TÜRK MÜSLÜMANLIĞI

Tanrısı, kitabı, peygamberi itibariyle tek bir Müslümanlık olduğunda şüphe yoktur. Ama bu tek Müslümanlığı kabul eden toplumların, milletlerin anladığı, yorumladığı ve yaşadığı şekilde farklı, değişik Müslümanlıklardan bahsetmek de imkân dışı değildir. Dolayısıyla İslam’ı Türklerin anladığı, algıladığı, yaşadığı şekliyle bir Türk Müslümanlığından da pekâlâ bahsedilebilir. Böyle bir anlayış asla İslam’ın değiştirilmesi, kaynağına yabancılaştırılması, reforme edilmesi anlamına gelmez.

İşin doğrusu şudur: Türk Müslümanlığı spontane bir olgudur. Birtakım manipülâsyonlar sonucu meydana çıkmamıştır. Türklerin Müslüman oluşlarından itibaren yaşadığı; Müslüman olmadan önceki ve sonraki kültürlerinden, örf ve adetlerinden renkler kattığı Müslümanlıktır. Bu durum sadece Türklere has da değildir. Araplar da Müslüman olduktan sonra İslam öncesi örf ve adetlerinden, yaşama tarzlarından makul ve güzel (maruf) olanlarını peygamberimizin izniyle devam ettirmişlerdir. Türk Müslümanlığı ile anlatılmak istenen bundan farklı bir şey olamaz. Dinin aslına, vahiyle kesinleşmiş olan itikat, ibadet ve ahlak kurallarına (nasslara) yan çizme söz konusu değildir.

            Dini yaşamada ve uygulamada her Müslüman ülkede ufak tefek ayrılıklar bulunduğu zaten bilinmektedir. Elbette bu Türkler için de geçerlidir.

Sözgelişi, Türk Müslümanlığının daha hoşgörülü olduğunu, dinin özünde var olan hoşgörüyü başka Müslüman ülkeler gibi daraltma yoluna gitmediğini kim kabul etmez? Mevlânalar, Yunuslar, Hacı Bektaş-i Veliler her Müslüman toplumdan çıkıyor mu?

Ramazanı yaşamak, teravih kılmak, kandil gecelerini değerlendirmek, bayramlaşmak, cenaze törenleri, Kur’an ve mevlit cemiyetlerindeki uygulamalar hangi Müslüman ülkeyle tıpa tıp aynıdır? İslam mimarisinde, diğer İslam sanatı dallarında bir Türk stili olduğu bir gerçek değil midir? Hat sanatını güzelliğinin zirvesine Türk hattatları taşımamış mıdır? Mahya (Ramazanlarda minareler arasına ışıklarla yazı yazma sanatı)’nın bütünüyle bir Türk icadı olduğunu, yüzyıllardır yalnız Türklerce uygulandığını kim kabul etmez? Ord. Prof. Süheyl Ünver, mahya ile ilgili olarak şu sözleri naklediyor:

Yabancı bir seyyah demiş ki, Türklerin yeryüzünde medeniyet adına hiçbir eserleri bulunmasa bile gökten yıldızları indirip onlarla mahyayı icat etmeleri onları medeni yapmak için tek başına yeterlidir.

Söylenecek odur ki; kabul edilse de edilmese de, Türk Müslümanlığı diye bir realite vardır ve bu, Yüce İslam Dini‘nin Türklere özgü yaşama ve uygulama biçimidir.

 

 Dini bilgiler

AMEL VE AMEL-İ SALİH

  Kur'an'da en sık geçen kelimeler­den biridir. Sözlük anlamı, “maksatlı davranış, bilinçli eylem, iş ve faaliyet” demektir. Kur'an'da, genel olarak da İslam'da amel, Allah için yapılan her türlü ibadet, itaat ve hayrı (iyiliği) ifa­de eder. Kur'an'da Allah'a imandan sonra “amel” sözcüğü, “amel-i salih” şeklinde bir tamlama ola­rak çok sık yer almaktadır.

  Amel, tek başına da bir anlam ifa­de etmekle beraber, “amel-i salih” denince mutlaka ihlâsla (Bk. İHLÂS) yapılan; yani içten, riyasız, gösterişsiz ibadet ve iyilikler kastedilmiş olur. İmanın sağlamlığı, dayanıklılığı onun ancak salih amelle desteklenmesine bağlıdır. Şöyle de denebilir: "Kuvvetli bir iman, kişiyi sâlih amele zorlar, salih amel yaptıkça da iman güçlenir. “İman edip salih amel isleyenler için hoş bir hayat, dönülecek güzel bir yer vardır” (Kur’an, Ra’d suresi, ayet: 29). Kur'an'ın kısa surelerinden biri olan Asr suresinde (103. sure) kurtuluşun dört esası sayılmıştır: İman, Salih amel, hakkı tavsiye, sabrı tavsiye. Bunları yapmayan herkesin zararda olduğu, bunları yapanların ise kurtulduğu açıklanmaktadır.

Kıssadan hisse

  1. ALİ’NİN RÜYA YORUMU

     Ashaptan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil  bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin “İlim beldesinin kapısı” diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali’ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve ne anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali “Yanlış yorumdan Allah korusun” diyerek söze başladı ve şöyle devam etti:

“Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arz etmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder.”

 

Ramazan fıkrası

İKİ BAKIMIN FARKI

Ünlü bir kalp cerrahı, arabasını motor bakımı için servise götürmüş. Servisten “Arabanı iki gün sonra gel al” demişler. Doktor arabasını almaya gittiğinde servisin baş ustası ona şöyle demiş:

—Doktor Bey, biliyor musunuz, yaptığımız iş birbirine ne kadar benziyor. Biz arabanın kalbi olan motoru tamir ediyoruz, siz ise insanın motoru olan kalbini… Ama biz bu iş için üç beş yüz dolar alıyoruz, siz ise binlerce dolar alıyorsunuz.

Doktor aradaki fakı, kendi işinin zorluğunu ve stresini çok güzel açıklamış:

—Doğru, ikimizin yaptığı iş şekil olarak aynı. Ama siz motoru stop halindeyken tamir ediyorsunuz, biz ise çalışırken. Merak ediyorsanız motoru çalışırken tamir etmeyi bir deneyin!