BİR CİNNET HALİ: ÇIĞ GİBİ BÜYÜYEN CİNAYETLER

Bir karşılaştırma yapılacak olsa Türkiye’nin dünyada en çok cinayet işlenen ülkeler arasında yer alacağına şüphe yoktur. Bir şeye daha şüphe yoktur: Türkiye çok cinayet işlenen ülke olmasının yanında en ilkel en çağdışı gerekçelerle ve en vahşi yöntemlerle insan yaşamına son verilen ülkeler arasında da yine ilk sıralardadır.

Ülkemizde hemen hemen cinayet işlenmediği gün olmuyor. Kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk, bebek herkes bu cinayetlerin kurbanı olabiliyor. Ama en çok, en sık ve bunun yanında en haksız, en vahşi cinayetlere hedef olan insanlarımız, her yaştan kadınlarımız. Neredeyse hemen her gün ülkemizin şurasında burasında bir veya birkaç kadın töre cinayetlerine, karşılıksız aşk ve kıskançlık cinayetlerine, kadının tek taraflı ayrılma isteğine tahammülsüzlük cinayetlerine, ülkemizde sayısı çok bol olan magandaların tecavüz girişimlerine karşı koyma cinayetlerine kurban gidiyor.

Zamanımızda, “En kutsal insan hakkı nedir?” diye aklı başında kime sorulsa, vereceği yanıt, “Yaşama hakkıdır!” olacaktır. Bütün uluslar arası sözleşmelerde, insan haklarına ilişkin evrensel bildirilerde tanımlanan 1 numaralı insan hakkı yaşama hakkıdır. Bunun dışında tanımlanan diğer bütün insan hakları yaşama hakkından sonra gelir. Çünkü insanın yaşama hakkı yoksa diğer hakların hiçbir anlamı ve değeri kalmaz.

Kur’an-ı Kerim’de cana kıymanın ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade eden ünlü ayet mealen şöyle: “Kim bir insanı haksız yere (dince ve toplumca tanınmış bir meşruiyeti olmadan) öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanın hayatını kurtarırsa bütün insanlara hayat vermiş gibi olur.” (Maide suresi: 32).

Tarih boyunca bu en kutsal insan hakkını yani yaşama hakkını ortadan kaldırmanın, bir hayata son vermenin toplumca meşru sayılan nedenleri olmuştur. Ama her zaman bir hayatı ortadan kaldırmanın kuralları, koşulları olmuştur. İnsan onuruyla bağdaşmayan, vahşet ve işkence sayılacak bir yöntemle insan öldürmek örgütlü hiçbir toplumda meşru sayılmamıştır. Dinler açısından da durum farklı değildir. Sözgelişi, İslam dini, bir insanın dirisine işkence yapmayı, işkenceyle öldürmeyi yasakladığı gibi ölüsüne de işkence yapmayı yasaklamıştır. Ölü birinin kolunu bacağını kesmek, doğramak, vücudunu delik deşik etmek, iç organlarını yerinden çıkarmak, parçalamak, yakmak gibi işlemleri haram kılmıştır.

Şu dünyada insandan ve onun hayatından daha değerli, terazide ondan daha ağır çekecek ne olabilir? İnsan bu evrende her şeyin kendisiyle değer kazandığı varlıktır. Hangi menfaat, hangi sebep böyle bir varlığın hayatına son vermeyi meşrulaştırabilir? Mevlâna ve diğer bütün maneviyat önderlerine göre insanın değeri ve yüceliği, Tanrı'nın onu varlıkların en üstünü ve en onurlusu (eşref-i mahlûkat) olarak yaratmasından kaynaklanır. Bu yüzden hiçbir bilgisi, görgüsü, marifeti, liyakati, statüsü olmayan sıradan bir kimse bile sırf insan olduğu için değerlidir ve hürmete layıktır. Ünlü bilge Sadi, “Dünyanın bütün servetleri, bütün dünyanın saltanatı, haksız yere akıtılan bir damla insan kanına değmez” diyor.

Dikkat edilmesi gereken bir nokta da işlenen cinayetlerin büyük bir bölümünün tuzak kurarak, pusuya düşürerek, baskın yaparak kalleşçe, namertçe işlenmiş olmasıdır. Düşmanını er meydanına davet edip kozunu mertçe pay etmeye kalkışan hemen hemen yok gibi.

            Kimi cinayetlerin gerekçesi tipik bir feodal zihniyetin aynası gibidir: “Bana yan baktı, işini bitirdim!”, “Oy verdiğim partiye, tuttuğum takıma hakaret etti, çektim vurdum!”, “Trafikte yol istedim, vermedi, bir de tantana yaptı; ben de haddini bildirdim!” Böyle bir sürü dokunulmazlık, sataşılmazlık kibir ve ilkelliği! Diyalog ve uzlaşma kültüründen nasipsizlik, magandalık!

Kriminolojideki gelişmeler sayesinde polis günümüzdeki cinayetlerin yüzde yüzüne yakınını aydınlatıyor, faillerini yakalayıp adalete teslim ediyor. Fakat bu yeterli değil. Niçin bu kadar çok, bu kadar pervasız cinayet işleniyor? İlgililerin, yetkililerin, psikologların, sosyologların üzerinde düşünüp cevap bulmaları gereken öncelikli soru budur!

 

Dini bilgiler

                                               AŞR-I ŞERİF

“Şerefli, değerli on” anlamında bir deyimdir. On ayetten oluşan Kur’an bölümünü ifade eder. Genellikle cemaatle kılınan namazlardan sonra, hatim duası ve mevlitlerde, dinî bir atmosferde yapılan sünnet, nişan, düğün törenlerinde okunan kısa ve özlü Kur’an bölümlerine “aşr-ı şerif” denir.

Aşr-ı şerif’ler her zaman tamı tamına on ayet olmayabilir. Ayetlerin uzunluk kısalıklarına göre bir iki ayet eksik, bir iki ayet fazla olabilir. Ama yine de “aşr-i şerif “ diye isimlendirilir. Sadece “aşir” sözü de “aşr-ı şeri” anlamında kullanılmaktadır.

 

Kıssadan hisse

EN BÜYÜK CÖMERT

     Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:

    -Ya Ömer, malının ne kadarını yardım olarak getirdin?

    Hz. Ömer cevap verdi:

   -Tam yarısını getirdim ya Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.

   Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:

   -Malının ne kadarını getirdin?

   Cevap verdi:

   -Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım.

   Bunun üzerine Allah’ın Resûlü şöyle buyurdu:

   -Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir’i kimse geçemeyecek.

 

Ramazan fıkrası

 

AT VE ARAPÇA

Sultan İkinci Mahmut zamanında bir adam işlediği ağır suçtan dolayı idama mahkûm edilmiş. Her idam mahkûmuna sorulduğu gibi ona da son arzusu sorulmuş. Adam, “Son arzum padişahın atına Arapça öğretmek” demiş ve bunu başarmak için iki yıl mühlet istemiş.  İlgililer çok saçma buldukları bu isteği son arzudur diye kabul etmek zorunda kalmışlar. Adama padişahın atının ahırının yanında bir yer vermişler, o da ata Arapça öğretmeye başlamış. Bir gün kendisini iyi tanıyan biri ziyaretine gelmiş ve hangi kurnazlıkla ata Arapça

öğretmek gibi bir son arzuda bulunduğunu sormuş. Adam, “Canım” demiş, “esas maksat zaman kazanmak. İki yıl içinde ya ben ölürüm, ya padişah ölür, ya at ölür, ya da at Arapça öğrenir!”