Başka sinema özlemi bitiyor

4 Temmuz 2020

Pandemi önlemleri kapsamında kapılarını kapatan sinemalar teker teker açılmaya başlıyor. Başka Sinema filmlerini gösteren İzmir’de kapısı sokağa açılan tek sinema olan Karaca Sineması da dün tekrar misafirlerini ağırlamaya başladı. Sinemanın yöneticisi Serdar Aslan ile biraz sohbet etme fırsatımız oldu. Söylediklerini sizlere de aktarmak istiyorum. İçişleri Bakanlığı’nın aldığı kararlar doğrultusunda 17 Mart’tan bu yana kapalı olduklarının altını çizen Aslan, “Diğer sinemalar gibi, uzun süre kapalı kalmanın verdiği birtakım endişeler bizde de oldu. Bu süreçte sevgili seyircilerimize nasıl sağlıklı gösterimler sunabiliriz, nasıl hazırlıklar yapmalıyız, bu işin finans yönünü nasıl idare edeceğiz şeklinde planlamalar yaptık. Çalışanlarımız kısa çalışma ödeneğinden faydalandı. Bildiğiniz gibi bizler sinemalar olarak yüzde 10 eğlence vergisine tabiyiz. Bu vergi normal şartlarda bile bizleri zorlamaktaydı. Ancak aldığımız duyumlar, Kültür Bakanlığı’nın bu konuda çalışmalarının olduğu ve birtakım iyileştirmelerin yapılacağı yönünde. Bu müjdeyi sabırsızlıkla bekliyoruz” dedi.

Önlemler çerçevesinde ilk olarak klima ve havalandırma sistemlerini yenilediklerini belirten Aslan şöyle devam etti: “Yüzde yüz dış havalandırmayla çalışan bir sisteme geçtik. Klimalarımızın taze hava filtreleri değiştirilip iç ve dış ünitelerinin COVID-19 virüs tedbirlerine uygun bir şekilde bakımının yapılması sağladık. Salonlarımızın koltukları Bursa’dan gelen ekiple tamamen yenilendi. Boya, badana bitti. Belediyemiz salonların ve sinemamızın dezenfenksiyonunu periyodik olarak yapacak. Tuvalet kağıdı ve kâğıt havlu kullanımına devam edilecek. Gişe, kafe ve belli alanlara el dezenfektanı yerleştirilecek, sosyal mesafe, maske ve hijyen konusunda afiş ve broşürler kullanılacak. Amacımız seyircilerimizin güvenli bir ortamda, keyifle sinema izlemelerini sağlamak. Yine teknik anlamda cihazlarımız, dijital film makinalarımız ve ses sistemlerimiz de İstanbul’dan gelecek ekiple film gösterimine hazırlandı. Özel gösterim ve etkinliklerimiz el verdiğince sağlıklı bir şekilde yürütülmeye çalışılacak. Unutmadan söylemek istiyorum; İzmir Büyükşehir Başkanımız Sayın Tunç Soyer ve kültür ekibine bize vermiş oldukları desteklerden dolayı minnettarız. Hem gerekli önlemlerin alınması hem de bağımsız sinema salonlarının desteklenmesi adına seyircilerimize önemli rol düşmekte. Seyircilerimizden isteğimiz İzmir’de AVM dışında kalan tek semt sinemasına gelerek, film izleyerek destek olmalarıdır. Bu süreçte gişede gelen seyircilerimizin ateşleri ölçülerek ve mutlaka maskeyle sinemaya girmeleri istenecek. Keyifli bir sezon olması dileğimiz.”

 

Yazının devamı...

Spike Lee’nin dinmeyen öfkesi

20 Haziran 2020

Spike Lee, ruhunda taşıdığı aktivist kimliği sinemaya yansıtan bir yönetmen tipidir. Adı siyahi hakların savunuculuğuyla, ırkçılık karşıtlığıyla, Trump tipi politikacılara karşı duyduğu öfkeyle özdeşleşmiştir. Sinematografisinde ‘Do The Right Thing-Doğruyu Yap’, ‘Malcolm X’ gibi, ırkçılık karşıtı başyapıtların yanında, 2019’da uyarlama senaryo oskarı kazandığı ‘BlankKlansman-Karanlıkla Karşı Karşıya’ gibi, daha hafif kalibrasyonda, aksiyon komedi kıvamında filmler de vardır. Sinemacılığı kadar aktivist eylemleri konuşulur, dobra söylemleri onu hep gündeme taşır. Irkçılığın yükseldiği bugünlerde siyahi ayrımcılığı ve Vietnam Savaşı’nı birleştiren filmi ‘5 Bloods’, Netflix ekranlarına düştü.

70’li yıllarda Amerika’da yaşayan siyahi oranı beyaz nüfusa karşı yüzde 13 iken, Vietnam’a gönderilen siyah tenli asker oranının yüzde 32 olması, üstelik gönderilenlerin ön saflarda savaşa sürülmesi, Spike Lee’nin bu filmi yapmadaki temel dürtülerinden biri olmuş. Lee, hikâyesinde çok inandırıcı olmaya çalışmıyor, aksine abartıyor, birçok gereksiz B-Sınıf aksiyona giriyor. Tek göstermek istediği şey, her zaman olduğu gibi politik doğruculuk oluyor. Amerika’nın başka ülke topraklarına girerken yaptığı zorbalığın hesabını soruyor, savaşın yaralarının asla kapanmayacağına işaret ediyor.

Vietnam’da savaşmış 4 siyahi gazinin günümüzde bu ülkeye geriye dönmesiyle başlayan öykü, eski ve yeni duyguların buluşmasıyla harmanlanıyor. Melvin, Paul, Norm, Eddie savaş sonrası, hayatın farklı köşelerine savrulmuşlardır. Hepsi farklı travmalarla, zorluklarla boğuşmak zorunda kalmış, yaşamda sınıfta kalmışlardır. Onlara Vietnam’da örnek olmuş, tabur komutanları Norm hâlâ dillerindedir. Onlara siyah olma farkındalığını, yaşamın gerçeğini öğretmiş olan tabur komutanları Fırtına Norm’un cesedini bulup, Amerika topraklarına götürmek, planları arasındadır. Bir süre sonra esas planın, savaş sırasında gömdükleri altınlar olduğu anlaşılır. Altınları anavatana götürüp hayat şartlarını düzeltmek en büyük hedeftir.

İlgiyi hak ediyor

Lee, anlatımını sıklıkla değiştirip, film akışını farklı türlere eviriyor. Görsellikte yaptığı geçişler bilhassa dikkat çekici. Geçmişin anımsamalarını grenli 16 mm olarak 1.33:1 formatında görüntülemiş. Bugünün görselliği 2.35:1 formatında karşımıza çıkıyor. Orman sahnelerinde ise TV haberciliği standardı olan 1,85:1 kullanmayı tercih etmiş. Bu değişimlerin hepsine seyirci tam anlamıyla katılamıyor. Farklı filmlerin birleştirilmiş şekli gibi... Hikâyesinde sanki bir Tarantino özenmesi de var. İkinci bölümde gittikçe artan aksiyon ve sanki Tarantino gibi alternatif bir tarih yaratma çabası ön plana çıkıyor. Araya eklediği arşiv görüntüleriyle inandırıcılığı ve vereceği mesajların gücünü artırma çabası da var. Geçmişi anlatan savaş sekanslarında oyuncular üzerinde gençleştirme efektlerini kullanmamış olması da ilginç. Karakterlerin değişmeyen ruh durumlarını yansıtmak istiyor gibi...

Sinemasal göndermeleri Coppola başyapıtı ‘Apocalypse Now/Kıyamet’ ve ‘Sierra Madre Hazinesi’ üzerine yoğunlaşmış. Wagner’in Walkyrie müziği eşliğinde yola çıkan tekne, Kıyamet’in o eşsiz nehir yolculuğunu anımsatıyor. Daha kısa anlatsa daha derli toplu bir film olacakmış. Spike Lee’nin en iyi filmi olmasa da ilgiyi hak ediyor.     

Yazının devamı...

Eğitimde sahtekârlık bu kadar olur

13 Haziran 2020

'Kötü Eğitim' komedi ve drama arasında seyreden, iyi oyunculukların ön plana çıktığı bir film. 90’lı yılların sonunda 2000’lerin başında New York’ta Rosslyn Devlet Lisesi’nde yaşanmış, gerçek bir olayı anlatıyor. Sıradan bir lisenin öğrencilerinin iyi üniversiteler tarafından tercih edilmesi, dikkat çekici bir başarı olur. Amerika’da okullararası üniversiteye kabul edilme başarılarını sıralayan Ivy League’de ilk 10 arasındadır. Başarının ardındaki isim olarak okulun karizmatik müdürü Frank Tassone (Hugh Jackman) ön plana çıkar. Okulun her öğrencisinin, öğretmeninin ve velisinin adını bilecek kadar işine odaklı ve şık bir adamdır. Herkese pozitif enerjisiyle yardımcı, ideal bir öğretmen karakteridir. Velilerin, çocukları okula yakın olsun veya kabul edilsin diye, okulun yakınından ev almaları, çevrede emlak fiyatlarını ciddi oranlarda artırmıştır. Frank, özel yaşantısında üzgün bir adamdır. Masasının üzerinde vefat etmiş karısının resmi durur. Ondan sonra yalnızlığı tercih etmiş, sağda solda çok göze batmayan bir yaşam içindedir. Şık takım elbiseleri, öğretmen maaşının üstünde gözükür. Gerçekten de yaşamı gösterdiği gibi midir?

Okul, parlak konumuna karşın bakımsız, tavanı akan bir binadır. Bunu karşılayacak bütçesi olmasına karşın bu durumu kimse sorgulamaz. Ufak bir olay sonrası yeni gerçekler ortaya çıkmaya başlar ve sorunun merkezine müdür yardımcısı Pam Gluckin (Allison Janney) yerleşir. Okul hesaplarında bir sahtekârlık vardır ve bu adım adım büyür.

Aynı okulda 2000’li yıllarda öğrenci olan Mike Makossy tarafından yazılan senaryo; yönetmen Cory Finley’in elinde ‘American Hustle’, ‘The Big Short’, ‘I, Tonya’ dilinde bir film ortaya çıkarmış. Belgeselci kadar gerçek, kurmaca olacak kadar şaşırtıcı... Sürpriz gelişmeleri, seyirciyi ters köşe yapacak şekilde adım adım veriyor. Oyunculuk dedik başta, Hugh Jackman kendisiyle özdeşleşmiş Volverine kimliği dışında, farklı bir karakterde, iyi oyunculuk gösterdiği filmlerden birisi. Farklı yaşamlar içindeki bir karakteri çok iyi geçişlerle veriyor. En son yardımcı kadın oyuncu Oscar’ı kazandığı ‘I,Tonya’ filmindeki anne karakterine yakın duran bir kimliği canlandıran Allison Janney çok iyi. Soğuk, öfkeli ve geri adım atmayan bir kadın.

Sinemasız günlerde küçük ekranın sunduğu HBO yapımı film, son günlerin en iyisi.

Yazının devamı...

İyi ve kötünün muğlak sınırı

6 Haziran 2020

Netflix’te yer alan Fransız dizisi ‘Karanlık Kadrolar’ son günlerin en ilginç yapımı. Fransızca adıyla ‘Dérapages’, çevirisiyle ‘Kayanlar’, İngilizce çevirisiyle ‘Inhuman Resources’ yani ‘İnsani Olmayan Kaynaklar’, Türkçesi ise ‘Karanlık Kadrolar’ olunca kafa karışıyor. Gerçekte her üç çeviri bir araya gelince, 6 bölümlük bu dizinin alt metni ortaya çıkıyor. Ahlaki, insani olmayan tarafıyla modern paradigmaların insan başarısına ve başarısızlığına karar vermesi... İnsanın, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, kendisine karşı yapılan haksızlıklar karşısında karanlık tarafa geçebiliyor olması... Hatta düşmanları kadar karanlıklaşması... İnsanlık tarihinin var oluşundan bu yana, kardeşin kardeşi öldürdüğü Habil ve Kabil mitinden beri süregelen ikilem...

İzlemeden önce başrolde, Eric Cantona’nın varlığı dikkatimi çekmişti. Manchester United formasıyla harikalar yaratmış bu futbol idolü, jübilesinden sonra hayatını sinemada sürdürmeye karar vermişti. Saha içinde beklenmeyen hareketleri ve golleri yanında agresif karakteriyle de tanınır. Forma yakasını yukarıya doğru katlamasıyla bilinir, bu onun için dik duruşu temsil eder. Politik olarak sosyalist, eşitlikçi çıkışları ve aksiyonlarıyla tanınır. Yan roller, klip oyunculuğu, yapımcılık derken bu dizinin de başkarakteri olarak karşımıza çıkıyor. Tam bilinen kimliğiyle örtüşen bir karaktere can veriyor. Öfkeli, agresif olabilen; haksızlığa karşı her türlü riski göz alabilen Alain Delambre...

Mükemmel karakterler

Başarılı bir insan kaynakları uzmanıyken işini kaybeden, ilerleyen yaşından dolayı sonraki 6 yılını, kısmen işsiz geçiren Delambre, geçimsiz ve agresif bir kimliğe dönüşmüştür. Uluslararası satış yapan, silah üreticisi Exxpa şirketinden aldığı iş teklifine önce şaşırır. Şirket, sahte bir rehine operasyonu planlamakta ve Delambre’dan bu operasyonu yönetmesi istenmektedir. Operasyonun etik ve ahlaki olmadığı da ayan beyan ortadadır. İnsanların korku ve tehdit karşısındaki reaksiyonlarını ölçme gibi, zaten sapkın olan niyetin altında farklı hedefler vardır. Dizinin 2005’te geçmiş, gerçek bir olayı anlatan Pierre Lemaitre’in çok satan romanından uyarlandığını da belirteyim.

Fransız sinemasından gözümüze aşina oyuncular, mükemmel karakterler yaratıyor. Önce Cantona’dan bahsedelim... Tek kelimeyle mükemmel. Ondan beklediğimiz, patlayan ve aksiyoner bir karakteri son derece inandırıcı bir biçimde canlandırmış. Eşi Nicole’da Suzanne Clément, kankası Charles’ta yılların oyuncusu Gustave Kervern, kötü CEO’da Alex Lutz... Hepsi çok iyiler.

Modern zaman köleliği ve ahlakı üzerine son zamanlarda yapılmış en güzel işlerden birisi olan bu mini diziyi izleyin derim.

Yazının devamı...

Sex and City’nin Madrid şekli

16 Mayıs 2020

'Valeria' fena halde efsane Sex and City’nin ayak izlerini takip eden bir İspanyol komedi dizisi. Türkçede ‘Yüksek Topuklar, Karışık İlişkiler’ romanıyla tanınan, kadın kahramanların olduğu aşk ve ilişki romanları yazarı Elisabeth Benavent’in öykülerinden yola çıkan dizide, sorunlarını aşamayan 4 kadın karakter üzerine odaklanıyoruz. Diana Gomez’in canlandırdığı ve diziye adını veren Valeria, yazarlık mesleğinde ilerlemeye çalışan genç bir yazardır. İlk romanı konusunda kararsızdır; önce gerilim düşünür sonrasında rotayı erotik yazmaya çevirir. İlk 15 sayfası editörü tarafından beğenilmeyince boşluğa düşer ve bir müzede güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlar. Fotoğrafçı eşi Adrian’la ilişkisi de ‘gazı kaçmış kola’ tadındadır.

Kahveni al, seyret

Arkadaşları Lola (Silma Lopez) evli bir adamla ilişki yaşarken, Carmen (Paula Malia) büro arkadaşı Borja ile bir türlü yakınlaşamamaktadır. Nerea ise (Teresa Riott) lezbiyen ilişkileri içinde bağlanabilecek birisini bulamamaktan mustariptir.

Capcanlı, çok renkli Madrid sokaklarından, yine renkli karakterler ve yaşantılarından kareler sunan ‘Valeria’ sevişme sahnelerinde de hareketli ve cesur. TV dizisi sınırlarını zorlayacak türden. Hepsinin problemlerini ve çıkış yollarını tartıştıkları bira muhabbetleri keyifle izleniyor. Otur, kahveni al ve düşünmeden seyret cinsi bir dizi.  

Paris ve caz bezeli bir dizi: The Eddy

The Eddy yeni bir Netflix dizisi. Paris’in hüzünlü atmosferini, caz müziğiyle birleştirirken, yaşamın içinden karakterlerle tanıştırıyor. Gökyüzü Paris’te bir başka gridir, gecesinin karanlığı ise müzik, sanat kokar. Dizi bu atmosferi yakalamakta olağanüstü başarılı. Başta ‘La La Land’ ile Oscar kazanan Damien Chazelle olmak üzere, Fransız kadın yönetmen Houda Benyamina, yine Faslı kadın yönetmen Laila Marrakchiv, ABD’li yönetmen Alan Poul’dan kurulu kadrosundan her biri ikişer bölüm yönetmişler. Oyuncu kadrosu yine sağlam, uluslararası isimlerden kurulu. Ön planda ‘Moonlight’ ile tanıdığımız André Holland, Soğuk Savaş ile kendisini tanıtan Polonyalı kadın oyuncu Johanna Klug, Cezayir asıllı Tahar Rahim ve Leila Bekhti, Amerikalı genç oyuncu  Amandla Stenberg. Yaratıcı senarist olarak kariyerli bir isim Jack Thorne ismi göze çarpıyor. Shamless, His Dark Materials, The Virtues onun en iyi işleri.

Paris’te bir caz kulübü ve çevresindeki birbirinden ekzantrik karakterler arasında geçen öyküde, kesintisiz gibi çalışan kamera işçiliği bilhassa Chazelle’in çektiği bölümlerde çok dikkat çekiyor. Karakterlerle birlikte akan kamera, caz müziği gibi doğaçlama, özgürleştirici bir hava yaratıyor. Caz müziği çok güzel karelerle, notalarla gözümüze, kulağımıza yapışıyor. Kulübün sorunlarıyla ve New York’tan yanına yerleşmek için gelmiş kızı Julie’nin de gençlik sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalan Eliott (André Holland) öykünün başkarakteri. Her bölümde karşısına çıkan zorluklar farklı Eliott’un. Değişmeyen tek şey, önde ve arkada hep karşımıza çıkan enfes caz müziği. Başta Elliot sevilecek bir karakter değil. Sinirli, agresif olabilen bir müzisyen. İlerledikçe onun hikâyesini daha iyi öğreniyoruz ve ona yaklaşıyoruz. Her haliyle Fransız sineması havası taşıyan The Eddy, bilhassa cazseverlerin kaçırmaması gereken bir dizi. Müzik ve dram arasındaki köprüyü mükemmel kuruyor. Glen Ballard, dizi için çok güzel caz besteleri yaratmış.

İlk sezonu 8 bölümüyle izlenebilir.  

Yazının devamı...

Mafyanın itibarsızlaşması

9 Mayıs 2020

‘Hain-İl Traditore’, İtalya mafya markasının en meşhur aile organizasyonu Cose Nostra’ya içeriden indirilmiş önemli darbenin gerçek hikâyesini anlatıyor. Süssüz, makyajsız anlatımıyla, yer yer belgesel diline yaklaşan bir film. Organizasyonun önemli aile liderlerinden olan Tomasso Buscetta’nın, 80’li yıllarda hükümetle anlaşarak yaptığı itiraflar sonrası, 300’den fazla mafya üyesi mahkemeye çıkar ve müebbete varan cezalar yer. Adı bu nedenle mafya içinde ‘hain’e çıkmış olan Buscetta’nın Brezilya’dan İtalya’ya iade edilmesiyle başlayan itiraf süreci ve mahkeme sahneleri, 2 saati aşan süresi içinde karşımıza geliyor.
Mafya içi hesaplaşmalar birçok masumun canını kaybetmesiyle çok kanlı geçer. Önce yakın akrabalar, sonra hedeftekiler öldürülür. İki oğlunun ve akrabalarının öldürülmesi, Tommaso Buscetta’nın (Pierfrancesco Favino) itiraf kararını almasında en büyük etken olur. Yeni bir hayat kurmak için yerleştiği Brezilya’da tutuklanarak ülkesine iade edilir. Roma’da hükümet savcısı Giovanni Falcone (Fausto Russo Alesi) tarafından sorgulanan Buscetta, bildiklerini, Cosa Nostra’nın çalışma modelini en alttan en tepedekine kadar açıklar. Tabii ki, bağlantılı hükümet içindeki isimleri o dahil kimse bilemez. Falcone’ye güven ve saygı duyan Tomasso, hükümet tarafından tanık koruma programına alınır ve ailesiyle Amerika’ya yerleşir. Unutmadan, dönemin başbakanı Andreotti de suçlananlar arasında yer alıyor.

Gerçekçi bir anlatım

Yönetmen Marco Belocchioa, mahkeme sahnelerini önemseyerek duruşmaları detaylı ve dramatik bir yapıda yansıtıyor. Buscetta’nın salona getirilmesi, kafeslerin ardında yer alan sanıklar, tepkileri, sataşmaları hepsi ayrı bir gerilim ve ironi yaratıyor. Mahkeme salonu yer yer sirk çadırına dönüşüyor. Belocchia yakın zamanda çevrilmiş ‘The Irishman’in izinden giderek, mafyanın karanlık, vicdansız yüzünü ve itibarsızlaşmasını işliyor. Mafyanın masum insanları öldürmesini, diken üzerindeki hayatlarını, özendirmeden, romantize etmeden, gerçekçi bir anlatımla veriyor.
16 mm çekimlerin soluk renkleri, oynanmış lens ayarları, dönemin ruhunu ve dokusunu canlandırıyor. 60’lı yıllardan bu yana film yapan Belocchia (Cepteki Yumruklar, Çin Yakındır, Günaydın Gece...) çok sevdiği büyülü gerçekçilik türünün, büyülü kısmını keserek öykünün gerçek tarafını işlemiş. İsyankâr karakterler ihtisas konusudur, bu kez mafya içinden bir başkaldıranı anlatıyor. Buscetta’nın düşleri, geçmişle ilgili anımsamaları, filme anlatım zenginliği katıyor. Mafyanın insanları hunharca öldürdüğü hesaplaşma sahnelerinde çalışan kronometre, insan yaşamının değersizleşmesine atıf olmuş.
Oyunculukta Pierfrancesco Favino, mükemmel bir Buscetta olmuş. Onun dönemsel değişimlerini, diken üzerindeki yaşamını canlandırmakta çok iyi. Dönem canlandırması renk, mekân ve kostüm olarak da çok başarılı. İtalyanlar mafya üzerine son yıllarda ‘Gomorra’ (2009), ‘Piranhalar’ (2019) gibi sert ve itici filmler yaptılar. ‘Hain’ ise bu dalganın devamı.

Lise yıllarının kural dışı çocukları

Yazının devamı...

Haksızlığa karşı duranlar

2 Mayıs 2020

Sinemasız günlerde imdadımıza kalitesini gittikçe arttıran TV ve dijital platformlar koşuyor. Son zamanlarda izlediğim en güzel film Arjantin yapımı, ‘Kahramanca Kaybedenler’ oldu. 2001 yılında Arjantin’in küçük kasabası Almina’da, yerel halk bir araya gelerek ekonomilerini düzeltebilmek, tarım ürünlerini daha iyi pazarlayabilmek için bir kooperatif kurmayı akıl eder. Bu işi başlatmak için terkedilmiş büyük siloları satın almak ilk adımdır. Gerekli parayı aralarında imece usulü toplayıp, karşılığında bankadan kredi çekmek hedefiyle yola çıkarlar. Krediyi çekebilecek miktara ulaşırlar, parayı bankaya yatırmalarının ertesi günü ülkenin ekonomik sistemi çöker ve kişisel mevduatlara el konulur. Arjantin politik ve ekonomik durumu bize çok benziyor.

2001’de Arjantin’de yaşanan ekonomik kriz mağdurlarının kendilerine kumpas kuranlara karşı planladıkları intikamı öyküleyen film Eduardo Saccherdi’nin romanından uyarlanmış. Durumdan ders çıkarmasını bilenlere ilaç gibi gelecek bir Robin Hood öyküsü var karşımızda. Yönetmen Sebastian Borenzstein kasabanın karakterlerinden yarattığı doğal ve samimi kahramanlar topluluğu, seyircinin kalbini fethediyor. Bu yılın Oscar’larına Arjantin adayı olarak gönderilen film, ülkesinde hatırı sayılır bir gişe başarısına ulaşmış.

Baş döndüren bir aksiyon

Netflix programındaki aksiyon halkasına, ‘Extraction’ adlı yeni bir film eklendi. Thor’un kaslı yakışıklısı Chris Hemsworth’ün sırtladığı John Wick, Rambo karışımı bir film. Aksiyon olunca büyük perdede izlemeden zevk alamıyorum. Teknik olarak kusursuz çekilmiş aksiyon sahnelerinin farkındalığı sinema salonunda hem görsel hem ses açısından çok farklı oluyor. Son zamanlarda 3. Dünya sınırlarında geçen kirli sokak aksiyon atmosferi çok revaçta. Bu kez de Bangladeş sokaklarında, dökük evlerinde hatta kanalizasyonunda geçen kirli mekanlar seçilmiş. Avengers serisinin senaristlerinden Joe Russo’nun yazdığı öyküyü aksiyon dublörlüğünden gelme Sam Hargrave yönetmiş. İki uyuşturucu baronunun kavgasına, içlerinden birisinin kaçırılan çocuğu eklenince, gözü kara, paralı asker Tyler Rake (Chris Hemsworh) bu işlere bakan organizasyonu tarafından devreye sokuluyor. Mafya, polis, asker kol kola, kimin satılmış, kimin dürüst olduğu belli değil. Hemsworth, sağlam fiziği ve aksiyon tecrübesiyle kendisine yakışan karizmayı gösteriyor. Gerisi bolca kir, pas, kan ve aksiyon. 

 

Yazının devamı...

Orta sınıf hayalleri

25 Nisan 2020

Sinemalarda salgın nedeniyle vizyon göremeyen filmler teker teker TV’lere, her gün programları zenginleşen dijital platformlara düşüyor. Örneğin Başka Sinema vizyon takvimini, Blu TV de film başına ücret karşılığı gösterime soktu.

Festivalleri dolaştıktan sonra Vivarium da bu aylarda, vizyona girmesi gerekirken salgın kurbanı oldu ve BeinConnect sinema salonunda gösterimde. İlginç öyküsüyle, metaforik göndermeleriyle son zamanlarda izlediğim iyi filmlerden biri Vivarium. Yer yer bana geçen yıl izlediğimiz ‘Mother/Ana’yı veya modern klasik ‘Truman Show’u anımsattı. Ana’da Jennifer Lawrence-Javier Bardem ikilisi, insanlık tarihini bir ev içinde yaşamıştı. Truman Show ise malum, sanal bir stüdyoda kurgulanmış ve milyonlarca göz tarafından gözlenen bir yaşamı anlatmıştı. Vivarium, bir ev bir araba mutlu bir aile beklentisi içindeki orta sınıf insanlara, müthiş göndermelerle bezeli. Black Mirror veya öncüsü Twilight Zone tarzı fantastik bir anlatımla gerilim ve korku öğelerini harmanlıyor.

Anaokulu öğretmeni Greta (Imogen Poots) ve bahçe işleriyle uğraşan Tom (Jesse Eisenberg) çifti, bütçelerine uygun bir ev bakmaktadır. Emlak ofisinde, tuhaf bir çalışan tarafından banliyöde inşa edilmiş site içindeki bir evi dolaşmaya ikna edilirler. Adam o kadar ısrarcıdır ki, bakalım da kurtulalım havasına girerler. Emlakçı; fiziğiyle, davranışlarıyla sanki dünyada insana dönüşmüş uzaylı gibidir. Kendi arabalarıyla adamı izleyerek gittikleri sitede, aynı renkte ve mimaride inşa edilmiş yüzlerce ev vardır. Dolaştıkları 9 numaralı ev, gayet güzel döşenmiş, idealleri yansıtan orta sınıfı yakalayacak cinstendir. Emlakçının aniden ortadan kaybolmasıyla ortada kalan çift, tüm çabalarına karşın site alanını terk edemez, geceyi geçirmek için dolaştıkları eve dönmek zorunda kalır. Esas sürpriz, ertesi sabah kapılarında bir kutu içinde buldukları çocukla başlar.

Guguk kuşu göndermesi!

İrlandalı genç yönetmen Lorcan Finnegan, ilk uzun metrajında son derece başarılı bir anlatım sunuyor. Öykünün bir sonraki adımında olabilecekler konusunda fazla bir ipucu vermeden yoluna devam ediyor. Final, net sonuç bekleyen seyirciler için bir parça hayal kırıklığı yaratsa da her şeyin tekrarlandığı insan yaşamını güzel özetliyor. Açılıştaki guguk kuşu göndermesi, öykü içinde yerine oturuyor. Guguk, yavrularını, yuvasında yer kalmayacağı için başka yuvalara bırakarak, başka kuşlara büyüttüren bir kuş.  Film içindeki olaylar bu doğa gerçeğini hatırlatıyor.

Orta sınıf hayallerini gerçekleştirecek sitenin labirent tarzı mimarisi, suni bulutları ve yaşattığı cehennem, birçok alt okumaya açık. Hoşça vakit geçirmenin ötesine geçen, düşündükçe derinleşen mevzulara açılan bir film Vivarium.

İdealizm her şeyi çözmüyor

Yazının devamı...