuyruklar oluştu. Ancak Marks & Spencer bir şekilde bu tip sorunları çok az yansıtmayı başardı. Salgının en zor ve bilinmezliklerle dolu günlerinde dahi güler yüzlü insanlar müşterilere yardımcı oldu. Tabii ki bu benim kişisel tecrübem, genelleme yapamam.

Her neyse, Marks’ın piknik rafları var. Parklarda piknik yapacaksanız, sandviçler, hazır dilimlenmiş meyveler, çorbalar, her türlü küçük boyutta içecekler hem çok pratik hem de İngiltere standartlarında ucuz. Market rafları boşalmış, parklar ağzına kadar dolmuştu.

Ancak elbette Londra’da şu anda gündem sadece karantina ya da salgın değil. Black Lives Matter protestoları şehrin her yanına yayılmış durumda. Hafta sonu Waterloo istasyonu yakınlarında olaylar vardı. Amerika’dan ateşlenen protestolar İngiltere’de giderek hararetlendi. Her gün bir yerde birinin heykeli yıkılıyor. Belediye heykelleri dört bir yandan perdeleyip korumaya almaya başladı. İtiş kakış devam yani.

Uzun süre yürüyünce acıktım. Bir şeyler atıştırmak için aranırken karşıma bir lahmacuncu çıktı. “Lahmacun var mı?” gibi saçma bir sorunun ardından, ikinci sahnede elimde lahmacunum, karşımda lahmacuncum, Türkiye gündemini konuşuyoruz. (Konuyu ben açmadım.)

Türkiye gündemi standart ve sıkıcı ama şunu fark ettim, salgın İngiltere esnafına yaramış. Hepsi destek almışlar ve açıkçası bu lahmacuncu gibi gayet memnun ve neşeliler. Devamlı çay ikram ediyorlar. Hey gidi cennet vatan özlemişim.

Elimde kötü lahmacunum (buradaki lahmacunlar berbat) bir süre Boris Johnson’ın açıkladığı destek paketini dinleyip, ardından “Türkiye’de erken seçim var mı, olursa kim kazanır?” gibi sorulara maruz kaldıktan sonra yürüyüşe devam ettim. Trenime bindim eve geldim. Karşıdan dönen her Kadıköylünün yaptığı gibi “Oh be!” deyip eve yollandım. İngiltere’de de olsa Kadıköy’ü yaşatıyorum bir şekilde.