İsyankar sarışın JEAN SEBERG

22 Şubat 2020

Amerika doğumlu olmasına rağmen, kariyerinin büyük bölümünü Fransa’da geçirmiş, kısa kesilmiş saçlarıyla unutulmaz bir yüzdür aktrist Jean Seberg. Yaşamının 3 yılını, 1969-71 arasını anlatıyor, ‘Seberg’. Jean Paul Belmondo ile oynadığı Fransız Yeni Dalgası’na damga vurmuş, ‘Serseri Aşıklar-Au Bout De Souffle’ filminin (1960) unutulmaz karakteri, Paris’te yaşayan Amerikalı sarışını olarak anımsamak da mümkün. Otto Preminger’le çevirdiği Joan D’Arc (1957) ve ‘Günaydın Hüzün-Bonjour Tristesse’ (1958) filmleri kariyerine sağlam bir başlangıç olmuştu. Joan D’arc çekimleri sırasında gerçekten yanma tehlikesi geçirir ve vücudunda yaşamı boyu izleri kalır.

1969’da Western müzikali ‘İki Kabadayı-Paint Your Wagon’ çekimleri için Amerika’ya gelmesiyle Seberg’in hayatında yeni bir dönemi başlatır. Fransız kocası ve çocuğu Paris’te kalır. İsyankar ruhu, onu o yıllarda zenci hakları için mücadele eden Hakim Jamal (Anthony Mackie) ile bir araya getirir. Uçak yolculuğu sırasında Black Panthers örgütün liderlerinden olan hakim ile tanışması ve onunla yakınlaşması birtakım olayların hızla gelişmesine neden olur. Örgüt elemanları FBI’nın 24 saat takibi altındadır. Her türlü konuşmaları ve buluşmaları kayıt altına alınmaktadır. Bu işle görevli FBI ajanları Jack Salomon (Jack O’Connell) ve Carl Kowalski’nin (Vince Vaughan) radarına takılan Seberg’in hayatı da yavaş yavaş bir cehenneme döner. Örgüte para yardımı yapması ve toplantılarına katılması onu 24 saat izlenen ve dinlenen bir hedefe dönüştürür.

Yönetmen Benedict Andrews ve senaristler Joe Shrapnel ile Anna Waterhouse takip edilmenin insan psikolojisinde yarattığı paranoya üzerine odaklanmışlar. Yoksa karşımızda Jean Seberg’in fırtınalı hayatı üzerine biyografik bir hikaye işlenmemiş. Seberg’in, FBI takibi sırasında kırılgan psikolojik yapısının çöküşü, Amerika’nın insan hakları konusundaki agresif ve haksız yaptırımları ve onca kötü içinden çıkan tek vicdanlı ajan Jack üzerine bir hikaye var. Jack gerçekten vicdanının sesini mi dinliyor yoksa Seberg’e platonik bir aşk mı hissediyor? Seyirciye bırakılmış bir soru olarak kalıyor.

Kristen Stewart, kariyerinin en iyi performansını gösteriyor. Depresif karakterler onun beden diliyle inandırıcı bir uyum içinde. Kamera yakın plan çekimlere ağırlık vererek onun ruhsal çöküşünü hissettirmeyi başarmış. Yüz hatları kadrajı sırıtmadan dolduruyor.

Öykünün tek yönlülüğü, yaşamı çok fırtınalı geçmiş Jean Seberg’i anlatmakta yetersiz kalıyor. Yine de ilgisiz kalınmayacak bir film.

Yazının devamı...

Watchmen, yılın en iyi dizisi mi?

4 Ocak 2020

Klasik Watchmen çizgi romanı, gerçek dünya olaylarına kostümlü kahramanlar aracılığıyla metaforik göndermeler yapan, emsalsiz bir eserdir. Alt metin okumaları, 80’lerin sosyopolitik değişimlerini temel alır. Nükleer savaş paranoyası, Amerikan emperyalizmi, Nixon döneminin düzenbazlıkları; yaratıcısı Alan Moore’un kahramanlarının, sistem karşıtlığı ile birleşince muhteşem bir süper kahraman destanı olmuştur. 1985 yılında geçen ‘Watchmen’de, hikâyenin başlangıcı 1940’lara uzanıyordu. Amerikan halkı içerisinde kötülere karşı dövüşen kahramanlar çıkmaya başlamıştı.

Kadının yükselişi...

Farklı güçleri olan insanlar bir araya gelerek ‘Watchmen’i oluşturmuşlardı. Zamanla toplum karşısında imajları olumsuz şekilde etkilenmeye başlayan kahramanlar, 1977 senesinde hükümet tarafından kanun dışı olarak değerlendirilmeye başlanır. Yaşanan olumsuz şeyler, kahramanların emekliliği tercih etmesine neden olur. Öykünün ana karakterlerini mekanizmanın farklı dişlileri olarak düşünebiliriz. Siyasi görüşleri, değer yargıları ve güçlü-zayıf yönleri birbirine hiç benzemeyen karakterler arasındaki köklü geçmişler, ortaya güçlü bir ilişki ağı çıkarmayı başarmıştı.

‘Lost’, ’Leftovers’ gibi dizilerin yaratıcısı Damon Lindelof, öyküyü, yeni bir kimlik kazandırarak 9 bölümlük bir TV dizisine dönüştürdü. 80’ler sonrası dönemde olan olayları yeni bir bakış açısıyla ele alan hikâyenin temeli ırkçılık üzerine kuruldu. İlk bölüm, siyahların katledildiği Oklohama, Tulsa olaylarıyla açılır. Buradan günümüze geçer, Robert Redford adında bir başkanın yönettiği ABD vardır. Yedinci Süvari adlı ırkçı bir grubun eylemlerine karşı duran zenci kadın polis Angeline Akbar (Regina Miller) ve FBI ajanı Laurie Blake (Jean Smart) vardır. Akbar, geceleri süper kahraman kıyafetine bürünerek Sister Night olarak ırkçıları avlar. Serinin güçlü kadın karakterleri arasında, ilaç endüstrisinde dâhiyane işler yapan Lady Trieu (Hong Chau) var. 

Süper kahramanlar dünyasında, kadın yükselişi Watchmen’de devam ediyor. Altıncı bölümle birlikte dizi şaha kalkıyor. Eski dostlar Dr. Manhattan ve Ozymandias daha fazla devreye giriyor. Başlangıçta Watchmen takipçilerini biraz hayal kırıklığına uğratacak alternatif tarih olarak başlayan dizi, ilerledikçe hikâyeyi sevdirmeyi başarıyor. Sürprizler ve mükemmel yan öyküler ortaya çıkıyor. Bakalım, 2. sezon kararı HBO tarafından verilecek mi?

Atiye’nin macerası başladı

Atiye dizisi daha şimdiden gönüllerin şampiyonu oldu. Netflix, 27 Aralık’ta yayımlamaya başladı ve 3 günlük izlenme oranlarına bakarak yaptığı ileriye doğru projeksiyonla, yılın en çok izlenen dizisi olarak ilan etti. Matematiksel doğruluk oranını bilemem de reklam olarak etkili oldu.

Yazının devamı...

Efsaneler yeniden bir arada

30 Kasım 2019

Netflix, uzun süredir beklettiği ‘The Irishman’ filmini gösterime soktu. Martin Scorsese’in yönettiği Robert De Niro, Joe Pesci, Al Pacino, Harvey Keitel gibi efsane oyuncuları bir araya getiren, 209 dakikalık bir dönem filmi. Scorsese, başyapıtları ‘Sıkı Dostlar’, ‘Casino’ zamanlarına geri dönüş yapmış. Ellili yılların başlarından başlayarak doksanlı yılların sonuna uzanan zaman diliminde, mafya tetikçisi Frank Sheeran’ın (Robert De Niro) anılarını anlatıyor. Charles Brandt’ın ‘Evleri Boyadığını Duydum’ adlı romanından, otobiyografik bir uyarlama. Olaylar ve karakterler gerçek hayattan.

Sokak arası işlerden, dönemin güçlü sendikacısı Jimmy Hoffa’nın (Al Pacino) önce yakın korumalığına, ardından danışmanına dönüşen Sheeran, dönemin birçok politik olayının yakınında yer alıyor. Arka planda, Domuzlar Körfezi Hareketi, Kennedy Suikasti, Nixon dönemi, Watergate, Bosna Savaşı gibi önemli olaylar akıyor. Öykü enerjisinin önemli bölümünü, Hoffa’nın yaptığı işlere, onun yükselişine ve düşüşüne veriyor. Mafya liderlerinin huzursuz yaşamları, acı sonları ise, öykünün omurgası.

Scorsese’nin anlatıcısı ve baş karakteri De Niro olmuş. Sheeran karakterinde son yılların en formda De Niro’sunu izliyoruz. Scorsese ve De Niro bir araya geldiklerinde muhteşem işlere imza atıyorlar. De Niro, Pacino veya Pesci’nin karşılıklı döktürdükleri sahneler tekrar tekrar seyredilecek güzellikte.  Bu tür bir filmi özlemişim.

Bu yılın önemli sinema olaylarından ‘The Irishman’. Sinemalarda gösterime girmemesi büyük kayıp. Uzunluğuyla mini dizi tadında olan film, Oscar adaylığı alır mı? Merakla bekliyorum.

Korku oteline dönüş

Overlook Oteli’ne dönmek, insanda nasıl etki yapar sorusunun peşine düşen Stephen King, ‘Shining’in devamı olan (olabilecek) ‘Doktor Uyku’yu kaleme almış. Yaşadıkları otelde gittikçe deliren bir yazarın elinde balta karısının ve oğlunun peşine düşmesini anlatan ‘Shining’ Stanley Kubrick’in detaycılığı ve yaratıcılığıyla birleşince unutulmaz bir başyapıt olmuştu. Tabi ki Jack Nicholson’ın unutulmaz deliren adam performansı, filmin gerilim türünde kilometre taşı olmasındaki en büyük etkendi. Sinema tarihinin zihinlere en fazla kazınan sekanslarından birisi, boş balo salonunda Nicholson’ın (Jack Torrence) hayalinde canlandırdığı barmen ve davetlilerle yaşadığı balodur. Çok kereler gönderme yapılan bu sekans, ‘Doktor Uyku’da bir kez daha karşımıza geliyor. Çok sevdiğim bu sekansın tekrar nasıl çekildiğini görebilmek için bile, bir filmi izleyebilirim. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz Spielberg son filmi ‘Player One’da Overlook Oteli’nde yaşananlara bolca göndermeler yapmıştı.

Artık yetişkin bir adam olan Danny Torrance’in yaşamıyla başlayan yeni öykü, shining/ışıltı denilen zihinsel güce sahip karakterleri tanıtarak yoluna devam ediyor. Işıltılı ruhunu emerek yaşamlarını sonsuzluğa uzatmaya çalışan sayko-hippi görünümlü True Knot adlı bir tarikat ve yine özel güçlerin bahşedildiği 12 yaşlarında zenci bir kız çocuğu, Abra Stone (Kyliegh Curran) tanışıyoruz. Onların yollarının Danny ile kesişmesi ikinci bölümde gerçekleşiyor. Tarikatın karizmatik lideri Rose The Hut (Sarah Ferguson) çok güçlü hissettiği Abra’nın ruhunu emmek için peşine düşer. Dan mecburiyetten karıştığı bu kovalamacada, Abra’yı korumak zorunda kalır.

Yazının devamı...

Duygusallığın en güzel anlatımı

23 Kasım 2019

‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’ son yıllarda izlediğim en güzel aşk filmlerinden. 1770’lerde, iki kadın arasında yaşanmış bir aşkı, olağanüstü duyarlılıkta anlatıyor. Fransız yönetmen ve senarist Céline Sciamma ve görüntü yönetmeni Claire Mathon, duyguyu seyircinin kalbine aktaran sekanslar sunuyor. Her film karesi, dönemin tablo renklerinde sanatsal bir çalışma. Öykünün sanatla da yakın ilişkisi var. Marianne (Néomie Merlant) adlı portre ressamı, Fransa’da Bretogne açıklarında bir adada yaşayan Eloise (Adéle Haenel) adlı bir genç kızın portresini yapmak üzere teklif alır. Teklifi yapan kızın annesi, dul kontes Valeria Golino, tablonun kıza evlilik için talip Milanolu bir soyluya gönderileceğini söyler. Kız daha önce tablosunu yapmak isteyen ressama poz vermeyi ret ettiği için tablo bitirilememiş. Kontes Marienne’dan ona doğa yürüyüşlerinde eşlik etmesini ve ressam olduğunu söylemesini ister. Marianne, tabloyu yaptığı gözlemlerle kafasından çizecektir. Her gün ada sahilinde yapılan yürüyüşlerde, her iki kadın birbirini tanımaya başlar. Eloise sorunlu bir kızdır, ablasının intiharından çok etkilenmiş ve yaşadığı manastırı bu nedenle terk etmiştir. Manastırda olma sebebini orada olan dini nedenlerden çok, orada olan kütüphane ve müzik olanaklarına bağlar. Marianne, ona yol gösteren bir rol üstlenmeye başlar. Gizlice odasında, kafasında kalan eskizlerle tablosunu da çizmektedir. Her geçen gün, iki kadın arasındaki ilişki derinleşmeye başlar.

Filmde, müzik yerine sadece doğanın ve yaşadıkları şatonun tıkırtılarını duyarız. Müzik, canlı performanslarla gelir. Marianne, piyanoda fırtına melodisini çalar, köylü kadınlar folklorik bir şarkıyı koro halinde seslendirir ve final de Vivaldi çalan bir orkestradan gelir. Sahneler son derece doğal ve masalsı bir duygu içinde akıyor. Kadın görüntü yönetmeni Mathon, renk ve ışığı 18. yüzyıl dışavurumcu ressamlarından ilham aldığını söylüyor. Yakın plan portre çekimlerinde Ingmar Bergman filmlerinden çok esinlenmişler. Finale doğru her iki kadın arasında, Bergman’ın ‘Persona’ filminin unutulmaz dönüşüm sahnesini hatırlatan bir sekans var. Her bir psikolojik değişim yüzlerden okunuyor. 

Mutlaka seyredin

Filmin aşk sahneleri hiçbir provokasyon duygusu yaratmıyor, duygu ve şefkat dolu. Hemen, erkeksi yönetmen bakış açısının bu tür sahnelerdeki bedensel şovu sahnelemesi akla geliyor. Örneğin, son yılların bu konuda en çok konuşulan filmlerinden ‘Mavi, En Sıcak Renktir’ gibi...

Oyunculuklarda olağanüstü performanslar izliyoruz. Fransızların son yıllarda yükselen yıldızı Adele Haenel, kendisini üst kategoriye çıkaran bir oyunculuk sergiliyor. Hele final sahnesinde, opera salonundaki beden dili muhteşem. Daha az tanıdığımız Néomie Merlant ise duyguyu ve üzüntüyü o kadar güzel aktarıyor ki, izlerken ona odaklanmamak imkânsız. Filmde hiç erkek oyuncu karakter olarak ortaya çıkmıyor. Duyguyla yazılmış safkan bir kadın manifestosu.

Cannes, her zaman sürpriz filmler çıkarır. Bu yıl ilk kez gösterime girdiği bu festivalde, en iyi senaryo ve Kuir Film ödülü kazanan yapım ayakta alkışlandı. Bu filmi ne yapıp edin seyredin.

Yazının devamı...

Hiçbir monarşi meşru değildir

16 Kasım 2019

Disney rekabetinin yaklaşmasıyla Netflix gaza bastı. ‘The King’ son günlerin dikkat çeken yapımı. Shakespeare’in 1599’da yazdığı V. Henry sahne oyunundan esintiler taşıyan bir dönem filmi. 15. yüzyılın başlarında İngiltere tahtına çıkan V. Henry’nin erken dönem yaşamını anlatıyor. Babası IV. Henry’nin savaş yanlısı kararlarından ve egosantrik kişiliğinden nefret eden prens Hal (Timothée Chalamet) başına buyruk, hedonist bir yaşam içindedir. Kraliyet geleneklerine aykırı bu serseri yaşamı içinde en büyük dostu, büyük savaşlar yaşamış şövalye Falstaff’dır (Joel Edgarton). Hasta yatağında ölümün yaklaştığını hisseden baba Henry, tahta küçük oğlu Thomas’ı layık görür. Thomas’ın Galler’le yapılan bir savaşta yaşamını kaybetmesi sonrası Hal mecburen kral yapılır. Babasının başlattığı Fransa Savaşı, krallığının ilk sınavı olarak kapıda durmaktadır.
V. Henry olarak tahta çıkan Hal savaş karşıtı, dönemi için hippi sayılacak bir yaşamın içindedir. Savaş karşıtlığını her fırsatta dile getirir, karşıt görüşlerdeki babasını sert bir dille eleştirir. Hatta ona olan nefretini hasta yatağında bile yüzüne kusar. Tahta çıkmasıyla kimliği üzerindeki tartışmalar alevlenir. Meşrutiyetini kanıtlaması, varlığını kral olarak sürdürmesi ancak ülke politikalarına uygun davrandığında mümkün olacaktır. ‘O insan’ olmadığı halde, ‘o insan’ gibi davranmak zorundadır. Kelleler kesilmeye, kan akmaya başlar. Fransa’ya karşı savaş kararı, onun gövde gösterisi olarak açıklanır.
Bu sözü üste yazın!
‘Beni Adınla Çağır’la Oscar adaylığı alan genç yıldız Timothée Chalamet, çelişkiler içindeki kral portresini inandırıcı bir şekilde canlandırıyor. Verdiği kanlı kararlarda, içinde bulunduğu tereddütlü ruh durumu seyirciye yansıyor. Filmin en çok eleştirilecek yönü, Robert Pattison’un canlandırdığı Fransa veliahtı, The Dauphin yorumlaması. Bir veliahtın bu denli karikatür ve beceriksiz olması mümkün değil. Falstaff’ı canlandıran Avustralyalı oyuncu Joel Edgarton ise karakterine verdiği derinlik ve samimiyetle dikkat çekiyor.
Çamurlar içinde geçen Agincourt Savaşı, filmin zirve noktası. Tarihe göre, 8500 kişilik yorgun İngiliz ordusu, 20 bin kişilik Fransız ordusunu Falstaff’ın düşündüğü savaş taktiğiyle yenilgiye uğratır. Gri, çamurlar içinde geçen savaş sahneleri gayet iyi çekilmiş.
Aklımda kalan sözler, savaş karşıtı olanlar oldu: “Barışa nasıl ulaşılır? Savaş sonrası bir zaferle mi?” Genç Fransız prensesi Catherine’in (Lilly-Rose Deep) “Hiçbir monarşi meşru değildir” sözünü ise en üste yazmak lazım.

Dans ederek kendini keşfetmek

Bu yıl İsveç’i Oscar yarışmasında temsil edecek olan film, Gürcistan Tiflis’te bir dans okulunda geçiyor. Gençler, yaşadıkları yoksulluk ve çıkmaz sokaktan kurtuluş için tek yol olarak dans etmeyi görüyor. Gürcü folklor disiplini içinde, küçücük yaştan başlayarak bu okulda zorlu provalar ve sert hocaların egosu altında dans ediyorlar.

Yazının devamı...

Filmekimi, elleri dolu geldi

12 Ekim 2019

Filmekimi, 18-22 Ekim günleri arasında çeşitli festivallerden derlenmiş, zengin bir programla geliyor. Dikkat çeken filmlerden bazılarını tanıyalım...

- Ve Sonra Dans Ettik-And Then We Danced: İsveç’in Oscar aday adayı ‘Ve Sonra Dans Ettik’ lafı uzatmadan konuya giren ve bu net tavrını finale dek sürdüren filmlerden. Öykü, Merab adlı genç adamın dansa olan tutkusunun keşfine odaklanırken, içinden geçtiği yakıcı süreci izleyicisine yaşatmayı da başarıyor. En güzel tarafı, asla bir çaresizlik öyküsüne dönüşmüyor olmasında. Film, müthiş finali için bile seyredilir.

- Acı ve Zafer-Dolor y Gloria: Yönetmenlerin kişisel hikâyelerinden yola çıkarak çektikleri sayısız örnek var sinema tarihinde. Pedro Almadovar imzalı ‘Acı ve Zafer’ bu türdeki yapımlar arasında dahi, özel bir konuma oturacak kadar özgün ve dürüst bir örnek. Karamsar olmayan burukluk, kökenini bu dürüstlükten ve cesurca kendiyle yüzleşmekten alıyor. Almodóvar, sinemanın yani en iyi yaptığı şeyin yardımıyla iyileşiyor, geçmişin acılarıyla yüzleşiyor ve zaferi de yine burada buluyor. Almodóvar, sinema tutkusuyla yeniden doğmanın zaferini yaşıyor.

- Le Jeune Ahmed-Genç Ahmed: Dardenne kardeşler, sosyal gerçekçi filmlerin en önemli isimleri arasında yer alır. Yeni filmleri ‘Genç Ahmed’de de benzer sularda yüzüyor. Kardeşlerin daha önce 1999 yapımı ‘Rosetta’ ve 2005 yapımı ‘ÇocukL’enfant’ ile iki kez Altın Palmiye’ye uzandıkları Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve En İyi Yönetmen Ödülü’ne layık görülen yeni filmleri, Avrupa’da yaşayan Müslüman bir ailenin çocuğu olan ergenlik çağındaki Ahmed’i takip ederken, bir yandan yükselmekte olan radikal dinciliğin doğurması muhtemel sonuçlara dair fikir yürütüyor.

- Saklı Gerçekler-La Vérité: ‘ArakçılarManbiki Kazoku’yla gediklisi olduğu Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen Hirokazu Koreeda’nın Fransa’da çektiği ilk filmi ‘Saklı GerçeklerLa Vérité’, yönetmenin ilgi duyduğu temaların yerli yerinde olduğu bir film. Birçok filminde ‘Arakçılar’, ‘Benim Babam, Benim Oğlum’, ‘Kimse Fark Etmiyor’ aile kavramını sorgulayan, bu konuyu çağın krizlerinden biri olarak ele alan Koreeda, ‘Saklı Gerçekler’de yıllanmış travmalarla, krizlerle boğuşan bir ailenin, genelde bir anne ve kızının hikâyesine odaklanıyor. Catherine Deneuve ile Juliette Binoche’un karşılıklı döktürdükleri film, bu iki dev oyuncunun yüzü suyu hürmetine bile izlenir.

- Gizli Bir Yaşam-A Hidden Life: Saygın yönetmenlerden Terence Mallick’in ‘Tree Of Life-Hayat Ağacı’ndan bu yana, en beğenilen filmi. 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler saflarında savaşmayı reddeden vicdanın sesini dinleyen çiftçinin hikâyesini anlatıyor. Avusturyalı çiftçi Jaeger Staetter, vicdanıyla hesaplaşan, Hıristiyanlık inancını asla kaybetmeyen, mücadelesini ne pahasına olursa olsun sürdürmeye kararlı bir insan. Çiftçi karakterinde August Diehl, olağanüstü bir oyunculuk sunuyor.

- Üzgünüz Size Ulaşamadık-Sorry We Missed You: Proleteryanın yılmaz savaşcısı Ken Loach ileri yaşına aldırmadan senede bir film sloganıyla hayatına devam ediyor. Değişmez senaristi Paul Laverty ile yazdığı senaryo, 2008 mali krizinden etkilenmiş bir ailenin karşılaştığı sorunları anlatıyor.

Yazının devamı...

Büyük kent insanı değiştirir

31 Ağustos 2019

Büyük kent insanının kişisel bunalımlarını, kararsızlıklarını, yanlış adımlarını Woody Allen kadar felsefe ve kara mizahı harmanlayarak sinemaya döken başka bir sinemacı yok. 83 yaşına rağmen her yıla bir film sığdıran Allen, kendi türünde, değişmeyen anlatım diliyle, karakterleriyle, değişmeyen bir seyirci kitlesine hitap ediyor. Bunlar çoğunlukla metropol bağımlısı (veya kentte yaşamak mecburiyetinde olan), entelektüel, orta sınıfın farklı kesiminden insanlar. Onların Woody Allen karakterleriyle gerçekçi bir özdeşim kurduklarına inanıyorum. Son filmlerinde Avrupa’nın farklı kentlerine uğrayan Allen, kariyerinin 49 filminde tekrar sevgili kenti New York’a geri dönmüş.

Yağmurlu bir New York gününün, 24 saatinde geçen olaylara tanık oluyoruz. Brooklyn’de büyümüş, sanatçı ruhlu Gatsby Welles (Timothée Chalamet) standartlarına çok da uygun olmayan bir kasaba üniversitesinde öğrenim görmektedir. Her filminde kendisini temsil eden bir karakter (alter ego) yaratan Allen’ı bu kez Gatsby’de görüyoruz; nevrotik, zeki, tutkulu, sanatçı ruhlu ve New York âşığı. Yaşı uygun olsa üstadın oynayacağı bir rol. Kız arkadaşı Ashleigh’in (Elle Fanning), okul gazetesi için usta yönetmen Roland Pollard’la (Liv Schreiber) New York’ta yapacağı röportaj, birlikte hafta sonu geçirmek için de bahane olur. Gatsby çok sevdiği kente geri dönme sevincini yaşarken, sosyetik annesinin vereceği hafta sonu partisine katılmama, kız arkadaşını sevdiği yerlere götürme planları içindedir. Evdeki hesap, tabii ki çarşıya uymaz. Ashleigh’in röportaj girişimi ise, sürprizler sonrası farklı mecralara gider. Gatsby, hayal ettiği programı gerçekleştiremez. Bu durum, geçmişini hatırlamak için bir fırsata dönüşür. Bu arada, sosyetik yaşamına kızdığı annesinin geçmişteki sırrını öğrenmesi, dimağını aydınlatır.

Romantik komedi

Allen, son günlerde kendisine yapılan yeni cinsel taciz suçlamalarına aldırmadan, kendisinden yaşlı erkeklere ilgi duyan Ashleigh karakterini odağa yerleştirmiş. Elle Fanning, popüler olan her şeye hayranlık duyan, meraklı, yüzeysellikten beslenen Ashleigh karakterinde parlıyor. Gatsby de, Chalamet fiziksel olarak benzemese de, nörotik tavırlarıyla genç bir Woody Allen ruhu. Zaten finalde “Ben öyle kırda yaşayamam, beni beton ve karbonmonoksit besler” sözleri, bu ruh durumunun dudaklara yapıştırdığı sözler. Liv Schreiber ve tanımakta zorluk çektiğimiz Jude Law, üstlerine düşeni yapıyor. Selena Gomez, kısa rolüne rağmen en akılda kalan performansı sergiliyor. Samimi, dobra ve çekici. 

2016’da ‘Café Society’den bu yana birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Vittorio Stararo’nun kareleri, New York’a bir güzelleme sunuyor. İç mekân çekimlerindeki buğulu görsellik, yağmur altı sahnelerdeki şiirsellik zamanı mühürlüyor.

Woody Allen filmleri, türünde kendileriyle yarıştıkları için belli bir kalitenin altına düşmez. Sadece ustanın diğer filmleriyle karşılaştırarak, daha iyi mi diyebiliriz. Yabancı basın, filmi ‘Büyük Gatsby’ ve ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ esintilerinin ortasına yerleştirdi.   

‘New York’ta Yağmurlu Bir Gün’ son filmleri arasında en vasat düzeyde kalanı. Olsun yine de, rahatlıkla seyredilen bir romantik komedi.

Yazının devamı...