Ege’de yumuşama

Bayram öncesi Ege’deki gerilimle ilgili olarak gelen rahatlatıcı haber, ufukta görünen kara bulutları dağıttı.

Geçen hafta, özellikle Meis Adası etrafında esen fırtına, neredeyse Türkiye ile Yunanistan’ı sıcak bir çatışmanın eşiğine sürüklüyordu.

Ankara’nın bölgede sismik araştırmalar yapacağını açıklaması ve bu konuda bir “Navtex” uyarısında bulunması üzerine, Atina ile başlayan söz düellosu iki tarafın donanmalarının o bölgede güç gösterisine dönüşüyordu.

İki NATO müttefikinin kapışması tehlikesi Batı diplomasisini harekete geçirdi. Almanya Şansölyesi Angela Merkel bizzat devreye girdi, Türk ve Yunan liderlerini bu tehlikeli gerilime son verecek adımları atmaları için ikna etmeye çalıştı. Bu girişim başarılı oldu. Türkiye sismik araştırma planını bir süre erteleyeceğini ilan ederken, iki tarafın, aralarındaki uyuşmazlığı halletmek için müzakerelere başlayacağı açıklandı.

Böylece Ege’deki o gergin hava en azından şimdilik dağılmış ve bir yumuşama emaresi belirlemiş oluyor.

Şimdi mesele bu hava değişikliğinin devam edip etmeyeceği ve görüşmelerde anlaşmazlıklara bir çözüm bulunup bulunamayacağıdır.

Meis Adası etrafında ortaya çıkan krizi tüm Ege bölgesini de kapsayan daha geniş bir tablonun parçası olarak görmek gerek. Bu çerçevenin içinde kıta sahanlığından karasuları ve hava sahasına ve de adaların silahlanmasına kadar birçok sorun var.

Son yıllarda bu sorunlar Ankara ile Atina arasında gerginlikler yaratmış, zaman zaman yapılan görüşmeler bir çözüm getirememiş, sadece bazı dönemlerde (Cem-Papandreu dönemi gibi) güven artırıcı önlemlerle iyi ilişkiler sürdürülebilmiştir.

Aslında saydığımız bu sorunlar, temel bir anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. O da tek kelimeyle, “egemenlik” haklarıyla ilgili. İki taraf da Ege’deki haklarını ve taleplerini bu temel argümana dayıyor.

Türkiye Ege’de sismik araştırma yapma hakkını savunurken, kıta sahanlığının adalara değil, geniş kara topraklarına (Anadolu’ya) ait olduğunu belirtiyor. Yunanistan ise adaların (Türkiye’nin iki mil mesafesindeki Meis dahil) egemenlik hakkına sahip olduğunu öne sürüyor.


Bu zıt pozisyonlar, bir adalar denizi olan Ege’nin kendisine özgü coğrafyasından kaynaklanıyor. Yunanistan’a göre hukuki temel olarak gösterdiği 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi adalara bu hakkı veriyor. O sözleşmeye yol açan BM’deki müzakereleri o yıl New York’ta izleyen bir gazeteci olarak, bunun Türk heyetinin tüm çabalarına rağmen nasıl geçiştirildiğini anımsıyorum. Sonuçta Türkiye bu sözleşmeye imza atmayan 4 ülkeden biri oldu, Yunanistan ise istediğini elde etti.

Ne var ki Sözleşme, ihtilaf halinde tarafların bunu kendi aralarında müzakereyle halletmeleri tavsiyesinde bulunuyor.

Şimdi başvurulan yöntem de budur.


Sıcak çatışma dışında tek (ve en makul) yöntem müzakereyle bir çözüm bulmak olduğuna göre, karşılıklı pozisyonları mevcut gerçeklere ve akılcı değerlendirmelere göre ayarlamak gerekir.

Yunanistan’ın Ege’deki kendine özgü topografik durumu görmezden gelip Türkiye’nin bölgedeki egemenlik haklarını reddetmesi, sadece zorlamalara ve sürtüşmelere yol açar.

Bayramdan sonra başlaması beklenen müzakereler, Ege’nin iki komşu ülkesini birbirine düşüren değil, aksine, yakınlaştıran bir faktör olması için şimdi bir uzlaşma fırsatı yaratıyor. Havanın nispeten yumuşamış olması da bir avantaj sayılır.