Genç Bakış’ta bu haftaki konuğumuz Sosyal Güvenlik Uzmanı Ali Tezel’di. Kemerburgaz Üniversitesi’nde gerçekleşen program, öğrencilerin olduğu kadar ekran başındaki izleyicilerin de fazlasıyla ilgisini çekti. Gece geç saatlerde yayınlanmasına rağmen pek çok diziden daha fazla izlendi. İşte programdan önemli bazı satır başları:
Zorunlu sağlık sigortası
- Zorunlu Genel Sağlık Sigortası kapsamında 18 yaşını bitiren, öğrenci olmayan gençler ya da öğrenci olsa bile 25 yaşından büyük olan gençler, çalışmıyor olsa da anne-babalarının sağlık güvencesinden yararlanamıyor. Gelir testine girmek zorunda. Girmezse her ay 220 lira borç yazılıyor. Gelir testine girerse anne-babanın gelirine bakarak bir ücret belirleniyor. Böyle 2.5 milyon öğrenci var.
- 1 Ekim 2008’de getirilen Genel Sağlık Sigortası olmasaydı, her üniversitenin bir medikososyal birimi vardı, bütün öğrenciler, tüm sağlık hizmetlerinden bedava yararlanırdı. 2008 düzenlemesinde yabancı uyruklu öğrenciler unutuldu ama 2011’de çıkan bir yasayla yabancı uyruklu öğrenciler de Genel Sağlık Sigortası kapsamına alındılar.
Emekli maaşları
12 Eylül darbesinin izlerinin silinmesi için referandum bile yapıldı. Yaşları 90’ı bulan Evren ve Şahinkaya yargılanıyor.
Ama 12 Eylül’ün en büyük mirası YÖK, hâlâ dimdik ayakta.
Tıpkı 12 Eylül Anayasası gibi...
İlginç olan, son 32 yıldır, hemen her parti, YÖK’ü kaldıracağını ilan etti. Ama iktidara geldiklerinde onu yok etme yerine, bu kez kendileri arka bahçe olarak kullanma yolunu seçtiler.
Şimdi de aynen öyle oluyor. İktidarın kontrolünde tek kutuplu bir YÖK var...
Dün neye karşılarsa, bugün aynen onu yapıyorlar...
Peki böylesi bir kurula ve kuruma gerek yok mu? Elbette var. Ama bağımsız ve tek görevi koordinasyon ve planlama olmalı.
Türkiye önümüzdeki hafta, çok önemli bir kongreye ev sahipliği yapacak.
Ülkemizin dört bir yanından gelecek bine yakın öğrenci, 34 farklı komisyonda yer alarak, çocuk ve medya ilişkisini değerlendirecekler.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın himayesinde gerçekleşecek olan kongrede, sadece yazılı ve görsel basın değil, sosyal medya da her yönüyle tartışılacak...
Çocuk ve medya konusu, çok fazla değişkeni içinde barındıran, büyük belirsizlikler içeren, yerel olduğu kadar da küresel boyutları da olan çok önemli bir sorun.
Yarattığı etkinin boyutları, sadece ülkemizde değil, dünyada da yeni yeni tartışılmaya başlandı...
Bu çerçeveden bakıldığında, tartışılacak konular ve alınacak kararlar, eminim ki, yediden yetmişe hepimizi çok yakından ilgilendirecek...
Son yıllarda atılan en önemli adımlardan birisi, sigarayla mücadele oldu.
İktidar sadece yasa çıkartmakla kalmadı, arkasında da durdu ve bugün dünyada örnek gösterilecek bir noktaya geldik.
Benzer bir yasa ANAP-DSP koalisyonu döneminde de çıkartılmıştı. Ama dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz ve Başbakan Yardımcısı Ecevit’in elinden sigara hiç düşmüyordu. O dönemde “Başbakan Sigarası” diye 70’e yakın yazı yazmıştım...
Geldiğimiz en son nokta, kameralar karşısında sigara içmemeleri oldu!..
Şu anda ise evet büyük bir mesafe kaydedildi ama hala mücadele tümüyle kazanılmış değil. Atılacak daha pek çok adım var. Yani önemli olan bu işi kalıcı hale getirmek...
Sigara içenleri de asla kınamıyorum, ayıplamıyorum. Hoşlarına gidiyorsa elbette içsinler ama kendilerine de çevreye de zarar verici noktalara getirmesinler.
Günde birkaç taneye indirenleri takdirle karşılıyorum ve en kısa zamanda tümüyle bırakacaklarına inanıyorum...
Son bir haftanın en çok konuşulan konularından birisi de Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan, “asrın projesi” Marmaray oldu.
İlk geçenlerden birisi de, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın konuğu olarak, geçen hafta bugün, biz olduğumuz için hem uzun uzun yazılar yazdık, hem de duygularımızı farklı medya organlarında ve gittiğimiz ortamlarda sık sık anlattık.
Çok etkilendim, gururlandım, heyecanlandım ve hemen herkesin bir an önce gidip görmesini ve aynı heyecanı yaşamasını istedim.
Kimi dudak büktü, kimi koşa koşa gitti, kimi de gitmemek için bin tane mazeret üretti...
Görünen o ki sanal ortamda en çok konuşulan konulardan birisi bu olmuş. Hemen her gün, on binlerce tweet atılmış.
O tweetlere baktığınızda, Türkiye’nin bugünkü hali çok net ortaya çıkıyor....
Göklere çıkartanlar da var, temkinli olanlar ve öküzün altında buzağı arayanlar da. Ama beni en çok rahatsız eden, belki de kendi üzerime alındığım için Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ınki oldu.
Teknoloji aldı başını gidiyor. Çocuk ve gençleri de adeta esir haline getirdi. Zamanlarının çoğu ekran karşısında geçiyor. Bu iyi mi, kötü mü?
Dünyanın hemen her yerinde tartışılmaya başlanan bu esaret dönemi, eminim ki yakında bizde de gündeme gelecek...
Peki eğitim sistemin teknolojiden uzak mı kalmalı yoksa tümüyle teknolojiyle mi donatılmalı?.. Geçtiğimiz aylarda FATİH projesi nedeniyle bu epey tartışılmıştı.
Tabletin, öğretmenin yerini alıp almayacağı, eğitime çağ atlatıp atlatmayacağı, yazılımların nasıl sağlanacağı, ömürlerinin ne kadar olacağı, dışarıdan mı ithal edilecek yoksa kendimiz mi üreteceğiz gibi sorular elbette uzun uzun konuşulmuştu.
Tabletle birlikte öğretmenlerin saltanatına son verileceği, eğitimin artık okulda değil, her yerde olabileceği vurgulanmıştı.
Gelişen teknolojiyi eğitime entegre etmek, bir iktidarın, ülkesine ve öğrencilere yapabileceği en büyük hizmettir.
Bu konuda kendilerine şükran borçluyuz; ama yine büyük alkışlarla getirilen Bilişim Sınıfları ve FATİH projesinin akıbeti de ortada!
Doğadan uzaklaşan çocuklar, giderek artan bir oranda internet bağımlısı haline geliyor. Ya da tam tersi oluyor, doğaya açıldıkça, internete olan bağımlılığı hızla azalıyor.
TEMA’nın 2.500 çocuğu kapsayan, Doğa-Çocuk İlişkisi Araştırması çok çarpıcı tespitler ortaya koyuyor.
Okul öncesi ve ilkokul- ortaokul- lise yaş grupları olmak üzere iki ayrı çerçevede yapılan araştırma, bu alanda ve bu ölçekte Türkiye’de ilk kez gerçekleşiyor. Araştırmaya göre, okul öncesi çocukların yüzde 91’i yaşadığı yerlerde hayvanlar ve bitkiler daha fazla olsaydı daha mutlu olacağını belirtirken, 7-17 yaş grubunun yüzde 76’sı doğaya ve doğada yaşayan canlılara karşı sorumluluk hissediyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Daha çok AVM, daha çok gökdelen ve daha çok doğal tahribat!
İsterseniz gelin önce araştırmanın bulgularına bir göz atalım, daha sonra da neler yapılması gerekiyor, onları irdeleyelim:
Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından Ahmet Ümit, önceki gece Genç Bakış’ın konuğuydu. Öğrencilerle diyaloğu müthişti. Çok iyi yazanlar, çok iyi konuşamaz savını yerle bir etti. Bazen masal anlattı, bazen de şiir okudu. Cesur ve sımsıcak söylemiyle, öğrencileri de izleyenleri de adeta ekrana kilitledi.
İşte Kocaeli Üniversitesi’nde gerçekleşen programdan satır başları:
Şems, Mevlana, Dante...
* Solcu, Marksizm’le ilgilenen biri neden Şems’i yazıyor? Burada bir çelişki var mı? Yok. Çünkü Marksizm’i yaratan koşullar aslında dinden, mistik kültürden geliyor. Dolayısıyla kültürleri bölmemiz mümkün değil. Eğer siz dinler tarihini bilmezseniz, yeni bir pozitif kültür yaratamazsınız.
* Ben sadece mistik kültürün ne olduğunu anlamaya çalıştım. Mesela Dante ile Mevlana çağdaştır ama bizim solcular Dante’ye biraz daha sempatiyle bakar ama Mevlana’ya burun kıvırırdı. Şimdi bu biraz ortadan kalkmaya başladı, benim için sevindirici.
* Bu topraklar bize müthiş bir kültür sunuyor. Bunlardan bir tanesi de Mevlana ve onu etkileyen Şems’tir. Beni ilgilendiren buydu. Nasıl İstanbul Hatırası’nı yazdıysam Bab-ı Esrar’ı yazma nedenim de, bir de böyle bir kültür var demekti.