DİNİMİZDE AĞAÇ SEVGİSİ

Ağaç ve yeşillik, son yıllarda nüfusu milyonu aşan büyük kentlerde, beton yığınları arasında doğup büyüyüp yaşamak zorunda olan insanların en büyük hasreti olmuştur. Bu hasret giderek yoğunlaşmaktadır. Yakın bir gelecekte, sokağa çıkınca gökyüzünden başka bir yanın görünmediği kentlerde doğup büyümeye başlayan çocuklar, eğer resimlerini de görmeyecek olurlarsa, ağacı ruh gibi soyut bir varlık olarak algılayacaklardır. İnsanoğluna, sağladığı oksijenle nefes alışından evindeki mobilyaya, okuduğu kitaba, yazdığı kâğıda kadar sayısız alanda hizmeti dokunan ağaç, kent halkının hayatından maalesef bu kadar uzaklaştırılmış olacaktır. Bu durum herhangi bir millet için önemsenmeyebilir, ama Türk milleti gibi din ve tarihinden çok ciddi bir ağaç sevgisi ve saygısı miras almış bir toplum için acı verici bir gelişmedir.     

            Türk milleti, ağaç yetiştirmede, ağacın dilinden anlamada, başka milletlere örnek olacak bilgi ve kültür birikimine sahiptir. Bundan da önemlisi atalarımız, ağaca yalnızca canlı bir varlık olarak değil, bir insan gibi ruh sahibi, acı duyan; yetişmesi kolay olmayan bir varlık olarak yaklaşmışlardır. Fatih, bugün İstanbul’un kıyısında adıyla anılan ormanı kastederek, “Kim ormanımdan bilgim dışında bir ağaç keserse, ben de onun kellesini keserim!” diyerek ağaca verdiği değeri ilan etmiştir. Yine atalarımızın, “Yaş kesen, baş keser”, “Yaş ağaca balta vuran el onmaz”, “Yaş kesen, baş kesen, taş kesen iflah olmaz” gibi sözleri bu anlayıştan doğmuştur.           

            Edebiyatımız ağaç güzellemeleriyle, ağaç yüceltmeleriyle doludur. İslamî Türk edebiyatının ilk değerli örneklerinden olan Dede Korkut hikâyelerinde birçok ağaç güzellemesi yer alır.

          Ağaç ağaç der isem sana üzülme ağaç

            Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç

            Erlerin şahı Ali’nin Düldülünün eyeri ağaç       

            Şah Hasan ile Hüseyin’in beşiği ağaç

          mısra’ları bu anlamdaki şiirlere küçük bir örnektir. Daha sonraki dönemin halk ozanlarından Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde de ağaç güzellemeleri önemli yer tutar:

          Çiçek açar, domur domur dal verir;

            Kimi uzar, birbirine el verir;

            Kimi meyve verir, kimi gül verir;

            Ağaçlar üzerinde dillenir kuşlar.

          Atalarımızın ağaçla sıkı fıkı oluşu, ağaçlarla kurduğu yakınlık bunlarla bitmez. Onlar, ağaçlara, meyvelere bakarak geleceğe ait tahminlerde de bulunmuşlardır: “Kavak, yaprağını tepeden dökerse kış çok olur”, “Ayva bol olursa kış şiddetli geçer”, “Dut yaprağını açtı, soyun; döktü, giyin” gibi sözler de bu tahminlere örnektir.

Mensubu olduğumuz Yüce İslam dini, ağaç ve yeşillik hakkında benzersiz telkinlerle doludur. Kur’an’da cennet güzellikleri bile ağaç ve yeşillik tasvirleriyle; içinden pınarlar fışkıran, ırmaklar akan bağlar, bostanlarla; keyif verici gölgeliklerle mü’minlere anlatılmıştır.       Peygamberimiz, “Sizden biri bir fidan dikerken kıyamet kopsa, elindeki fidanı dikmeye yeter vakit varsa o fidanı diksin, kıyamet koptu diye vazgeçmesin.”[1], “Herhangi bir Müslüman bir ağaç diker de ondan insan, hayvan veya kuş yerse, yenen şey kıyamete kadar o Müslüman için sadaka (iyilik, sevap) olur.[2] buyurarak ağaca verdiği önemi ifade etmiştir.          

Bütün bu uyarıların muhatabı olan bizler bugün ne yazık ki ağacı ve ormanı ne yeterince seviyor ne de gerektiği gibi koruyoruz.

Dini bilgiler

EVLİYÂULLAH

Evliya, velî kelimesinin çoğulu­dur. Velî, din ve tasavvufta "Allah dostu", "Allah'ın sevgili kulu" anlamındadır. Daha açık ifadeyle velî, Allah’ı dost edinen, Allah’ın da kendisini dost edindiği kimsedir. Evliyâullah, “Allah’ı seven ve dost edinen, Allah’ın da kendilerini sevdiği ve dost edindiği kullar” an­lamına gelir. Allah, bu anlamda dost edindiği kimseyi kötülüklerden korur, dualarını kabul eder ve kerametle destekler.

Allah'ın sevgili kulu mertebesine çıkmak kolay ve herke­sin harcı bir iş değildir. Dünyaya me­yil etmemek, mal mülk endişesi taşı­mamak, ibadet ve itaatini tam bir ihlâsla yapmak, Kur'an ve sünnet çizgi­sinde bir hayat sürdürmek bu merte­beye ulaşmanın asgari şartlarındandır.

 

Kıssadan hisse

 

DOĞRU YOLDAN AYRILMAMAK

     Aylaklıktan, başıboşluktan usanan, bunun çıkar yol olmadığını anlayıp doğru yola gelmeye karar veren mirasyedi bir adam, ülkesinin kralına çıkıp, doğruluktan ayrılmadan, dürüstçe yaşamak için kendisine bir yol göstermesini istedi. Kral adama ağzına kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verdi. Bunu tek bir damla bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, bir damla dahi döktüğü takdirde hemen orada boynunun vurulacağını söyledi. Yanına da kontrol için yalın kılıç iki gözcü verdi. Adam fıçıyı kralın buyruğuna uygun şekilde, bütün gücünü, dikkat ve zekâsını kullanarak bir damla bile dökmeden şehrin bir başından öbürüne götürdü. Sonra geri dönüp kralın huzuruna yeniden çıktı. Verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyledi. Kral adama sordu:

    - Şehirde ne gördün, neye şahit oldun?

   O gün şehirde pazar kurulduğu, her yanın iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğu bir gündü. Buna rağmen adam şu cevabı verdi

   -Efendimiz, ucunda can kaygısı da bulunduğundan fıçıdaki yağı dökmemek için öylesine bir dikkat içindeydim ki, bir an bile gözümü fıçıdan ayırıp çevreye bakamadım. Bu nedenle ne kimseyi gördüm, ne de bir olaya şahit oldum.

  Kral bu dersten sonra gönül rahatlığı ile tavsiyesini yaptı:

   -İşte, yaptığın her işte, sana verilen her vazifede böyle dikkatli olur, kendini işine verirsen, Allah’ın her an seni kontrol ettiğini de aklından çıkarmazsan, hiç bir zaman doğru yoldan ayrılmazsın.

 

Ramazan fıkrası

ÖNCE BİR MOTOSİKLET

İtalya’da bir delikanlı bir gün papaya gidip günah itirafında bulunmuş:

—Muhterem Peder, ben çalıştığım şirketin şu kadar parasını zimmetime geçirdim. Ama şimdi pişmanım, bu günahtan kurtulmak istiyorum.

Papa,

—Aferin evladım, bunun için önce zimmetine geçirdiğin parayı çalıştığın şirkete iade edeceksin, sonra da yaptığın haksızlığın cezası olarak San Pietro Meydanını koşarak yirmi defa turalayacaksın!

Başka bir gün delikanlının abisi günahlarını itiraf için Papanın huzuruna çıkmış. Onun günahı kardeşinden daha ağırmış. Ona San Pietro Meydanını koşarak iki yüz defa dolaşma cezası vermiş.

Bir müddet sonra bu delikanlıların babası bir akşam aile meclisinde Papaya gidip günahlarını itiraf edeceğini söylemiş. Oğulları babalarına tavsiyede bulunmuş:

—Aman baba, Papaya gitmeden önce bir motosiklet al. Kim bilir sana San Pietro Meydanını kaç bin defa dolaşma cezası verir.

 

[1] Ali Himmet Berki, 250 hadis, s.27

[2] Riyazü’s-Salihin, c.1,s.168