Topkapı Sarayı’nda, Osmanlı’nın ikramlıklara verdiği anlamı yansıtan Şerbethane, yenilenerek 452 eserle ziyarete açıldı. Şerbetle misafir ağırlanan bir dünyanın izlerinin görülebileceği Şerbethane, yalnızca bir müze bölümü değil, yüzyıllar boyunca sarayın törenlerine eşlik eden o tatlı diplomasinin somut kanıtı
Bir imparatorluğun gücünü göstermenin yolu yalnızca savaş meydanlarından geçmez. Topkapı Sarayı, dört asır boyunca Osmanlı’nın hem yönetim merkezi hem de bu gücün sahneye konduğu dev bir tören alanı olarak işlev görür. Cülus törenlerinden sünnet düğünlerine, ulufe dağıtımlarından bayram tebriklerine kadar sarayın her köşesi, belirli bir protokol ve göz kamaştırıcı bir ihtişamla kurgulanan seremonilere ev sahipliği yapar. Yeni padişahın Bâbüssaade önünde tahta oturduğu cülus töreninde, devlet erkânı sırayla huzura çıkar ve bağlılık bildirir. Şehzadelerin sünnet düğünleri ise haftalarca, hatta bazen aylarca süren birer halk şenliğine
Seraf Restoran’da kurulan sofra yüzyıllar boyunca birbirinden uzakta yaşamış toplumların hikâyesini anlatıyordu. Londra’daki Darjeeling Express’in kurucusu Asma Khan ile şef Sinem Özler, iki farklı coğrafyanın mutfak hafızasını dokuz tabaklık ortak bir menüde buluşturdu. İki şefin rotasında belgesel için gidecekleri Tokat var
Biri Kalküta’dan Londra’ya uzanan sıra dışı hayatıyla dünyanın en etkili 100 insanından biri seçilen, tamamı kadınlardan oluşan mutfağıyla gastronominin erkek egemen düzenine meydan okuyan Asma Khan; diğeri Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş yemeklerini ve pişirme tekniklerini yeniden sofraya taşıyan Seraf’ın şefi Sinem Özler. İki kadın şef İstanbul’da aynı mutfağa girerek Hindistan ile Anadolu’yu aynı sofrada buluşturdu. Şimdi rotalarında Tokat var. Seraf’ın kurucusu Doğan Yıldırım’ın desteğiyle gerçekleştirilecek belgesel projesinde Khan ve Özler, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı arasındaki büyük ticaret yollarının geçtiği Anadolu’nun mutfak hafızasını Tokat üzerinden yeniden okuyacak.
Londra&r
Kalıcı Dünya Mirası Listesi’nde yalnızca 22 eserle temsil edilen Türkiye, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde 80 adaylık ile birinciliği elinde tutuyor. Asıl mesele bu adayları bilimsel dosyalarla, sürdürülebilir koruma planlarıyla ve uluslararası standartlarda hazırlanmış başvurularla kalıcı listeye taşıyabilmek
Rakamlar bazen tek başına bir ülkenin hikâyesini anlatmakta etkilidir. Türkiye’nin bugün UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde 80 adaylık ile dünya birinciliğini elinde tutması da rakamlarla ilgili tam olarak böyle bir durum. Ancak bu birincilik sevindirici olduğu kadar düşündürücü bir tabloyu da karşımıza çıkarıyor. Çünkü aynı Türkiye, kalıcı Dünya Mirası Listesi’nde yalnızca 22 eserle temsil ediliyor. Yani elimizde devasa bir zenginlik var ama bu zenginliği dünyaya tescil ettirme konusunda hâlâ uzun bir yol kat etmemiz gerekiyor.
DÜNYADA 1273 MİRAS ALANI VAR
Bu tablo biraz açıldığında UNESCO’nun 1972’de kabul ettiği Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın
İstanbul’un sarnıçları, geçmişin sessiz yapıları olmaktan öte, sanata ev sahipliği yaparak da büyülüyor. Yüksek tavanları, taş sütunlarıyla âdeta doğal bir sahne oluşturarak, sergilerden konserlere, enstalasyonlardan performans sanatına kadar pek çok etkinliğe ev sahipliği yapıyor
Ayaklarımızın altında, çoğu zaman farkına bile varmadığımız bir dünya uzanıyor. İstanbul’un kalabalık sokaklarının, dar geçitlerinin altında yüzyıllardır sessizce bekleyen dev su depoları, şehrin belki de en etkileyici mirasını oluşturuyor. Bizans döneminden kalma bu sarnıçlar, bugün müze işlevi kazandırılarak ve sanatla buluşarak geçmişle bugünü aynı taş kemerin altında birleştiriyor.
Bizans’ın su politikası
Konstantinopolis, kurulduğu andan itibaren su meselesiyle boğuşur. Şehir yedi tepe üzerine kurulmuş olsa da doğal su kaynakları oldukça sınırlıdır. Bu sorunu aşmak için Bizans mühendisleri su kemerleri inşa eder, şehrin çeşitli noktalarına yer altı ve açık hava sarnıçları yerleştirir. Bugün İstanbul’da
Aşırı sıcak ve kuraklık Tuna Nehri’nde su seviyesini düşürünce yaşananlar, bu kadim nehrin önemini bir kez daha ortaya koydu. Avrupa’nın bel kemiği olan bu nehir, yüzyıllardır Avrupa’nın kalbinden geçen, imparatorlukları besleyen, orduları taşıyan, sanatçılara ilham veren bir efsane. Tam da bu yüzden, onun bugünkü sessizliği kadar dünkü gürlüğünü de anlatmak gerekiyor
Bir nehrin susması, aslında bir kıtanın nefesinin daralması anlamına gelir. Son haftalarda Avrupa’dan gelen haberler tam olarak bunu anlatıyor. Romanya’da askerler, bir enerji santraline su taşımak için nehir kıyısında patlayıcı infilak ettiriyor; Bulgaristan’da 186 turist, karaya oturan bir yolcu gemisinden tahliye ediliyor; Macaristan’da ülkenin elektriğinin yüzde 40’ını karşılayan Paks Nükleer Santrali’nin dört reaktöründen üçü, soğutacak su bulunamadığı için devre dışı kalıyor. Almanya’da ise Ren Nehri’nin su seviyesi, 2018 kuraklığındaki rekoru zorluyor, Thyssenkrupp gibi devasa çelik fabrikaları
Restorasyonu tamamlanarak yeniden ziyarete açılan İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi, Mezopotamya’dan Anadolu’ya, Mısır’dan Arabistan’a uzanan binlerce yıllık uygarlık mirasını yeniden ziyaretçilerle buluşturuyor. Kadeş Antlaşması’ndan dünyanın en eski aşk şiirine, Naramsin Steli’nden İştar Kapısı kabartmalarına kadar insanlık tarihinin dönüm noktaları bu müzede aynı çatı altında okunabiliyor.
İstanbul’un kültürel hafızasında uzun süredir eksik kalan önemli bir halka yeniden yerine oturdu. Yaklaşık dört yıl süren restorasyon ve düzenleme çalışmalarının ardından Eski Şark Eserleri Müzesi, bir süre önce yeniden ziyaretçilerini ağırlamaya başladı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri yerleşkesinin ayrılmaz bir parçası olan müze, dünyanın en önemli Yakın Doğu arkeoloji müzeleri arasında gösteriliyor. 2022 yılından bu yana kapalı olan müzenin yeniden açılması, kültür ve müzecilik çevrelerinde büyük heyecan yarattı.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni gezen
Akdeniz denilince akla önce deniz, kumsallar ve kıyı kasabaları geliyor. Oysa bölgenin belki de en etkileyici coğrafi özelliği, denizin hemen gerisinde yükselen Toros Dağları. Antalya’dan Mersin ve Adana’ya uzanan bu büyük dağ kuşağı, kıyı ile yüksek yaylalar arasında kısa mesafelerde şaşırtıcı iklim farklılıkları yaratıyor
Akdeniz kıyılarında termometrelerin 40 dereceye yaklaştığı yaz günlerinde denizden yalnızca birkaç saat uzaklaşmak, bambaşka bir mevsime ulaşmak için yeterli. Antalya’dan Mersin’e, Adana’dan Anamur’a uzanan Toroslar, sedir ve ardıç ormanları, buz gibi kaynakları, kanyonları, Yörük köyleri ve 2 bin metreye yaklaşan yaylalarıyla yazın alternatif tatil rotalarını sunuyor. Üstelik burada tatil yalnızca serinlemekten çok daha fazlası. Kimi yerde bir dağ köyünde birkaç gün geçirmek kimi yerde kanyonlarda yürümek kimi yerde yüzyıllardır devam eden yayla kültürünün izini sürmek mümkün.
Temmuz ve ağustosta kıyıdaki bunaltıcı sıcaklardan uzaklaşmak isteyenler için
Çingene Kızı mozaiğinin 13. paneli yurda getirilerek Zeugma Müzesi’ne yerleştirildi. Bu bize şunu hatırlattı: Kültürel mirasın değeri onların ait olmadıkları toprakların müze vitrinlerinde değil, ait oldukları coğrafyada yaşatılmasında yatıyor.
ABD’nin Chicago şehrinde bir müzayedede satılmak üzereyken tespit edilen Çingene Kızı mozaiğinin 1965’de yurt dışına kaçırılan 13. paneli yurda getirilerek müzedeki yerini aldı.
Fırat Nehri’nin kıyısında, bugün Gaziantep’in Nizip ilçesi sınırlarında yer alan Zeugma Antik Kenti, kuşkusuz Roma İmparatorluğu’nun doğudaki en zengin şehirlerinden biriydi. Zeugma aynı zamanda Doğu ile Batı’nın, ticaret ile sanatın, zenginlik ile estetik anlayışının kesiştiği büyük bir uygarlık merkeziydi.
“Çingene Kızı” mozaiği sanat tarihçilerinin en çok üzerinde durduğu eserler arasında.
Yaklaşık 2 bin yıl önce Roma aristokratlarının yaşadığı villaların tabanlarını süsleyen mozaikler, bugün dünyanın en etkileyici antik sanat eserleri arasında gösteriliyor. Fakat Zeugma’nın