YAŞANAN MİMARİ

Danimarka Güzel Sanatlar Akademisi hocalarından mimar ve şehir plancısı Steen Eiler Rasmussen’in (1898-1990) “Experiencing Architecture” adıyla 1959 yılında yayınladığı kitap 1994 yılında “Yaşanan Mimari” adıyla Ömer Erduran’ın çevirisiyle dilimizde yayınlanır.

Zaman zaman kitaplığımdan çıkarıp tekrar okurum, aradan geçen zaman içinde daha önce okuduklarımı yeniden değerlendiririm, yurt dışına çıktığım zaman kitabında söz konusu ettiği yapıları ziyaret eder, onun yazdıkları ile kendi izlenimlerimi karşılaştırırım. Çok yönlü bir mimar olarak ve benim o yapıları gördüğüm tarihlerden çok daha önce nasıl bir değerlendirme yapmış merak ederim.

1996 yılında Roma’ya yaptığım bir gezi sırasında bahsettiği Santa Maria Maggiore Kilisesi’ne gittim ve kitabında söz konusu ettiği algılarını bende yaşar mıyım diye düşündüm;

... Bu kiliseyi (Santa Maria Maggiore), benim birkaç yıl önce orada gördüğüm çocukların gözü ile göremezler. Bu çocuklar sanırım yakındaki bir manastır okuluna gidiyorlardı. Saat 11’de teneffüse çıkmışlar ve bu zamanlarını, basamakların ulaştığı geniş terasta çok özel bir top oyunu oynayarak geçiriyorlardı. Bu bir tür futboldu, ama duvarı da oyuna katmışlardı. Yuvarlak duvara karşı çok ustaca oynuyorlardı. Top oyun dışı olduğu zaman tam anlamıyla oyun alanı dışına çıkıyor, basamakların dibine kadar yuvarlandıktan sonra birkaç yüz metre daha ileri gidiyor, peşinden hevesle koşan bir çocuk büyük dikilitaşın çevresinde arabaların ve mobiletlerin kaynadığı trafiğin içine dalıyordu…

Onlar fark etmeden mimarinin bazı temel ögelerini yaşıyorlardı: Eğimli bir alan üzerinde yatay düzlemler ve dikey duvarlar. Dahası bu öğeleri kullanarak oynamayı öğreniyorlardı. Gölgede oturmuş onları seyrederken oradaki üç boyutlu kompozisyonu, o zamana kadar hiç olmamış yoğunlukta hissettim. 11’i çeyrek geçe çocuklar güle oynaya koşuşup okullarına döndüler. Büyük kilise yine ulu sessizliğe gömüldü...” (s 17-18).

Bilmem, Rasmussen’in oturduğu yere mi oturdum, biraz farklı bir yere mi, aynı teras hemen önümdeydi, ama artık ulaşmak mümkün değildi. Çevresini adam boyu yükseklikte demir parmaklıklarla kapatmışlar, kilisenin terası tam anlamıyla yalnızlaşmış, insandan arındırılmış, kimsenin giremediği alan kuş pislikleriyle kaplanmıştı. Büyük bir hayal kırıklığına uğradım, aynı duyguları yaşayacak mıyım diye koşa koşa geldiğim yoldan ağır ağır yokuş aşağı yürüdüm. Sonraki Roma seyahatlerim sırasında da bir daha Santa Maria Maggiore’nin arka tarafından hiç geçmedim.

YAŞANAN MİMARİ

... Mimari, sadece cephelere planlar ve kesitler eklemekle gerçekleştirilmez. Bundan daha başka ve daha fazla bir şeydir. Ne olduğunu kesin bir biçimde anlatmak imkansızdır, sınırları tam tanımlanmamıştır… Mimar, başkalarının çalacağı bir müziği besteleyendir. Dahası, mimariyi tamamıyla anlayabilmek için, bu müziği çalanların, bir başkasının eserini yorumlayacak, tonlamalarını değiştirecek, bazı bölümleri vurgulayıp diğerlerini hafifletecek duyarlıkta kişiler olmadıklarını unutmamak gerekir… Yapı, star oyuncuları olmayan bir film gibi üretilir. Tüm rolleri sıradan insanların oynadığı belgesel bir film gibidir...” (s. 15).

Gerçekte mimarlık zor bir meslektir. Çizdiğimiz projeler kendi başına birer sanat eseri sayılmaz. Onlar yapıları gerçekleştirecek insanlara yardımcı olacak, yol gösterecek direktifler dizisi gibidir. Her ne kadar hazırlanan projelerde kişisel üslubumuzu yansıtmaya çalışsak da esas olan ortaya çıkacak yapıdır. Rasmussen’in anlatmaya çalıştığı gibi, mimar çoğunlukla yeterli olmayan kişilerden oluşan bir orkestrayı yöneten şef gibidir. Yarım yamalak saz çalmasını öğrenen insanın keman çaldığı, kaval çalan kişinin de obuayı üstlendiği bir orkestra. Sonra çok kişinin serzenişine muhatap olunur, yazık ettiniz yapıya.

Aklıma Şener Şen’in “Selamsız Bandosu” filmi gelir. Selamsız Bandosu ile Beethoven icra etmenin sonucuna toplum olarak katlanmak mecburiyetinde kaldık. Elbette hemen her işte olduğu gibi bir yapının oluşumunda şefin özel önemi vardır. Şef yaptığı tasarımda, onun uygulamaya geçme aşamalarında ne kadar başarılı olursa o kadar başarılı ve beğeni toplayan bir yapı ortaya çıkacaktır. Ancak çoğunlukla bir yapının yapım aşamasında çok sayıda şef ortaya çıkar.

Özellikle bazı mal sahipleri, bedelini ben ödüyorum, o zaman en büyük söz hakkı bende düşüncesiyle en büyük şef olma iddiası ile ortaya çıkar. Hele de yapacak işi yok, zamanı bolsa onu yapıdan uzaklaştırmak, bilir bilmez yapılan işe müdahale etmesini önlemek deveye hendek atlatmaktan çok daha zordur. Yapının taşıyıcı sistemi oluşup, duvarları örülüp, belli belirsiz hacimler teşekkül ettikçe yapının nasıl olsa öyle veya böyle tamamlanabileceği ortaya çıkınca bu kadar karışanı bol başka bir işle karşılaşmak mümkün değildir.

Toplumda çoğunlukla yapıları kim yapar diye sorduğunuzda son yıllarda mimar denildiğini duyar olduk. Bunca yıl mühendis sözcüğünü duyduktan sonra artık mimar denildiğini duymak elbette bizleri mutlu ediyor. Ama peşi sıra bu kadar kötü yapı stoğuna sahip bir memleketin mensubu olarak günah keçisi olmaktan da kurtulamıyoruz. Sanki bütün bu çarpık inşaatların sorumlusu mimarlar, acaba kaç mimar özgürce yapı yapmak, tasarım sırasındaki düşüncelerini tümüyle yaptığı binaya yansıtmak şansına sahip olmakta?

Mimarlar çoğunlukla yaptıkları yapılara kendilerinden bir parça koyarlar, bu görünen bir parça değildir. Görülmez ama hissedilir, içimizden gelen bir duygunun yer almadığı alelade bir yapının ne yapana ne yaptırana ne de kullanana faydası olur. Nedir bu parça diye sorarsanız, şimdilerde pek fazla hatırlamıyoruz ama onun adı “sevgi”dir. İçinde sevgi olmayan, insanın yüreğine dokunmayan bir yapı mimari olarak değerli sayılmaz.