Geri Dön
Kültür SanatVestel & Milliyet Sanat Kahve Sohbetlerinde Bu Ay

Vestel & Milliyet Sanat Kahve Sohbetlerinde Bu Ay

Peş peşe iki dijital platformda oynadığı dizilerin çekimlerini tamamlayan Özge Özpirinçci, aralık ayında doğacak bebeğini karşılamak üzere doğayla iç içe bir yaşama geçiyor. Hayalindeki projeleri yapmış, kariyerinde istediği noktaya gelmiş ve huzurlu olarak.

Vestel & Milliyet Sanat Kahve Sohbetlerinde Bu Ay

 

"Çocuktan sonra bir süre kalbim rahat duracağım"

"Ne güzel" diyor, "Hayatımdaki önemli projeleri hep seninle konuştuk. Büyüdüğümü hissediyorum bakınca". Bir düşünüyorum, ilk buluşmamız 2010'da "Veda" filmi içinmiş. O zaman 24 yaşında ve yolun başındaymış. Şu anda 35'inde, kariyerinde önemli adımlar atmış ve hayatının önemli eşiklerinden birini atlayıp anne olmaya hazırlanan bir kadın var karşımda. Bu benim gördüğüm en cıvıl cıvıl Özge Özpirinçci olabilir bu arada. O kadar hayat dolu görünüyor ki. Çok sevdiği "Kadın" dizisinden sonra dijital platformlara hızlı bir giriş yaparak peş peşe iki setten çıkmış (Biz konuşurken 25 Ağustos'ta seyirciyle buluşan "İlk ve Son"un çekimleri bitmemiş daha) ve beş aylık hamile. Burak Yamantürk ile aralık ayında doğacak kızlarını karşılamak üzere doğayla baş başa, sakin bir yaşama geçmeye hazırlanan Özge Özpirinçci'yle hem dizi ve oyunculuk hem de hayatının bu önemli dönemeci üzerine konuştuk.

"İlk ve Son"un afişinde “Başları unutulmaz, sonları kaçınılmazdı” gibi bir cümle gördüm.

Evet, ilkleri unutulmaz, sonları kaçınılmazdı.

Bu ne demek? Bir ilişkinin başını ve sonunu mu izliyoruz?

Evet. Aslında şöyle, ilişkiyi bir organizma gibi düşünürsen, her organizma doğuyor, büyüyor, gelişiyor, sonra düşüş dönemi başlıyor, çürüyor ve toprağa karışıp geri dönüşüyor. Bu bazı insanlara depresif bir şey gibi gelirken, bazı insanlara da yaşamlarının ne kadar biricik, kısa, değerli ve onlara ait bir zaman olduğunu hatırlatan bir şey. Ben mesela eskiden bunu çok depresif bulan bir tiptim. Ama yaşadığım bazı olaylarla birlikte bunun farklı bir tarafına bakabilmeye başladım. Hepimiz bir gün öleceğiz, sakin olun ya, rahat olun, gibi bir yerden alıyorum. Fakat Deniz ile Barış'ın hikayesinde iki tane mıknatıs birbirine yapışıyor ve bir süre sonra karşındaki insanda en sevdiğin şey, tahammül edemediğin şeye dönüşür ya. Ve iki tarafın iletişimiyle, değişimiyle, özverisiyle, anlayışıyla, ki bu zor olan tarafı, bu anlaşmazlıklar düzelir, ilişkiler tamir edilir, tahammüller artar. Bazen karşı tarafın yükünü sen taşırsın, bazen karşı taraf senin yükünü taşır, denge bulmaya çalışırsın hep. Fakat burada maalesef iki güçlü kutup var. Özellikle Deniz, o kadar değişime açık gibi görünen ama aslında çok katı kuralları, duvarları olan bir kadın ki, bu onun bir ilişkideki duruşunu çok zorluyor.

Nasıl geldi size bu iş?

Hakan Bonomo benim üniversite arkadaşım. Hep yazdığı şeyleri bana okuturdu, ilk defa bu projeyi menajerim vasıtasıyla yolladı. “Bir oku, bu sefer ciddi düşünüyoruz seninle,” gibi bir durum. İlk iki bölümü okudum ve Burak’a (Yamantürk) “Bunu okumak zorundasın,” dedim; "Ben mi çok yükseliyorum yoksa bu işte gerçekten bir tılsım mı var, basitliğinden  kaynaklı?" Çünkü özlediğimiz şey biraz artık hikaye anlatımında bu. İnsan psikolojisinden bahseden hikayelerde bu netliğe, basitliğe ihtiyaç var ve orada bir senaristin kendi dünyasını ne kadar açtığını görüyorsunuz. Çok intim bir şey yazmış Hakan ve onu bizimle paylaşıyor olduğu için ona bir kere daha teşekkür ediyorum. Okurken de aynı şeyi hissetmiştim; bu acaba her ilişkinin başına gelebilecek bir şey mi? Bir gün Burak'la ben de böyle bir kavga edecek miyiz, biz de böyle bir olay yaşarsak, böyle tepki verecek miyiz, kenetlenebilecek miyiz, ayrı yerlere mi gideceğiz, diye.

Yıllardır süren bir ilişkiniz var, ona dair de “Her şeyin bir sonu var” diyebiliyor musunuz yani?

Tabii şu anda sonu düşünmek için çok erken. Yedinci yılımız oluyor ama hiç “Yedi yıl geçti, vay anasına” gibi bir durumda değiliz. Tek istediğimiz şey, birbirimizi sevmeye ve sevilmeye devam etmek. Çünkü insan, sevmek kadar sevilmeyi de bilmeli. İlişkinin başında Burak'ın sevme şekli beni çok şaşırtıyordu. Hiç alışık olduğum bir şey değildi, bana hissettirdiği o korkunç demek istiyorum ama iyi anlamda; korkunç güven duygusu. Bana ne olursa olsun bu adam yanımda hissi o kadar güç veren bir his ki, onun bana söylediği her bir eleştiri benim için çok kıymetli. Çünkü çok derinden bir yerden ve çıkarsızca, sadece benim iyi olmam için bunu yaptığını biliyorum. Burak'la mesela son değil de sona yakın zamanları düşündüğümde, ikimiz de çok yaşlanmışız, bir köy evindeyiz, bir bağ evindeyiz, kim bilir ama net doğanın içinde bir yerde, hayvanlarımız var, onlarla uğraşıyoruz. Benim belim ağrıyor, ona söyleniyorum. Burak diyor ki "dişim ağrıyor," ona söyleniyor. Hala aynı şeyleri konuştuğumuz belki de bir dönemde, artık kim daha önce gidiyorsa.

Aslında ben o kadar sonu kastetmedim tabii.

Ben ilişkinin sonunu hiç düşünmedim Burak ile. Kavga ettik, kesin ayrıldık gibi bir şeyi yedi senedir bir kere bile düşündürtmedi bana. Ben de ona düşündürtmemişimdir diye tahmin ediyorum. Kavga ediyoruz tabii ki ama bunlar yüksek, hararetli, tutkulu kavgalar olmuyor. Çok mantıklı kavgalar ediyoruz. Zaten Burak çok yüksek dozda konuşan bir insan değil. O da mesela başlarda beni çok zorluyordu. Ben kafasından akan her şey ağzında olan bir insanım. Burak da tam tersi 100 kere düşünüp bir kere konuşan bir insan. İkimizin ortası olsa şahane olur. Belki gelen bebek öyle bir şey olur, bilmiyorum ama birbirimize yaklaşmayı öğreniyoruz yıllar içinde. İlişkide insan birbirine benzemeye başlıyormuş. Barış’la Deniz'de de onu görüyoruz.

Nasıl bir kadın Deniz?

Deniz mimar. Çok fazla bir sonraki adımının doğuracağı sonuçlarını düşünen bir karakter değil. Sorumluluk sahibi değil diyemem, çünkü ilerde ne kadar sorumluluk sahibi olabildiğini görüyoruz. Hayali bir restoran açmak ve kurduğu hayallerin içinde sadece kendisi var. Birazcık bencil bir kadın. En büyük sıkıntısı, sevilmeyi bilmiyor. Belki karşısındakinden daha da çok seviyor ama verilen sevgiyi nasıl karşılayacağını ya da istemediği bir şey olursa bunu nasıl dile getirebileceğini, haklıyken haksız duruma düşmeden nasıl tartışabileceğini bilmiyor. Küçük yaşlarda anne babadan yüzde 100 güven, koşulsuz sevgi görmediği zaman çocuklar, ileride hep bir defansif olma durumu, ne olursa olsun ben yıkılmam, ayakta kalırım durumu, daha agresif olma durumu oluyor. Deniz'in en büyük olayı, babasıyla yaşadığı çatışmalar ve onların öcünü başka yerlerden almaya çalışması. Bu Barış'la olan ilişkisinde bayağı problem yaratıyor. Çok karna yumruk atan bir ilişki. Ben hep bunu söylüyorum, yüreğiniz kaldıracaksa izleyin. Çünkü çok üzüleceksiniz bu iki insana. Ben çok üzülüyorum.

Ben ilk duyduğumda romantik komedi sanmıştım halbuki.

Biz de öyle algılanacağını tahmin ettik. İlk teaser’ımızda bu algıyı kırmak istedik, bunun çok gerçek bir aşk hikayesi olduğunu, yumuşak yüreklere uygun bir şey olmadığını göstermek istedik. Çok komik yerler de var tabii ki. Her ilişkide olduğu gibi, her hayatta olduğu gibi, ne kadar gülüyorsak o kadar ağlıyoruz. Ne kadar ağlıyorsak, o kadar bağırıyoruz, çağırıyoruz. Her bölüm ilişkilerinin ilk zamanlarıyla son zamanlarının paralel kurgusu olduğu için, insan bir garip oluyor. Bu iki insana ne olmuş olabilir ki bunlar bu hale geldi? Bunları bu hale sokan kimse ölsün, gebersin modundaydım ben, çok üzüldüm. Fragmanı izleyip de normalde benim işlerimi takip etmeyen insanlar dönüş yaptı. Galiba insanlar artık gerçek bir şeyler izlemek istiyor. Ben de gerçek bir şeyler oynamak istiyordum, özellikle “Kadın"dan sonra. O yüzden bu bana ilaç gibi geldi, tam hamilelik öncesi. Çünkü çocukla bir süre durmak istiyorum ve şimdi kalbim rahat duracağım.

Sizin dizinin yapım bölümünde de payınız var değil mi?

Biz Hakan’la birlikte projeyi BluTV’ye götürdük ve ben işin kreatif tarafında ortak yapımcı oldum. Cem (Karcı) de sağ olsun bana her zaman fikrimi soruyor ama Salih'in de fikrini her zaman alıyoruz. Bu hepimizin ortak projesi gibi bir şey oldu ve kimse fikirini söylerken kendi egolarından yola çıkarak yapmıyor bunu. Tamamen iş için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmalıyız iç güdüsünden yola çıkarak oluşturduğumuz bir koalisyon. Birkaç projemde bunu hissetmiştim; “Aşk Yeniden”de, “Kadın”da ve bunda, gerçekten gezegenlerin sıralandığını hissediyorum. Bu hissettiğimiz şeyin gerçek dünyada karşılığı başarı olarak neyse onu almasak bile, ki bence alacağız, bize yaşattığı deneyim o kadar değerli ki, hep kalbimde özel bir yeri olacak.

Salih Bademci'yle de enerjiniz çok tuttu anladığım kadarıyla.

Salih tam bir deli. Ona da söylüyorum; “Beni hamile yakaladın. Hamile olmasaydım senin enerjinle belki yarışabilirdim,” diye. Bugüne kadar oynadığım bütün partnerlerimi çok seviyorum ama ilk defa bir partnerime “Hadi abi, hadi abi” diye enerji vermem gerekmiyor. Hatta yer yer “Abi, dur, gözünü seveyim, bir sakinleş,” demem gerekiyor. Gerçekten bir enerji bombası, muhteşem bir varlık sette. “3-2-1 Kayıt” dendiğinde de karavanda da prova yaparken de çok güvenebileceğim ve sırtımı yaslayabileceğim bir partner, çok mutluyum tanıştığım için.

Son röportajımızda “Çocuğum olduğunda birkaç yıl çalışmama lüksüm olmalı,” demiştiniz, bunu hayata geçiriyorsunuz.

O yüzden bu zamanda oldu aslında. Biz Burak'la çocuk olayını yazın konuştuk. Çünkü geçen yaz Bozburun Yat Kulüp'teydik ve orada Tanem Sivar var ve Tanem ile Ethem'in oğlu var, Süleyman. O Süleyman benim aklımı aldı. Üç yaşındaki velet yüzünden şu an ben hamileyim. “Böyle bir şey olabiliyor mu mesela, böyle bir şeyi sipariş verebiliyor muyuz?” dedim ve ben hep oğlum olacak diye düşünüyordum. Çünkü oynadığım dizilerde de hayatta da hep erkek çocuklarıyla daha iletişime açık bir insanım ama şu anda kızım oluyor olması beni ekstra heyecanlandırıyor ve ekstra dikkatli olmam gerektiğini hissediyorum onu bu ülkede özgür, mutlu ve korkusuzca yetiştirebilmek adına.

Yani plan yoktu, Süleyman sebep oldu.

Süleyman'ın bize aşılamasından sonra biz bunu konuşmaya başladık. Sonra aralık ayında köpek sahiplendik bir tane, Bonita ve bir anda ikimizin baktığı bir canlı oldu evde. Onunla birlikte bir denesek mi acaba dedik ve çok kısa bir sürede de hamile kaldım. Netflix’teki dizinin setindeydim, üç hafta sonra diğer sete gireceğim, benim için bir soru işareti oldu tabii. Ama şu anda “İyi ki ilk beş ayı çalışarak geçirdim” diyorum. Beni hiç zorlamadı, hiç midem bulanmadı, halsizlik olarak, o duygu değişimleri olarak çok şükür hiçbir şey yaşamadım. Sete bir başladık, ben unuttum onu zaten. Mesela sigara içme sahnesi var çok “İlk ve Son”da, dedim ki “Arkadaşlar ben hamileyim, sigarayı bıraktım, ne yapacağız?” Hemen internetten bakıldı, “Peaky Blinders”ta ne yapıyorlar diye. Boş sigaraların içine, bizim sanat ekibi sağ olsun, tarhun otu koyuyor ve ben o sigara sahnelerinde tarhun otu içiyorum. Şimdi tek istediğim şey, geri kalan dört ayımı huzurla, her gün yüzebildiğim, yürüyüş yapabildiğim, doğanın içinde olduğum bir yerde geçirmek.

Yani sorunun başına dönersek bir süre duracaksınız.

Durmak benim pek bildiğim bir şey değil. Hatta Berrak (Tüzünataç) çok dalga geçer, “Sen dur diye pandemi oldu dünyada,” diye. Ama bu sefer durma sebebim o kadar heyecanlandıran bir sebep ki, bana duruyormuşum gibi gelmeyecek. Kariyer olarak da oturttuğum, artık oyunculuğumla konuşulduğum ve yaptığım işlerin konuşulduğu bir yerdeyim. Bir taraftan “Kadın” dizisi dünyada inanılmaz başarılar elde ediyor. İspanya'dan dün bir arkadaşım mesaj attı, “El Pais gazetesinde çıkmışsın kızım, yakında İspanyol bir yönetmenden telefon gelirse şaşırma,” dedi. Dedim “Dur aman, şu an değil”. Dizi Fransa olsun, İspanya olsun, İtalya olsun, Prime Time'da 100 televizyondan 60'ının izlediği noktalara ulaşmış. Çok gurur verici bir şey. O yüzden çok içim rahat, yapabileceğim en güzel projeleri yaptım, “Evet, tamam, burayı hallettik, şimdi artık bütün dikkatimizi kendimize ve bebeğimize verebiliriz,” modundayım.

Bir yandan da sürekli bir değişiklik bu. Hayatınızda yeni bir dönem başlıyor.

Tabii ki, durup durup kendi kendime şey diyorum; “Özge tek başına son dört ayın. O yüzden ne istiyorsan yap kuzum”. Ama bu değişimi “Artık hayatım asla eskisi gibi olmayacak,” diye görmüyorum. Olmasın zaten, niye olsun?  Eski çok iyi olsaydı değişmesi gerekmezdi. Her şey değişecek, her şey gelişecek. Yer yer çökecek, yer yer daha da iyi olacak. Yaşadığımız ülke, dünya, bu pandemiye çocuk mu doğurulur, bütün bunlar insanın kafasında yer alıyor tabii. Ama ben zaten hep daha kırsal bir hayatı düşlediğim için, bebekle birlikte öyle bir hayata çok daha kafam rahat geçebileceğim. Bir iki sene en azından, sohbetin “Bugün ne yaptı biliyor musun, kavun yedi,” gibi bir basitlikte olacağı, “Burnu akıyor, ne yapacağız?” gibi küçük paniklerin olacağı bir hayat düşlüyorum. Dünyadan biraz kendimi soyutladığım, zaten bunu hamilelikle birlikte yapmaya başladım açıkçası. Tabii ki yine dünyada, Türkiye'de, doğada olan şeyler beni yerle bir ediyor. Su belgeselinde oynadıktan sonra zaten kafam büyük açıldı, tüketimle ilgili. Şimdi hamileyim, hiçbir kıyafetim olmuyor. Kendime bir şey alırken 10 kere düşünüyorum, “Özge buna ihtiyacın var mı?” Buna isteyen cimrilik desin, isteyen tutumluluk desin ama benim bunu yapma niyetim tamamen gezegeni koruma adına. Oturduğum evde kullandığım enerjiden, ulaşım şeklimden, yaptığım tatilden tut da günlük hayatıma kadar, buna çok dikkat ediyorum ve böyle de bir çocuk yetiştirmek istiyorum. Evet, alfa kuşağı, bambaşka bir kuşak. Belki 13 yaşına geldiğinde yazılım programı yapacak, bilmiyorum. Ama benim dileğim, o çocuğun ayaklarının toprağa bastığı bir hayat geçirmesi. Benim kontrolümde olduğu sürece.

Peki, bu koşullar oluştu mu? İstanbul'dan gidiyor musunuz?

İstanbul'da bahçeli bir eve geçtik. Yağmur, kar, çamur, ne olursa olsun, uyandığımda günüm toprakta bir beş-10 dakika yürüyerek ya da Boni ile top atıp oynayarak başlıyor. Pandemide bir apartman katında yaşıyorduk ve Burak'a şunu dediğimi hatırlıyorum, “Benim toprağa basmam lazım, gerçekten delireceğim”. Orada anladım bağımın ne kadar güçlü olduğunu toprakla. Kimi insan da "Benim AVM'ye gitmem lazım," diye çıldırıyordu. Çocuk olduktan sonra hayatımızın çoğunluğunu güneyde geçirip, çalışmamız gerektiğinde şehirdeki hayata geçiş yapacağımız bir düzenimiz olacak. Burak'la şunu gördük aslında; biz çok rahat bavulumuzu yapıp, köpeğimizi, çocuğumuzu alıp, gidip bir yerde yaşayabiliriz. Bunu görmek insanı çok rahatlatıyor, şehirden kopamam gibi durumumuz yok ikimizin de. Her yere uyum sağlamak mümkün çünkü kendi içimizde zaten uyumlu insanlarız.

Kilo almamayı başarmışsınız gördüğüm kadarıyla.

Aslında aldım. 54 buçuktum hamile kaldığımda, şu an 59 kiloyum. Beslenme devrimimi ben “Kadın”ın ilk sezonu bittiğinde bağırsak sorunları yaşadığım dönemde yapmıştım. Bütün sistemimi de ona göre kurmuştum. Gluteni haşimatodan dolayı yemiyorum. Rafine şeker, zaten artık hepimizin hayatından çıktı diye düşünüyorum. Ama şu an mesela canım bir şey çekti mi yiyorum. Ekşiye bir düştüm, bir de dondurmaya. Zaten cinsiyet belli olmadan dedim Burak'a, “Bence kız”, diye. Çünkü limon filan yemek istiyordum. Ama artık sorbeye büyük düştüm, hatta bir dondurmacının tuzlu yer fıstığı sorbesi var, sabah uyanıyorum onu hayal ediyorum, akşam uyuyorum onu hayal ediyorum. 7/24 aklımda. Sette çok hareketliydim, dolayısıyla şimdi asıl konu set bitince. Dikkat edeceğim, yememi abartmayacağım, yürüyüşümü yapacağım, yogamı, platesimi zaten yapıyorum. Yüzeceğim bol bol. Bunları yapacağım.

Netflix dizisi de aradan çıktı bu arada. Epeydir beklenen bir işti.

O projede de Tolga Karaçelik ile, Kıvanç Tatlıtuğ ile ve diğer tüm oyuncu arkadaşlarımla çalışmak gerçekten çok güzeldi. Umut Aral da keza öyle. Set ortamının dünyada hangi seviyede olduğunu gösteren bir setti yaşantı olarak, gerçekten mükemmeldi her şey. Hem Covid önlemleri olsun hem bizim huzurumuz, rahatımız olsun, sanat ekibi, kamera ekibi, ışık ekibi, her şey muhteşemdi. Dünya standartlarında bir iş yaptık diyebilirim. Bir de bana yaşattığı duygular şu açıdan çok güzeldi; ilk defa böyle bir projede yer aldım, tür açısından. Distopya benim izlemekten en keyif aldığım tür. Zombiler olsun, hastalık çıktı, virüs çıktı, Saramago’nun “Körlük”ü, çok keyif aldığım işler. İzlerken keyif aldığım bir şeyin içinde yer almak beni çok mutlu etti.

Peki şimdi doğumdan sonrası için uzak tarihli de olsa kariyer planları kuruyor musunuz?

Hayatın bana getireceği sürprizlere açık bir moddayım. Kim bilir, şimdi iki yıl duracağım diyorum da, Burak “Sen duramazsın,” diyor, “Senin durman bir dizide konuk oyunculuk yapmak, bir küçük kısa film çekmek, bir reklamda oynamak”. Bu benim için durmak, evet. Ama bir televizyon dizisinde baş rol oynamak demek benim için işin sorumluluğunu yüklenmek demek ve ben bunu yapıyorsam yüzde 100'ümle orada olmak zorundayım. Dolayısıyla öyle bir topa çıkmam gibi geliyor, temiz iki üç sene. Zaten bakalım televizyon nereye gidiyor, dijital platformlar nereye gidiyor? Tam aslında suyun bulanıklaşacağı bir dönemde ben oyunu dışarıdan izliyor olacağım, kucağımda bebişimle. O da keyifli.

Ona şunları öğreteceğim, bunları öğreteceğim gibi hayaller var mı?

O bana ne öğretecek, ben oradayım birazcık. Her gün ondaki gelişimi takip etmek, şaşırmak ona, onun yaptığı bir şeyin beni büyülemesine tanıklık etmek... Ama tabii ki onu korumak istediğim çok fazla şey var. Onu sıkmadan bunların onun hayatı için, onun geleceği için, onun varlığı için doğru olmadığını öğretebilirsem ne mutlu bana. Yoksa onun seveceği şeyler, onun seveceği şeyler. O benim bebeğim, benim bir parçam, ben doğurdum onu gibi bir yerden değil de bakalım o ne isteyecek, benim ebeveyn olarak tek görevim onu uzun bir süre korumak ve koşulsuz sevgiyi hissetmesini sağlamak. Bu bana daha zor geliyor açıkçası. Mesela çok sinirlendiğimde onunla doğru iletişimi nasıl kuracağım? O yüzden benim öğrenmem gereken çok şey var.

Bahar Çeşmeli’den (“Kadın”daki karakteri) öğrenmişsinizdir bir şeyler canım.

O sürreal bir karakter, hiç kimse Bahar Çeşmeli olamaz. Ama bak kadın sonra hasta oldu. Konuş be kadın, bir öfkelen, bir bağır, çağır yani. Şimdi benim orada kontrol etmem gereken duygularım, kendimle ilgili olacak zaten. Bakalım ben o ne yaptığında sinirleneceğim ya da sinirimi nasıl doğru ifade edebileceğim? Çünkü “Bebeğim ne isterse onu yapabilir,” değil yani, hayır ne isterse onu yapamaz, biz böyle büyümedik ve baktığımda bunun yanlış bir büyüme şekli olmadığını görüyorum. Hayır demeyi bilmek, karşıdan hayır cevabını aldığında sinir krizi yaratmamak ya da yaratıyorsa ben ona nasıl bunu anlatmalıyım, bunu öğrenmek, bunlar tabii korkunç sabır gerektiren şeyler ve bil bakalım kim bu hayatta çok sabırsız?

Sabırsız mısınızdır?

Korkunç sabırsız bir insandım, insanım demek istemiyorum. Öyleydim ama büyüyorum, değişiyorum, gelişiyorum. Yer yer çok korkuyorum, hata yapacak mıyım diye. Yer yer “Tabii ki hata yapacaksın, sen bir insansın,” diyorum. Annem babam beni büyütürken ne düşündü, en çok onları ne korkuttu, nelerde heyecanlandılar, bunları hayal ediyorum. Eğlenceli aslında, satranç gibi birazcık.

"Düğün yapacaksak ben de eğlenmeliyim"

Eylül'de düğün yapacaklar haberleri çıktı, var mı öyle bir şey?

Hayır. Düğün yapacaksak ben de eğlenmek, yemek içmek, dans etmek, zıplamak, hoplamak istiyorum. Ben eylülde olacağım altı-yedi ay. Gelecek 500 kişi, onlar eğlenecek, zıplayacak, ben sandalyede oturacağım. Çok manasız. Burak'a da dedim ki, “Düğünü benim fiziksel olarak sizinle aynı dozda eğlenebildiğim bir döneme saklayalım”. Ama tabii ki çocuk doğmadan önce imza işini halledeceğiz. Ben bunu şöyle görüyorum; Allah korusun Burak yoğun bakıma girse, onun ailesi olarak benim olmam gerekiyor orada artık. Çünkü artık çekirdek aile sen oluyorsun ya. O çekirdek aileyi yaşadığın devletin tanımlayabilmesi için gidip imza atmam gerekiyorsa tabii ki yapacağım, öyle bir asi kız modunda değilim. Sadece gerçekten vaktimiz yok çalışmaktan. Yedi yıldır birlikteyiz, zaten kafada evli gibiyiz ama hukuken yapmamız gereken şeyi, çocuğumuzun büyürken bir sorun yaşamaması için, birbirimizle bürokratik yaşantımızda sorun yaşamamamız için tabii ki yapacağız.

"Nedir bu bitmeyen siber zorbalık?"

Saçınızı boyamışsınız.

Evet, amonyaksız, doğal bir boyayla. İş bitsin, kısacık kestirmek istiyorum ama bir taraftan da şimdi kilo aldıkça şişecek olan yüzüme çok kısa acaba iyi olmaz mı diye düşünüyorum. Bakalım yani. Ama dizi biter bitmez bir daha boyatmayı düşünmüyorum asla.

Sağdan, solan gelen baskıları ne yapacaksınız?

Değil mi, beyazını boya artık, yeter, o kaşlar ne öyle kalın kalın? Nedir bu siber zorbalık ya? Bitmiyorlar. Şimdi bir de evlenmeden çocuk yapılır mı siber zorbalığıyla karşı karşıyayım. Ben hiç cevap vermiyorum tabii ki ama kendi aralarında tartışmalarını görmek hoşuma gidiyor. Kendini yaşadığın toplumda bazen azınlık hissedebiliyorsun ama orada görüyorsun, yok ya, ben azınlık değilim. Belki de çoğunluğum bazı konularda. Ama zaten olay bu. Her konuda herkes azınlık ya da çoğunluk olamaz. Birlikte yaşamanın dengesini kurmak zorundayız. Bilmiyorsan da bu sana ya sistem tarafından ya başka bireyler tarafından öğretilecek. Bir şekilde, birbirimizin hayatına saygı duymamız gerektiğini öğreneceğiz. Ben herkese saygı duymayı ailemden öğrendim ve böyle yaşıyorum. Çocuğumu da böyle büyütmek istiyorum.

"Hiçbir şey için 'asla olmasın' demiyorum artık"

Belki erken ama hayata bakışınızda bir değişiklik fark ediyor musunuz?

Hiçbir şey için net bu olacak, bu asla olmasın gibi cümleler kurmuyorum artık. “Bakarız” hiç benim kelimem değildi, o Burak'a ait bir kelimeydi. Ağzımdan “bakarız” kelimesi çıkıyor, ah diyorum ne kadar rahatmış bu. Bir taraftan her şeye esnek oluyorsun, teslim oluyorsun. Önceliklerin değişiyor. Normalde işle ilgili beni günlerce çok üzecek, ağlatacak bir şey oluyor ve ben “Olmuyorsa olmuyor, geçmiş olsun,” deyip yürüdüğümü gördüm, çok mutlu oldum. Hamileliğin fiziksel değil, düşünce yapımdaki değişimlerine tanıklık etmek beni daha çok şaşırttı. Çünkü fiziksel değişim evet, karnım büyüyor, göğüslerim büyüyor, kalçan büyüyecek, yüzün şişiyor bilmem ne. Bunlar kalıcı şeyler de değil zaten ama kafa yapının değişmesi kalıcı olsun, çünkü çok sevdim ben bu düşünce sistemini.

Röportaj : Asu Maro

Vestel Sade Türk Kahvesi Makinesi ile hem kıvamı tam Türk kahvesinin hem de keyifli sohbetlerin tadını çıkarın!

Vestel & Milliyet Sanat Kahve Sohbetlerinde Bu Ay

Sponsorlu İçerik

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler