ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK

Alçak gönüllülük, kimseye tepeden bakmamak, kimseyi küçümsememek, kendini kimseden üstün görmemek, yaptıklarıyla, başarılarıyla, övünmemek ve şımarmamaktır. Tevazu da aynı anlamda kullanılmaktadır. İslam dininde tevazu övülmüş, müminlerin tevazu sahibi olmaları istenmiştir. Alçak gönüllülüğün karşıtı kibirdir, kendini beğenmedir. Bu ise dinimizde haram kılınmıştır. Dinimize göre insanların salt insan olmak bakımından birbirinden üstünlüğü yoktur. Peygamberimiz, “İnsanlar, tarağın dişleri gibidir, birbirinin eşidir”[1] “Müslümanlıkta şunun bunun soyundan gelme ne övünme ne de yerinme sebebidir[2] gibi hadisleriyle insanların insan olmak hasebiyle birbirinden üstünlüğünü reddeder. Mevki, mal-mülk, servet gibi değişici, yok olucu unsurlar da dinimizde üstünlük sebebi olarak görülmez. İnsanın üstünlüğü ancak iman gibi, salih amel gibi, doğruluk gibi temel insanî değerlerle ölçülür. Tevazu da bu değerlerden biridir.

            Tevazu’nun en güzel örneği Peygamberimiz (s.a.v.)’dir. O, herkese karşı alçak gönüllü davranır, kimseyi incitmez, kimseyi kırmazdı. Çocuklarla, kimsesizlerle, öksüz ve yetimlerle bilhassa ilgilenir, ihtiyaçlarını sorar, gönüllerini alırdı. “Alçakgönüllülüğü dolayısıyla Allah’ın şerefini yükseltmediği kimse yoktur”[3] hadisiyle de alçak gönüllülüğün değerini pekiştirmiştir.

            Tasavvuf büyüklerinin en fazla önemsedikleri erdem tevazudur. Bunu Allah yolunda ilerlemekte ilk adım olarak görürler. Hiçbir din ulusu, tevazu sahibi olmadan Allah yolunda mesafe alınabileceğini kabul etmez. Tevazu özünde nefsi, bir anlamda da benliği öldürmektir. Tasavvuf yolcusunun ilk aşacağı baraj, nefsin, nefs-i emmare denen, insana her kötülüğü telkin eden, şartlar oluşunca da kötülüğü işleten en ham safhasıdır.

            Büyük veli Hasan Basrî’nin ilkesi şudur: “Sabah evden çıktığın andan itibaren karşılaştığın hiç kimseden kendini üstün görmeyeceksin.”

            Yine bu din uluları, tevazuda toprak gibi olmayı öğütlemişlerdir. Çünkü toprak en iyi tevazu örneğidir. Biz insanlar her türlü pisliği ona atarız, o bizim için en güzel hububatı, sebze ve meyveleri, gülleri, karanfilleri yetiştirir. Alçakgönüllü insanlar da toprak gibidir, kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Kimseyi aşağılamaz.

Âşık Veysel,

          Karnın yardım kazmayınan, belinen

            Yüzün tırmaladım tırnağınan, elinen

            Yine beni karşıladı gülinen

            Benim sadık yârim kara topraktır

            diye boşuna dememiştir.

            İslam büyükleri çok değerli tevazu örnekleri vermişlerdir. Hz. Ömer bir gün mescitte bir bedevinin (çöl Arabı), “Ya Rabbi, beni azlardan eyle!” diye dua ettiğine şahit oldu. Sordu adama: “Bu nasıl dua?” Adam cevap verdi: “Duydum ki Cenab- ı Hak Kuran’da ‘kullarımdan şükredenler azdır’ buyurmuş. Ben de o azlardan olmayı istiyorum.”

Bunun üzerine Hz. Ömer takdir ve tevazuunu şöyle dile getirdi:

            -Rabbim, herkes Ömer’den daha âlim!

 

Dini bilgiler

 

HAT

İslâm yazılarına verilen genel ad­dır. Hat sanatı da güzel ve estetik kurallarına uygun yazı yazmak demektir. İslâm dünyasında güzel yazı yazmak konusunda büyük ve tak­dire şayan gayretler gösterilmiştir. Hat sana­tının en büyük konusu Allah'ın kitabı Kur’an’dır. Kur'ân'ı güzel yazılarla yazmak, yazıldığı sayfaları süslemek Müs­lümanlar arasında bir tutku olmuştur.

Kur'ân, Peygamber     (s.a.v.) ve Dört Halife devrinde "ma'kılî" de­nen bir yazı ile yazılmıştır. Sonra bu­na benzeyen fakat çok gelişmişi olan "kûfî" yazı ile yazılmıştır. Köşeli (kübik) bir yazı olan kûfî, daha sonra doğan bütün yazılara kaynaklık etmiştir. Hicrî 5. (M.11.) yüzyıldan itibaren de Kur'ân "nesih" denen yazı ile yazılmaya başlanmıştır. Kur'ân yazısı nesih ile kıvamını bulmuş ve o gün bu gündür hep nesih ile yazılmıştır. Bundan dolayı nesih'e Kur'ân yazısı da denir. Kur'ân'da sûre başlıkları ise nesihin biraz büyüğü olup kıvrak ve göz doldurucu bir yazı olan "sülüs" ile yazılmıştır.

Müslüman Türkler, bilhassa Osmanlılar döneminde, hat sanatındaki yenilikleri, orijinallikleri ve başarıları bütünüyle tekellerine almışlardır. Bu durumun bütün İslam âleminde onaylanması ve benimsenmesi sebebiyle, "Kuran, Mekke'de indi; Kahire'de okundu; İstanbul'da yazıldı” sözü söylenmiştir.

 

Kıssadan hisse

PEYGAMBERİMİZİN SELAMI

Sultan III. Osman’ın (padişahlığı 1754-57 yılları arası) sadrazamlarından Hekimoğlu Ali Paşa başarılı ve yetenekli bir devlet adamı, oldukça dindar bir kimse idi. Bu Ali Paşa zamanında bir tüccar iflas etmiş, bütün mal ve servetini kaybetmiş, üstelik bir de borca girmişti. Bu sıkıntılı durumda iken müracaat ettiği bütün eş-dost kapıları, bu durumdaki herkese yapıldığı gibi yüzüne kapanmıştı. Adamcağız bu çaresiz haldeyken bir gece rüyasında Peygamberimizi gördü ve O’ndan yardım ve destek istedi. Peygamberimiz ona “Git Allah’ın makbul kulu Ali Paşa’ya benden selam söyle sana 100 altın versin” dedi. Adam, “Ya Rasûlallah ben Ali Paşa’ya selamınızı iletir, bana 100 altın vermesini emrettiğinizi söylerim ama bana inanmaz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Sana inanması için ben sana belge vereceğim. Ali Paşa bana her akşam yüz salâvatı şerife okurdu, ama geçen perşembe akşamı okumadı. Bunu ona söylersen sana inanır.” Sabah olunca adam hemen Ali Paşa’ya koştu. Rüyasını anlattı. Ali Paşa “Peygamberimiz bana niye söylemiyor da sana söylüyor?” diye inanmak istemedi. Adam Hz. Peygamber’in verdiği belgeyi öne sürdü: “Efendim ben bana inanmayacağınızı Hz. Peygamber’e söyledim. O da bana bir belge verdi. Siz her gece Efendimize yüz salâvatı şerife okuyormuşsunuz, ama geçtiğimiz perşembe akşamı okumamışsınız” Ali Paşa düşünmüş o gece hakikaten okumadığını fark etmiş. Bunun üzerine adama şöyle der: “Peki Hz. Peygamber sana ne söyledi ise aynen tekrarla!” Adam tekrarladı: “Ali Paşa’ya benim selamımı söyle sana 100 altın versin.” Ali Paşa “Bir daha söyle” diye tam yedi defa tekrarlattı. Adam, Ali Paşa’yı kendisiyle alay ediyor sandı ve paradan da ümidini kesmişti ki, Ali Paşa “Sana Peygamberin her selamı için 100 altın vereceğim. Yedi defa tekrarlattım 700 altın eder” der ve gerçekten 700 altını verir.

Ramazan fıkrası

SENİN ÖLÜN ÇİÇEĞİ KOKLAYINCA

Bir İngiliz askeri Uzak Doğu’da bir çatışma sırasında ölen bir arkadaşının mezarına bir demet çiçek koymuş. Bu sırada bir Çinli de kendi ölüsünün mezarına bir tas pirinç çorbası koymuş. İngiliz askeri alaycı bir tavırla Çinli’ye sormuş:

—Acaba ölünüz o çorbayı ne zaman kalkıp içecek?

Çinli cevap vermiş:

—Senin ölün koyduğun çiçekleri ne zaman kalkıp koklarsa benim ölüm de o zaman kalkıp çorbasını içecek.

 

[1] Künuzu’l-Hakayık, c. 2, s. 185.

[2] Camiu’s-Sagir, c.2, s.194.

[3] Müslim, birr 69.