Salya arıtılmazsa tehdit büyüyecek

10 Haziran 2021

Deniz salyası sorunu ciddi. Müsilaj yayıldıkça bundan turizm de, balıkçılık da olumsuz etkilenecek. En az iki yıl bu sorunla yaşayacağız. Önlemler sorunu azaltacak, süreyi kısaltacak. Kirlenmeyi önlemeli, arıtma tesislerini hemen devreye sokmalıyız.

Pandemi yetmezmiş gibi başımıza dert olan deniz salyası yayıldıkça yayılıyor. İncelemeler, araştırmalar, paneller... Çözüm aramak iyi de.. Neden kimse şu soruya yanıt vermiyor: “Aynı tehlike 2007 yılında da yaşandı. O günden sonra ne yapıldı? Ne önlemler alındı ya da alınmadı? Sorumlular kim?”

Çünkü çözüm tek: Kirliliğin önlenmesi. Bu konuda sıkı denetim ve mutlaka arıtma sisteminin her işletme için zorunlu tutulması. Bu sistemi kurmayan fabrika ve işletmelere ‘mühür vurulması’. Yoksa sadece Marmara Denizi’ni değil, birçok şeyi kaybederiz.

“Deniz salyasının mutasyonu eksikti” desek yeri. Çünkü bu kez karşımıza çıkan 14 yıl öncekinden daha farklı ve sıkıntılı. Üstelik daha tehlikeli. “Balıklarda tehlike yok” söylemi de çok yanlış. Çünkü, müsilaj içindeki balık ve diğer canlılar elbette ‘zararlı’.

İstanbul’dan, Ege’nin çeşitli kıyılarından not ve fotoğraflar geliyor elime. Rahatsız edici. Deniz salyası mikroorganizmalar tarafından üretilen yapışkan bir madde. Şikayet edelim de temel konuyu atlamadan: Kirletirsek sonuç bu!

Açık söyleyeyim, şimdiden önlem alırsak ancak iki yılda çözüm bulabiliriz. Önlem alınmazsa ‘gidişat kötü’. Bu acı tablo beş yıla kadar uzayabilir. O da önlemler aşama aşama devreye sokularak. Sadece Marmara Denizi ve çevresi değil, Ege ve Karadeniz de bu tehdidin ortasında. Suyun sıcaklığı, denizlerin kirliliği, atıkların suya karışımı devam ediyor çünkü.

İstanbul, Kocaeli, Adalar ve Balıkesir sahillerinde bu konuda bilimsel inceleme ve araştırmalar yoğunlaştı. İş işten geçmeden Ege ve Karadeniz’e de uzanmakta yarar var. Yoksa yayılma oralara da geçecek. Suyun ısınması da ciddi sorun ve maalesef önlenemiyor.

Yazının devamı...

Turizmde ‘kirletme vergisi’ yolda

3 Haziran 2021

AB ülkeleri doğa ve çevrenin korunması anlamında ciddi önlemler alıyor. Bu, turizmde belli bir süre sonra yeni kriterlerin devrede olması demek. Yani her şeyin bir bedeli olacak. Kirletmenin de...

Büyük şair Orhan Veli ne kadar güzel söylemiş:

“Bedava yaşıyoruz bedava/ Hava bedava, bulut bedava/ Dere tepe bedava / Peynir ekmek değil ama/ Acı su bedava”

Turizm büyük zenginlik. Özellikle coğrafi açıdan doğayla bütünleşmiş, deniz, nehir, gölle güzelliğine güzellik katmış yerler çok şanslı. Orada yaşayanlar da... Oralara gidenler de...

Doğa umudun,sevginin, sağlığın, mutlu bir geleceğin temel yapı taşı. Bu pandemi sürecinde daha iyi anladık ‘turizmi’. Gezin gezebildiğiniz kadar! Benden söylemesi, yarınlarda turizm adına da önemli değişimler gündemde. Yeni kriterler... Elbette iklim krizi temelli. Elbette ülkelerin doğa ve çevreyi korumaları anlamında.

Bir ipucu, yakın bir gelecekte kirleten bedelini ödeyecek. Yani turizm pahalı ve paralı bir alan olacak. Birçok gelişmiş ülke, bu konuda uzmanlar ve ilgili kurumlar kanalıyla raporlar hazırlatıyor, çalışmalar yapıyor. Bazı ‘turizm zengini’ AB ülkeleri ‘turizmin artı ve eksilerini’ hesaplamaya başladı. Artısı tamam da gelen turistin ülkeye taşıdığı sorunlar! En çok da kirlilik. Her anlamda. Çevre, enerji, atık... Bu yüzden de turizme ‘kirletme vergisi’ gündemde. Sanki ‘bedavacı turist’ dönemi kapanacak gibi. Gezme - görme, konaklama bedellerinde iklim krizi önlemli düzenlemeler getirilecek. Seyahatlarde ‘şu ülke ne kadar, bu ülke ne kadar?’ tartışması yaşanacak bir süre sonra.

Yani bir ülkeye gidecekseniz, o ülkeye ciddi oranda ‘ayak bastı vergisi’ ödenecek. ‘Temiz doğa, sağlıklı çevre kullanıldığı’ için...

Yazının devamı...

Pandemi sonrası kurtuluş doğada

27 Mayıs 2021

Ne kadar kıymetini bilmesek de pandemiden çıkış yolu da doğada. Psikiyatrist Prof. Dr. Yusuf Alper, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Daha bireyci ve narsist toplum yapısı riski var. Ama çevreye ve can dostlara daha sıkı sarılarak direnebiliriz” diyor

Önceleri ‘doğa intikam alıyor’ dendiğinde herkes güldü geçti. Oysa anlaşıldı ki, pandemi süreci ‘doğaya kötülüğün’ bedeli. İnsanın kendi eli ile yarattığı ‘cehennem’. Neredeyse iki koca yıl... Pandemi, pandemi, pandemi... Aklımızı başımıza almazsak da kolay bitmeyecek. Bunaldık, sıkıldık ve çözüm arıyoruz. Çözüm yine ‘doğa’da.

Bu süreç insanların psikolojik ve ruhsal sağlığını olumsuz etkiledi. Psikiyatrist Prof. Dr. Yusuf Alper, Hacettepe ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi kökenli değerli bir uzman. Ben kitaplarını da (Bütün Yönleriyle Depresyon, Sonsuza Akan Irmakta  Dünyanın Gürültüsü, Yaldızlı Bir Yanılsama) keyifle okudum. Sanat, şiir ve bilimi bir ırmağın sularındaymış gibi karıştıran, kaynaştıran güçlü bir ses. Yusuf Hoca’ya “Ne olacak bu pandemi hallerimiz” diye sordum, şu yanıtı aldım:

“Pandemi, tabii ki insanların ruh sağlığını çok olumsuz etkiledi. Başlangıçta ölüm korkusu ve panik egemendi. Giderek süre uzadıkça insanların evlerine kapanmaları, yalnız kalmaları sonucu giderek depresyon vb. durumlar arttı. Kaygı bozuklukları pandemi başlangıcından beri ortaya çıktı ya da olanların hastalıkları depreşti, takıntı bozukluğu olanların hastalık düzeyleri arttı. Panik hastaları sık sık panik atak geçirdiler. Öte yandan psikotik dediğimiz şizofreni ve benzeri hastalıkları olan insanların dengede giden hastalıkları kontrolden çıktı, alevlendi, şiddetli hastalık dönemlerine geçip acil tedavi gerektirdi. Bipolar bozukluk hastalarının yeni atakları arttı, ilaç düzenleri bozulanlar ve çok strese girenler yeni yeni depresyon ya da mani atağı geçirdiler. Sokaktaki insan artık eve kapatılan insan oldu. Başlangıçta çok zor değildi ancak süre uzadıkça bütün insanlar sıkıldılar. İnsan ilişkilerinde bu toplumda çok önem taşıyan dokunma, sarılma vb. şeylerden uzak kalan insanların bir kısmı ciddi düzeyde olmasa da daha depresif, hüzünlü oldular. Birçok insan önceden başa çıkabildiği streslerle başa çıkamaz oldu.”

Prof. Alper’in bazı önerileri şöyle:

“Psikososyal olarak insan ilişkilerinde daha sevecen, şefkatli, birbirimize saygılı olmalıyız. Yaşlılar giderek daha çok yalnız kaldılar, onların daha çok dışarı çıkmalarını, mesafeye dikkat ederek insan ilişkileri kurmalarını sağlamalıyız. Süre uzadıkça tıpkı yoğun bakımlarda uyaransız yatan hastalar gibi onların da uyaranları eksilecek, benzer psikolojik sorunlar yaşayacaklardır. Pandemiden sonra (hiçbir şey eskisi gibi olmayacak) deniyordu. Pandemi toplumların, ülkelerin insan ilişkilerini, kültürlerini değiştirdi ve değiştirmeye devam edecek. Bizim gibi sıcak ilişkiler kuran, dokunmanın çok önemli olduğu toplumlar artık biraz daha mesafeli olacağız. Belki kucaklaşma, el sıkışma vb. dokunma biçimleri zaman içinde giderek azalacak ve ortadan kalkacak. Bireyselleşme süreci giderek artacak, insanlar yalnız kalmaya eğilim gösterecek, odalarında bilgisayar ya da telefonlarıyla sanal ilişki kurmayı artıracaklar. Akraba ve aile ilişkileri giderek azalacak, böylece bir kültür giderek yok olurken bireyselcilik ve narsisizm artacak. Bu da insan ilişkilerini bozacak, insanlar daha saldırgan davranabilecek. Bütün bunlar olacak derken tedbirli olmazsak olacaktır diyorum.”

Ve tam Ekotarım’lık bir reçete:

Yazının devamı...

‘Bilimsel turizm’ atağı

25 Mayıs 2021

Türkiye biyolojik çeşitlilik anlamında gözde bir merkez. Binlerce endemik türü etkin şekilde koruyacak yeni yasal düzenleme, ağır para ve hapis cezaları öngörüyor. Yasal altyapı ile bu zenginlik ‘bilimsel turizm’ kapsamında önemli bir turizm zenginliği yaratabilir.

Dünyada önemli bir gündem, biyokaçakçılık. Uyuşturucu ve silahtan sonra üçüncü sırayı alan ciddi bir suç tanımı. Resmi net rakamlar olmasa da boyutunun dünya çapında 25 milyar dolardan fazla olduğu tahmin ediliyor. Birçok ülke ‘genetik zenginlik ve biyoçeşitlilik verimliliği’ için birbiri ile yarış halinde.

Türkiye biyolojik çeşitlilik ve habitatların korunması açısından güçlü ve gözde bir ülke. Yani ekolojik ve genetik altyapı, yaşam formları çeşitliliği, ekosistemin zenginliği anlamında. Bu değerler sürdürülebilir bir verimlilik kapsamında ele alındığında  ülke ekonomisi için de önemli bir kaynak yaratacak elbette.

Her yıl çok sayıda yerli ve yabancı bilim insanı doğamızda önemli inceleme, araştırma ve bilimsel çalışmalar yapmakta. Bunlar önemli yayın organlarında yayımlanmakta.

Ekonomik güç...

Ülkemiz biyolojik çeşitlilik anlamında gözde bir merkez. Bu ‘bilimsel turizm merkezi’ olmak anlamına da geliyor. Bitkilerin yüzde 35 kadarı endemik, yani Türkiye’ye özgü özellikler taşımakta. Ülkemizde resmi olarak saptanan 12 bin kadar bitki türünden 3 bin 700 kadarı endemik olarak nitelenmekte ki, bu aslında ‘dünyada en önlerde olmak’ demek.

Bu yüzden de Türkiye özellikle bitki ve hayvan türleri anlamında ciddi bir ‘genetik ve biyokaçakçılık’ sancısı yaşamakta. Yani yabancı uzmanlar, bu değerleri alıp götürmek, kendi coğrafyalarında değerlendirmek istiyorlar. Yapıyorlar da... Sadece Türkiye değil birçok gelişmekte olan ülke ‘ciddi genetik ve biyoçeşitlilik’ tehditi yaşıyor.

Yazının devamı...

Daha sıcak, daha kurak, daha kıt, daha pahalı

20 Mayıs 2021

Gelecek 30 yılda ormanlarımızın yarısı yok olacak. Tarımsal ürün verimliliğimiz yüzde 10’un üzerinde azalacak. Bu durum fiyatları tırmandıracak. Acil önlem alınmalı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında bir tarım şurasının toplanmasına yönelik beklenti var.

Kuraklık ve susuzluk, geleceğin dünyası adına en büyük tehdit. Daha şimdiden tehlike çanları çalıyor. Türkiye’de 25 tarımsal üretim yapan kentte ‘kuraklık’ tehlikesi var. Başta tahıl olmak üzere çeşitli ürünlerde üretim kaybı yüzde 10 -25 arasında. Boyut daha riskli bir noktaya gelebilir. Zaman hızla akıyor ve zamanın sesi ‘Bir an önce önlem ve planlama’ diyor. Belki de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında ‘acil ve yaşamsal bir tarım şurası’.

Böyle giderse kuraklık, üretimde aksamalara ve eksilmelere yol açacak. Adeta bir ‘kıtlık süreci’. Tahıllar ve bakliyat ile et ve süt ürünleri üretiminde, tohum sağlanmasında sorun yaşanacak. Bunun sonucu da gıda fiyatlarında artış. Hem de ‘korkutan düzeyde’. Daha sıcak, daha kurak, daha kıt ve daha pahalı bir dünya adım adım yaklaşırken, ‘zamanında önlemler ve planlama’ gerekiyor. İklim krizi, yarattığı sorunlar ve özellikle de kuraklık, geleceğin dünyası adına bir yandan ciddi uyarılar yaparken, bir yandan da önlemler alınması gerekliliğini ortaya koyuyor. Gerçek şu, gelecek 30 yılda ormanlarımızın yarısı yok olacak. Tarımsal ürün verimliliği de yüzde 10’un üzerinde azalacak.

Gıda milliyetçiliği

Artık ‘gıda milliyetçiliği’ de çok konuşulacak. Yani üreten, kırsal gelişimi gözeten ülkeler ‘Önce ben’ diyecek. Kendi ülkesine yeten üretimin dışındaki kapasiteyi satacak. ‘Piyasa koşulları’, ‘uluslararası dinamik ve ilişkiler’ ve ‘serbest ticaret’ gibi yorumlar ‘gıda milliyetçiliği’nin gölgesinde. Konuştuğum sektör temsilcileri, çiftçiler ve üreticiler; özellikle devletin müdahaleci bir kimlikle yerli üretimi ve bölgesel çiftçi, köylü ürünlerini değerlendirme konusunda kararlar almasını bekliyor.

Yoksulluk ve kriz

Yazının devamı...

700 milyon iklim göçmeni

13 Mayıs 2021

Küresel iklim değişikliği ve yarattığı sorunlar, 2050 yılı sonrasında dünya için önemli göç ve değişim hareketleri doğuracak. Neredeyse 9 Türkiye’lik bir nüfus ayaklanacak. Suyu, enerjisi, yaşamsal kaynakları ve verimli toprağı olan yerlere akın olacak.

Birleşmiş Milletler (BM) başta olmak üzere Uluslararası önemli kuruluşların gerçekleştirdiği bilimsel araştırmalar, dünyanın gelecek 25 yıl içinde önemli göç dalgaları yaşayacağını ortaya koyuyor. Dünya bir yerden başka bir yere taşınacak. Kaynakları zengin, suyu bol, tarımsal üretimi verimli olan yerlere...

‘Göç politikaları’ ve göçmenlik de bu yüzden daha çok tartışılıyor. Bu kadar insan ne olacak? Açlık ve yoksullukla nerede, ne kadar, nasıl mücadele edilecek? Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) arka arkaya raporlar yayımlıyor, “Önlem için zaman bu zaman. Yarın çok geç olacak” diye. Açların ve yoksulların sayısı çoğalıyor. İklim krizi de bu sorunu tetikledikçe tetikliyor.

Bir başka önemli not: Avrupa Birliği’nin ‘sağlıklı ve mutlu bir yaşam’ için öngördüğü ‘Yeşil Mutabakat’ın kesin uygulanacağı tarih 2050. Yani ‘göç dalgaları’ ile çevresel sorunlar ve iklim değişikliği krizi neredeyse örtüşüyor. Yani 25 - 30 yılımız var, doğruları görüp çözümler üretmek için.

Göçün sosyal, toplumsal ve ekonomik sancılarını yaşamış bir ülke olarak gelecekte insanların iklim krizi nedeniyle yoğun bir yer değiştirme ve göç yaşayacaklarını düşünürsek, coğrafi ve stratejik konumu gereği Türkiye’nin bu gelişmelerin ortasında olduğunu görmemiz gerek.

Az  buz rakam değil bu tahmini göç, 700 - 750 milyon insan. 9 Türkiye’lik bir nüfus ayaklanacak. Sınırlara bakmadan, hiçbir şey düşünmeden.

O yüzden sorun ciddi. O kadar önemli ve yaşamsal ki. Bu konuda bilinç oluşmazsa ‘gelecek ciddi tehdit altında’.

Yazının devamı...

Depremzede bir daha ‘yıkılmak’ istemiyor

6 Mayıs 2021

30 Ekim’deki İzmir depreminde evleri yıkılan ya da hasar gören depremzedeler, devlet desteği bekliyor. Bir daha yıkılmamak için projeleri görmek, süreci birlikte oluşturmak ve kredilerde ödeme güçlerine uygun yüzde 0.30’luk faiz oranları ile uzun vade istiyorlar.

Türkiye, deprem ülkesi. O yüzden de hep ‘duyarlılık’. Son acı İzmir’deydi. Bir zamanlar enfes üzüm, enginar, narenciye, bamya, domates, bakla yetişen topraklar, Türkiye’nin son büyük depremini üretti.

117 cana malolan depremin üzerinden 6 ay geçti. Acılar ve özlem dinmiyor. Felaketin izleri ağır. Yıkılan evler, zarar gören binalar... Kentsel dönüşüm çabaları... Ağır, orta, az hasarlı binalarla ilgili düzenlemeler... Yeşil alan istekleri...

Binden fazla binada ve 5 bine yakın bağımsız inşaat bölümünde hasar oldu. Şu anda depremzede ailelerin boşaltılan, yıkılan, zarar gören binaları ile ilgili beklentileri var. Hasarın 5 milyar liradan fazla olduğu sanılıyor. Yaraların ne kadarı sarılacak, bürokratik engeller nasıl kalkacak ‘sıkıntı var’.

Depremden etkilenen insanların sayısı 10 binden fazla. O konuda da önümüzdeki günlerde yeni gelişmeler olacak. Bayraklı, Bornova, Buca, Seferihisar, Konak. Hasarlı evlerin ilçeleri... Depremle sarsılan, acının en büyüğünü yaşayan insanların şu anda yaşanan belirsizlikle ilgili sorunları var. Bir dokun, bin ah işit!

İlk günlerdeki duyarlılık, ilgi ve özenin azaldığı düşüncesindeler. “7 ada bazlı proje alanı geliştirildi, bu alan dışında kalan ev sahiplerine adeta (başınızın çaresine bakın) dendi” iddiasındalar. “Bizi dinleyin” diyorlar, “Alınacak kararlardan önce bize fikrimizi sorun”. Doğrusu bu. Projeleri görmek istiyorlar: “Nasıl, nerede, kaç metrekare? Hak kaybı nasıl önlenecek? Rezerv alanda kimlere yer verilecek? Maddi gücü olmayan ne yapacak? Devlet nasıl destek olacak? İzmir Belediyesi hak kaybını önlemek için imar planlamalarında depremzede lehine bir düzenleme yapacak mı?”

Sorular, sorular...

Yazının devamı...