Sahaların Frank Zappa'sı Mesut Özil

23 Temmuz 2018

Eric Cartona’nın bir röportajında okumuştum. “Ben sahaların Jim Morrison’uyum” ifadelerini kullanmıştı asi Fransız. Rock tarihinin en sıra dışı gruplarından biri olan The Doors’un ele avuca sığmaz solistiydi Jim Morrison. Konserleri polis tarafından basılır, küçükken çölün ortasında trafik kazası geçirmiş yaralı bir kızıderiliyi, araçlarına kabul etmediği için anne ve babasından nefret ederdi. Onun skandal Miami konseri hala dilden diye anlatılır. İşte Cantona, bir rock yıldızı olmasa da asi yönü nedeniyle kendini Jim Morrison ile özdeşleştiriyordu.

Cantona da şu an mezarı Paris’te bulunan Morrison gibi isyankardı. Asi insanlara baktığınızda hemen hemen hepsinin zeki insanlar olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Haksızlık karşısında ayağa kalkmamızı bizden en başta Allah istiyor zaten. Doğal olarak bu özellik her bireyin genlerinde vardır. Ama onu ortaya çıkaran ise hiç kuşkusuz insanın kendi zekasıdır. Dün akşam itibariyle sahaların Jim Morrison’u olan Eric Cantona gibi Mesut Özil de, kendisine karşı yapılan haksızlık karşısında isyan bayrağını açmıştır. Alman Milli Takımı’nın formasını giyen Mesut Özil’in, ulusal formadan ayrı kalma kararı, sadece Türkiye ve Almanya’da değil, tüm Dünya’da konuşulan bir konu haline geldi. Otoriteye değil, haksızlığa karşı isyan bayrağı açtı.
Buraya bir parantez açmak lazım. Mesut’un bu zor kararı Alman halkına karşı takınılmış bir tavır değil. Bu tutumunun kimlere karşı olduğunu, zaten yaptığı açıklamada çok net dile getiriyor. Tekrar okuyalım: Çift vatandaşlığa sahip bir sürü oyuncunun bulunduğu bir ülkenin futbol federasyonunun başında, geçmişinde ırkçılık yapan kişiler çalışmamalı.

Burada hedef alınan kişi, Alman Futbol Federasyonu Başkanı (DFB) Reinhard Grindel. Çünkü Grindel, parlamento üyesi olduğu 2004 yılında şu ifadeleri kullanmıştı: Gerçekte çok kültürlülük; bir şehir efsanesi ve yalandır.
Gerçekten de bu ifadeleri kullanan birinin, çift kimlikli futbolcuların çok olduğu bir yapının başında olmaması lazım. Diyeceksiniz ki geçmişte söylenen birşey ile bu durumun ne ilgisi var. Hiç öyle düşünmeyin. Geçmişte kaldığını sandığınız bir çok şeyin, insanların iliklerine kadar işlendiğini görebiliriz.

Bakın size yine rock tarihinden ilginç bir hikaye anlatayım. O zaman anlayacaksınız yazıya neden Eric Cantona ve Jim Morrison ile başladığımı.

Haydi hikayemize geçelim... En az Jim Morrison kadar sıra dışı bir rock efsanesi olan Frank Zappa’yı bilenler bilir. Ne zaman fotoğrafını görsem, aklıma çılgın ressam Salvador Dali gelirdi. İşte bu Frank Zappa, 1980’lerde Berlin’de bir konser verir. Olimpiyat Stadı’nda mahşeri bir kalabalık var. Kimilerin filozof - sanatçı diye tanımladığı Zappa, konser saati gelmiş olmasına rağmen, nedense sahneye çıkmak bilmiyordu. Alman gençler beklemekten sıkılmıştı. Homurdanmamar başlamıştı. Fakat bir anda sessiz adımlarla, Frank Zappa sahnenin tam ortasında belirmişti. Uzun uzun kalabalığı süzdü. Koca stadyumda çıt çıkmıyordu. Birden bire “Heil Hitler” diye bağırarak Nazi selamını çakmıştı. Karşısında ise, sınırların kalkmasını isteyen, anti militarist hippi kültürünün Çiçek Çocukları vardı. Doğal olarak şoka girmişlerdi. Fakat Zappa daha gür bir sesle tekrarlamıştı: Hail Hitler!!!

Meraklı bakışların arasında bazıları Frank Zappa’nın dediğini tekrarlamıştı. Bundan tatmin olmayan filozof, daha daha gür bir sesle bağırarak, adeta seyircilerin de bu şekilde bağırmasını istiyordu. O gece Olimpiyat Stadı’nın dolduranların yarısı, bu isteğe uymuştu. Ama Zappa için yetmezdi. Tüm uğraşlar sonucunda Frank Zappa, Berlin Olimpiyat Stadı’nın neredeyse tamamına yakın olan kitleyi, ayağa kaldırarak “Heil Hitler” diye bağırttırmıştı.

Yazının devamı...

Aboubakar gibi bir golcü, Delgado gibi bir on numara lazım

10 Temmuz 2018

Mandıra Filozofu filminden aklımda kalmıştı. Filmdeki karakterlerden biri, uçak yolculuklarının zaman kazandırmadığını aksine insanın ömründen zaman çaldığını dile getiren ifadeler kullanmıştı. O mesafeyi arabanızla katetmiş olursanız, yolda bir çok insan, bir çok lezzet, bir çok yer ve bir çok gelenek/kültürle/yaşam tarzıyla tanışmış da olursunuz. Uzun yolculukları kısaltmak, belki zaman kazandırır lakin bir çok şeyi görmemize de engel olur.

Beşiktaş ile birlikte yaptığım yolculuklarda da tıpkı Mandıra Filozofo’nun dediği gibi, bir kitap yazmama vesile olabilecek, sayısız anılarım oldu. Çok şikayet ettiğim anların aslında dost sohbetlerinde anlatabileceğim en dikkat çekici hadiseler olduğunu fark ettim. Saat şu an burada 00:17. Türkiye’de ise 01:17. Kaldığım evin verandasında, gökyüzüne baktığımda yıldızları sanki elimle yakalayacakmış yakınlıkta görüyorum. Uzun kollu bir şeyler giymeme neden olan hafif rüzgar, gündüz güneşinin verdiği yorgunluktan uyumakta olan ağaçları, dans ettiriyordu sanki. Yaprakların hışırtılarını, uyumamakta direnen cırcır böcekleri bastırıyordu. Planım, sıcak bir meyve çayı içip uyumaktı ama bu cennet kapısı kokan ortam, böylesine bir yazıyı yazmama zorluyordu beni.

Şu anki konumum Slovenya’nın, Maribor şehrine yakın ve köy ile kasaba arasında kalmış bir yer. Beşiktaş’ın ikinci etap kamp çalışmalarına 20 dakikalık mesafedeyim. Yeni sezon hazırlıkları, yarın kaldığı yerden devam edecek. İkinci kamp dönemine Guti de yarın katılacak. Bu konuya da bir açıklık getirmek lazım. Guti’nin getiriliş amacı Şenol Güneş’e bir şeyler katmak için değil bizzat Şenol Güneş’ten bir şeyler kapması içindir. Böylesine bir okula, yönetimin Guti ve İlhan Mansız gibi öğrencileri kayıt ettirme planları zekice bir hamledir. Bakınız Tamer Tuna. Sanırım ne demek istediğimi daha iyi anladınız. Meseleye yüzeysel değil daha derine inerek bakmak lazım. Siz bakmayın Şenol Güneş’in, Türkiye’de uğradığı bazı haksız eleştirilere. O, Fatih Terim ve Mustafa Denizli ile birlikte, memleketin en önemli futbol akıllarından birisidir. “Efendim Şenol Güneş ile Guti analaşabilecekler mi?” Hiç merak etmeyin... Hoca yabancılarla iyi anlaşır. Aksine hoca bazı Türkler ile anlaşamıyor ki kendisi bu konuda yüzde yüz haklıdır. Geçenlerde söylediği gibi maalesef ülkemizde bir kültür zekası sorunu var. Yani futbol kültürümüz hala emekleme döneminde. Ama hiç karamsar değilim çünkü yakın zamanda bu kültür ayağa kalkacak ve o kültürsüzlerin nasıl döküleceğini hep beraber göreceğiz.

Ağaçların hışırtısı ile cırcır böceklerinin, bitmek bilmeyen düetini, bir anda karşı komşunun motorsikletinden çıkan sinir edici gürültü bozdu. Geç vakitteki bu eve dönüş, civardaki tüm evlerin bahçelerinde uyuyan köpekleri ayağa kaldırdı. Öyle bir havlıyorlardı ki, sanki köpeklerin oluşturduğu ama şefi olmayan, akordu bozuk bir orkestranın ortasında gibiydim. Aklıma nedense, bir anda Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzales Inarritu’nun, “Paramparça Aşklar Köpekler” filmi geldi. Karşı komşu eve öyle bir geldi ki, sadece çevrede değil yazdığım yazıda bile konu değişikliğine neden oldu. Eve girdiğinde karısından yediği fırçayı ise hiç anlatmayayım. Her evde olabilecek mevzular. Ama şuna eminim ki, benim dün gece gördüğüm o kadın, yarın sabah o motorsikleti sattırır.

Motorsiklet demişken, hafızamda enterasan bir anı, zaman yolculuğuna çıkarak günümüze geldi. Matias Delgado’nun gelişinin ikinci günüydü. İlk röportajı ben yapmıştım. Fotoğraf için bir motorsikletin üzerinde poz vermesini rica etmiştim. Kabul etmedi. Sebebini ise “Ben bir baba olarak gençlere motosiklet ve hız tutkusunu aşılamak istemem” olarak açıklamıştı. Söyleyecek kelime bulamamıştım. O an Delgado’ya sarılasım gelmişti ama soyadının anlamı gibi o kadar inceydiki, sakatlarım diye çekinmiştim. Gerçekten de Delgado güzel bir insandı. Bu takıma rahmetli Vedat Okyar abimizin dediği gibi çok güzel insanlar geldi. O güzel insanlar, atlarına binip gitmiş olabilirler ama emin olun başka güzel insanlar de gelmeye devam edecekler.

Yazının bu bölümünde doğal olarak aklınıza transfer gelmiş olmalı. Belki de hiç çıkmıyor aklınızdan. İnanın benim de öyle. Elbette transfer listesini birebir bilmiyorum ama bir kaç tane güzel insan olduğunu biliyorum. Mesela Aboubakar. Kendisi şimdilik listede yok fakat Porto onu istediği rakama veremezse, belki Beşiktaş’a bir sene daha kiralayabilir. İhtimal çok yüksek değil ama, eğer bir forvet alacaksam tüm imkanlarımı onu geri getirmek için harekete geçirirdim. Olur veya olmaz.. Fakat şu da bir gerçek, bu takımın en önemli olan eksik yerleri, Aboubakar gibi bir golcü ve Delgado gibi bir 10 numaradır. Temmuz sakin geçebilir fakat, Ağustos sıcağı ortalığı kasıp kavurabilir.


Yazının devamı...

Kim bu Real Madrid’e isyan eden Beşiktaşlılar !

5 Temmuz 2018

Ne söyleyeceğini bilemiyordu... Gözlerinin içine baktığımda, üzüntü ile kızgınlığın bir araya geldiğinde, nasıl anlamlı bir bakış haline dönüştüğünü görüyordum. Anlatacağı bir hikayesi var ama ağzından çıkacak sözcüklerin, zehirli birer ok haline geleceğini o da biliyordu. İspanya’nın, Dünya Kupası’ndan bu şekilde elenmesine çok üzülmüştü.

“Demekki Real Madrid, İspanya Milli Takımı’ndan daha da önemli bir kulüpmüş” diyerek, elenmenin faturasını Los Galacticos’a kesti. Şenol Güneş’in İspanyol yardımcısı Miguel Peiro Montanana, belki bir Valencialı olduğu için böyle düşünüyor olabilir demeye hiç gerek yok. Adam yerden göğe kadar haklı. Kısaca özetleyelim... Real Madrid, Dünya Kupası başlamadan İspanya Milli Takım Teknik Direktörü Julen Lopetegui ile anlaştığını tüm Dünya’ya ilan etti. İspanya Futbol Federasyonu ise, “sen bizden habersiz nasıl Real Madrid ile anlaşırsın” diyerek, Lopetegui’yi Rusya’dan İspanya iadesiz olarak geri postaladı. Yerine ise apar topar Fernando Hierro’yu getirdi. Evet evet!.. Hocasını elinden alan Real Madrid’te top koşturmuş Hierro’yu getirdiler.

İşte tüm bu yaşananlar yüzünden İspanya’nın elendiğini düşünüyordu Miguel Peiro Montana. Heirro’nun taktiksel hatalarının kurbanı olduklarını da dile getiriyordu. Eminim ki Fabri de aynı şekilde düşünüyordu.

Elenmeden dolayı takımdaki İspanyolları şaka yoluyla kızdıran tek oyuncu ise Vagner Love idi. Rusya Ligi’nde oynadığı için Ruslar’ı tutuyordu. Fakat Guti, bu elenmeyle ilgili ne düşünürdü bilemiyorum. Sonuçta kendisi de bir Los Galacticos. Bir Real Madrid efsanesi ama şimdiden Beşiktaş efsanesi haline de geldi. Bugün bilemedin en geç yarın Slovakya kampına katılması bekleniyor. Eminimki geldiğinde, Miguel Peiro Montanana, bana söylediklerini Guti’ye de söyleyecektir.

İspanyolları kendi haline bırakacak olursak, dün takımın kamp yaptığı otelde, sessizlik kol geziyordu. Dünü sadece YO YO testiyle geçiren takımın kondisyon seviyesi gayet iyiymiş. Antrenman sahasının çevresinde sabahtan akşama kadar koşan Slovak atletler kadar, koşmuştur Beşiktaşlı oyuncular.

Guti dışında, bugün kampa Başkan Fikret Orman da katılacak. Tabi ki gündem transfer. Hiç şüphesiz, önümüzdeki sezon için yapılan transfer çalışmalarının en önemli detayları, bu kampta belli olacak. Fikret Orman ve Şenol Güneş zirvesinden neler çıkacak, hep beraber göreceğiz. Benim derdim ise o adı hiç çıkmamış oyuncunun ismini bulmak. Bakalım kimmiş bu yaklaşmakta olan.

Yazının devamı...

Guti gelmedi mi hala?

3 Temmuz 2018

Beşiktaş ile gittiğim yurt dışı kamplarının en güzel tarafı sanki Dünya’dan bir süre tecrit edilmiş, ve cennetin kapısına bir adım yakınmış gibi durmanızdır. Yerküredeki kötülüklerden ve stresten uzaklaşmanıza neden olan bu kamp yerlerinden, kuş sesleri hiç eksik olmaz. İşiniz gereği futbolun içindesiniz ama, öyle bir ortamda kamp yapılıyor ki, kendimi İskandinav liglerinden birini takip ediyormuş gibi hissediyorum.

Huzur... Ne ülkemizde ne de futbolumuzda fazlaca yer almayan bir kavram/duygu. Halbuki hangi meslek, hangi ev hangi işyeri ve hangi ortam olursa olsun, huzurun olmadığı bir yerde, insan çok para kazansa bile, her geçen gün damarlarının tıkandığını fark etmez. Küçüklüğümde bir büyüğüm söylemişti: Büyüdüğünde; sana stres yaşatan kişileri, hayatından mutlaka çıkar. Gerçekten de öyle yapıyorum. Stres dışarı huzur içeri diyelim.

Kamp yerlerinin böylesine huzurlu olması elbette takımlara da çok iyi geliyor. Beşiktaş’ın kamp yaptığı Samorin kasabasındaki X-Bionic tesisleri, benim bugüne kadar gördüğüm en iyi kamp tesislerinden biri. Küçük bir olimpiyat köyü gibi sanki. Çevredeki ağaçların kokusu, rüzgarla burnumuza öyle bir geliyor ki, o an insanın beyninde yaşanan reaksiyonları anlatmak mümkün değil. Deyim yerindeyse gözlerimiz kapalı ve sanki yoga yapıyormuş gibi seyrediyoruz idmanları.

Tam nirvanaya ulaşmak üzereyken Malzemeci Süreyya Abi ile Gökhan Töre arasındaki geçen telaşlı konuşma, bir anda sessizlik denizini dalgalı hale getirdi. “Bak yine atlet giymemişsin” diyerek Töre’ye kızan Süreyya Abi, baktı olmuyor kaptığı eşofman üstünü, siyah - beyazlı oyuncuya zorla giydirdi. Madem konu Gökhan Töre’ye geldi, bir kaç satır da ondan bahsedelim. Slaven Biliç dönemindeki Gökhan Töre gibi olma yolunda hızla ilerliyor. Kampa fit bir durumda geldi. Yazı ağustos böceği değil, karınca gibi geçirmiş. Eee bu sezon kanatlarda rakibi de çok. Forma rekabeti onu daha iyi seviyeye çıkaracaktır.

Kampın belkide en çok keyif aldığımız antrenmanı dün akşamki çalışmaydı. Çünkü idmanı Holosko da seyretti. O kadar güzel Türkçe konuşuyor ki kendisi bir ara “Şurada bir Türk dönerci var. Türkçe’si zayıf. Bazen anlasın diye kağıda Türkçe yazıyorum” dediğinde, kahkahaları nasıl içimizde tutabilirdik ki? Buraya yazamıyorum ama Holosko’nun Türkçe yaptığı küfürlü espriler bile, kusursuza yakındı. Gülüşmelerimiz, Holosko’nun birdenbire ciddileşen yüz ifadesiyle bıçak darbesi gibi kesilmişti. Acaba bir pot mu kırdık derken Holosko: Sahi Guti nerede? diye sordu. Gözleri eski takım arkadaşını arıyordu. Holosko Beşiktaş’ı o kadar çok yakından takip ediyor ki, değil Guti’yi transferleri bile sordu.

Madem söz Guti’den açıldı, Holosko’nun sorusunu ise ben yanıtlayayım. Guti’de anlaşma tamam. Tek eksik ıslak imza. Ufak tefek prosedürler kalmış. Bir kaç güne imza atılırsa Slovakya kampına yetişir. Eğer imza gecikirse, Guti ikinci kampa katılacak.

Yazının devamı...

Fransa Milli Takımı’ndaki futbol aklı, Beşiktaş’tan gitme

1 Temmuz 2018

“Fransa’da o kadar üzüm bağların var neden bu yaşta hala bu işi yapıyorsun” dediğimde “Çimin kokusunu alabiliyor musun?” diye yanıt vermişti. “İşte beni futboldan koparmayan tek şey bu çim kokusu” demişti. Futbolu para için değil, amatör olarak seviyordu. İdealistti... Hayata bakış açısı çok farklıydı. Ömrünü Mali’deki fakir çocuklara adamıştı. Evet onun adı tahmin ettiğiniz gibi Jean Tigana. Onunla yaptığım sohbetlerde kendi kendime hep şunu derdim: Karşındaki adam bir teknik direktör değil bir futbol şövalyesi.
Girişi Tigana ile yaptık ama hikayenin asıl kahramanı Guy Stephan... Peki kim bu Guy Stephan. Arjantin’i Dünya Kupası’nın dışına atan Fransa Teknik Direktörü Deschamps’ın yardımcısı. Aslında Deschamps onun yardımcısıdır. Bakmayın ikinci planda olduğuna. O Fransa’nın en önemli futbol akıllarından birisidir. Özellikle Afrika Kıtası’ndaki gençleri çok yakından takip eder. Tam bir yetenek avcısı ve futbol uleması. Arjantin maçında onu Deschamps’ın yanında gördüğümde böylesine bir futbol entelektüelini ülkemizde tutamadığımıza bir kez daha üzüldüm. Türkiye ile ne ilgisi var diye soracak olursanız; o Beşiktaş’ın Tigana döneminde, Fransız hocanın da yardımcısıydı. Tigana gittiğinde bari Guy Stephan kalsaydı diye hep iç geçirmiştim. Ama olmadı. Çünkü futbol kültürümüz buna elverişli değildi.
Bu satırları yazdığımda saat Slovakya’da 01:00’i gösteriyordu. Kaldığım otelin bahçesinde bir yandan Türk rapinin önemli isimlerinden Sagoba Kajmer’in “galiba” parçasını dinliyorum, bir yandan da uzaklardan gelen köpek havlamalarının yarattığı ortamın tedirginliğini yaşıyordum. “Sen giderken adımlarını sayarım” diyordu Sagoba Kajmer. Tigana ile Guy Stephan’ın gidişini hatırlatıyordu bu sözler bana. Ne gelenlerin ne de gidenlerin değerini biliyoruz.
Aklıma bir an Guti geliyor. Bir aksilik olmazsa Şenol Güneş’in yardımcılığını yapacak olan Guti’den bahsediyorum. Elbette Şenol Güneş gibi bir futbol aklının yanında, Guti çırak kalır fakat 14 sene Real Madrid’te oynamış bir Guti geldiğinde, umarım Tigana ve Guy Stephan gibi bir gidişi olmaz. Onun giderken değil gelirken adımlarını saymak isterim. Muhakkak Beşiktaş’a önemli katkılar sağlayacaktır. Muhakkak İspanya’nın gözü kulağı burada olacaktır.
Bakın bir hikaye anlatayım size. Guti Beşiktaş’a yeni gelmişti. O zamanki teknik direktör Schuster, takımı bir hazırlık maçı içim İspanya’ya götürmüştü. Uçak Valencia’ya indiğinde bir Real Madrid taraftarı koşarak Guti’ye sarılmıştı. Hüngür hüngür ağlıyordu. “Bizi niye bıraktın” diye kendini yerlere atıyordu. Orada daha net anlamıştım Guti’nin ne kadar efsane bir oyuncu olduğunu. Ben onu getirmeye çalışan yönetimi ayakta alkışlarım. Kim bilir ileride önce Beşiktaş’ın sonra da Real Madrid’in hocası olur.
Kampın ilk idmanında ise gündemde onun ismi vardı. Dünkü antrenmanda hepimiz Guti’nin ne zaman kampa katılacağını konuşuyorduk. Onun neler yapabileceği üzerinde tartışıyorduk. Fakat en önemlisi ne biliyor musunuz? Şenol Güneş gibi bir okulda, Guti hocalık anlamında daha üst seviyeye çıkacaktır. Tüm bunları konuşurken gözüm antrenmandaki Şenol Güneş’e takılmıştı. Tecrübeli hoca bir anda antrenmanı durdurdu. Öyle bir bağırıyordu ki “sen neden o boşluğu kapatmıyorsun” sözlerini, sarı alarma neden olan şiddetli rüzgar bile dindiremiyordu. Beşiktaş’ta çok hoca gördüm ama bu kadar detaylara inenini görmemiştim. Ben detay diyorum ama belliki onun için önemli bir nokta. Şu bir gerçek, Şenol Güneş Beşiktaş için çok büyük bir şans ve değer. Böylesine bir futbol aklı, elbette parlattığı oyuncular gibi Guti’yi de bir yerlere getirecektir.
Peki Guti kimleri bir yerlere getirebilir?.. Bu soruyu kendime sorduğumda, sahadaki gençlere dalıp gidiyordum. Oğuzhan Aydoğan, Marlon, Fatih, Dorukhan, Erdem ve Mertcan gibi yetenekler, pekala İspanyol efsaneden çok şey öğreneceklerdir. Düşünebiliyor musunuz; Guti’nin Real Madrid formasını giydiği ilk gün, bu gençlerin bazıları anne sütü emmeyi yeni bırakmışlardı. Ve bir aksilik olmazsa, kader bu çocukları Guti gibi bir futbol aklıyla bir araya getirecek. Bu durum bence genç bir oyuncu için, bulunmaz bir şans.

Yazının devamı...

Futbolun yeni dili Ali Koç

7 Haziran 2018

Hiç unutmam, lise yıllarımın bir mahalle kavgasında, karşı mahalleye tek başıma gitmiştim. Beni bekleyen eli sopalı bir grup vardı. Bende ise sopayı geçtim elimde çakıltaşı bile yoktu. Amacım kavga olmadığı için sokak dilindeki gibi, emanetsiz gitmiştim karşı tarafa. Uzlaşmacı yanımı, en güçlü silah olarak kullanmıştım. O dönem John Lennon’un “Barışa bir şans verin” sloganı benim için çok anlamlıydı. Farklıydım mahallemin çocuklarından. Biraz hippi biraz tikiydim. Sokak çocuğu gibi görünmezdim. Ama o mahalle kavgasını, eli sopa tutmasını bilmeyen ben bitirmiştim.

Hikayeyi anlatmamın nedeni ise şu: Ali Koç’un, seçimi kazandıktan sonra yaptığı balkon konuşmasındaki duruşu, beni eskilere götürdü. Ali Koç seçilir seçilmez kendisini bir mahalle kavgasının tam ortasında buldu. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş semtleri arasındaki ezeli değil, son 20 senedeki gereksiz kavgayı bitirecek adam olabilir kendisi. Şükrü Saraçoğlu’ndaki balkon konuşmasına baktığımda, kendisi yüksekte olsa da, balkondaki oturuş tarzı, halkın içinde gibiydi. Kim diyebilirdi ki, Fenerbahçe’de bir halk devrimi olacak ve bu devrimi bu toprakların en zengin ailesine mensup birisi yapacak. Bu yaşıma kadar ben bir kulüp başkanlık yarışının ilk kez sokakta yapıldığını gördüm. Ali Koç, sokağı Fenerbahçe kongresinin içine sokarak, tarihin en çok konuşulacak kongresine imza atmıştır. Ama zorluklar işte bu andan itibaren başlıyor.

Ali Koç, Türk futbolundaki mahalle kavgasına, eli sopasız katılmak zorundadır. Ali Koç, sokak jargonuyla özetleyecek olursak, bu kavgaya emanetsiz girmek zorundadır. Nasıl ki Aziz Yıldırım ile en yalın haliyle yarışa girmişse, futbolumuzdaki bu kavgaya da o şekilde yalın girmelidir. Kongreden önce “Şenol hocamızın kafası yarıldı” deme cesaretini göstererek, “tiyatro” diyen rakibine tarihi fark atan Ali Koç, Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı gösterdiği cesareti de muhakkak ortaya koyacaktır.

Hiç unutmam Fikret Orman göreve geldiği ilk günler, ezeli rakiplerine şunu söylemişti:

Gelin, şampiyon olan takımın kulübüne giderek tebrik edelim. Ama o günlerde o el havada kalmıştı. Ben adım gibi biliyorum ki, o elin yanına bir el daha geldi. Önümüzdeki sezon o iki elin sesinin çıkacağı sezon olacak. Tribünlere değil, tüm Türkiye’ye göre hareket edecek o eller. O eller, arkasındaki kitleleri de doğru yönlendirecektir. Tribünler Şenol Güneş’in tiyatro yaptığına inanmışken Ali Koç “Hocamızın kafası yarıldı” diyerek kitleleri yanına çekti. Kitleler neden onun yanına geçti. Çünkü liderlik özelliği var. Önder yanlışa değil doğruya sürükler. Artık üç büyüklerin kardeş olacağı döneme girmek üzereyiz. Bu lafımı unutmayın, Türk spor medyası da bu değişime uymak zorunda kalacak. Ya doğrunun yanında olacaksın ya da kahve oturup, al kızı ver papazı oynayacaksın. Futbolumuzdaki sağduyulu insanlar elbette John Lennon’un dediği gibi barışa bir şans verecekler. Madem böyle, yazıyı da efsanenin sözleriyle bitirelim.

Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin / ama tek ben değilim / umarım bir gün sen de bize katılırsın.

Yazının devamı...

Pektemek gol demek

7 Şubat 2018

Beşiktaş’ta, Mustafa Pektemek kadar baskı altında oynayan bir başka oyuncu yoktur sanırım. Mevcut kadroyu geçtim, Mustafa, siyah - beyazlı takımın tarihinde bile, bu kadar eleştiri bombardımanına hedef olmuş bir kaç oyuncudan biridir. Dünkü maçtaki tek golü atan Mustafa, sadece oynadığı futbolla değil, sakatlandığı için de eleştirilen bahtsız bir krampondur. Halbuki Mustafa Pektemek, geçen sezon, şampiyonluk şansını son haftalara kadar kovalayan lig ikincisinin önemli golcülerinden biriydi.

Bu durum şu acı gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıyor: Futbol kültürümüzdeki evrim; henüz cilalı taş dönemini yaşıyor. Bursaspor maçında oyuna sonradan girdiğinde herkesi şaşırtan Mustafa, takıma yaptığı katkıyla teknik olarak geçer not almıştı. Takımın bir başka şanssız ismi ise Jeremaine Lens oldu. Direkten ve çizgiden çıkan gol arayışları, her ne kadar ağlarla buluşmasa da, teknik adamlar için gol pozisyonlarına girilmesi gol niteliği taşır. Bir oyuncu gol pozisyonlarına girebiliyorsa, mutlaka o özlediği gollere de kavuşacaktır. Tıpkı Vagner Love gibi. Brezilyalı’nın ilk kez onbirde yer aldığı Gençlerbirliği maçı, hem onun hem de Beşiktaş açısından önemli verilere sahipti. Bir devre arası transferi olan Vagner Love, kalan haftalarda Beşiktaş’a önemli katkılar sağlayacaktır. Maçtaki bir başka önemli detay ise, Şenol Güneş ile Ümit Özat arasında ciddi bir gerginliğin olmamasıydı. Şu günlerde futbolumuzun sakin bir atmosfere çok ihtiyacı var.

Yazının devamı...