BİR HOŞGÖRÜ VE KARDEŞLİK DİSİPLİNİ: TASAVVUF (1)

Dinî konular, dinî bilimler, bunlar üzerindeki tartışmalar, ülkemizde zaman zaman gündem oluşturuyor. Özellikle Ramazan ayları bu tartışmalar için elverişli bir iklim teşkil ediyor. Bu arada bir bölüm yazar, sanatçı ve akademisyenin dinî bir disipline ilgi ve merakları dikkat çekiyor. Yine bir bölüm entelektüel, bu disiplinin ana hedefi olan “insan-ı kâmil” (olgun, mükemmel insan) modelinin zamanımız için de büyük bir gereklilik olduğunu düşünüyor. Adı çok telaffuz edilmeyen, kendisine duyulan ilgi ve merakın mahrem kalmasına özen gösterilen bu disiplin “tasavvuf”tur. Hemen her Ramazanda gerçekleştirilen bu aya özel televizyon programlarında bu disipline çok sayıda gönderme yapılıyor.

Bugün bütün insanlık ahlakî bir gerileme içindedir. Küresel çapta bir ahlak seferberliğine ihtiyaç vardır. İslam adına insanlığa dürüstlüğün,  kardeşliğin, yardımlaşmanın, fedakârlığın en diri mesajlarını verebilecek en cömert kaynak tasavvuftur. Tasavvuf, insanlar arasında yaşanan ihtilaf ve sorunlarda genel olarak herkesin kendini haklı ve masum, karşısındakini suçlu ve haksız bulduğu dünyamızda insafı elden bırakmamayı; kendimizin kusurunu, karşı tarafın haklı yanını görmeyi, kısaca özeleştiri ve empati yapmayı nefis denetiminin şartı sayan bir anlayışın ilmidir. Tasavvuf, sevgi ve barış toplumu ya da dinî deyimle rahmet toplumu inşa etmenin rakipsiz disiplinidir. Birkaç yıl önce Hakka yürüyen ünlü Müslüman düşünür Seyyit Hüseyin Nasr, “Batı’ya karşı etkili güç: Tasavvuf” ifadesini bunun için kullanmıştır. Denebilir ki tasavvuf, İslamî ilimler içinde gelecekte insanları en fazla etkileme potansiyeline sahip olan yegâne disiplindir. “Tasavvuf” denen bu disiplin nedir? Popüler bir anlatımı mümkün müdür? Burada bunu bir deneyeceğiz.

Tasavvuf, İslamî ilimlerin en derin ve detaylılarındandır. “Tasavvuf” kelimesinin kaynağı hakkında, yüzyıllardan beri çok şey söylenmiş ve yazılmış, ama kesin bir sonuca varılamamıştır. Bu konu, bugün de ihtilaflıdır.  Kelimenin aslının eski Yunanca’daki “sofos” sözcüğü olduğunu öne sürenler çıktığı gibi, İran ve Hint kökenli olduğunu öne sürenler de olmuştur. Arapça “sûf” ya da “suffa”dan geldiğini söyleyenlerin sayısı da kabarıktır. “Tasavvuf”un kelime olarak kökeni ne olursa olsun, terim veya ıstılah olarak kazandığı anlam açıktır ve ne olduğu doğru dürüst bilinmektedir. Buna göre tasavvuf; dünyadan, dünya ilgilerinden olabildiğince sıyrılmak, bedensel arzu ve istekleri frenleyip tam bir denetim altına almak, girilen Allah yolunda maddi alakaları engel olmaktan çıkarmaktır.

Tasavvufun konusu ve malzemesi insandır. Onu yoğurmayı, onu biçimlendirmeyi amaç edinmiştir. Gerçekten “büyük” denmeye layık insanlar tasavvufun eleğinden geçmiş insanlardır. “Mutasavvıf”, “velî” veya “sofî” denen bu insanlar, İslam’ın “insan” denen üstün yaratığa verdiği değeri en iyi temsil ederler. Bunların gözünde insan, “Kâinatın gözünün nûrudur.”

Dini bilgiler

ADAK

Yapılması mubah olan yani yapılıp yapılmaması bize bırakılan bir şeyi mubahlıktan çıkarıp kendi ken­dimize vacip kılmaktır. Günde beş vakit namazdan başka na­maz kılmak mubahtır. Kılarsak sevabı vardır; ama kılmazsak günahı yoktur. Fakat bir şarta bağlı olarak "iki rekât, dört rekât namaz kılacağım” dersek, adamış oluruz. Bu adadığımız namazı kılmak bizim için gerekli ha­le gelmiş olur.

Adak adamanın bazı şartları var­dır. Gelişigüzel adak adanmaz. Buna göre:

  • Adanan şeyin cinsinden farz veya vacip bir ibadet bulunmalıdır.
  • Bu ibadet bizim zaten yapma­mız gereken bir ibadet olmamalıdır. Sözgelişi, bir kimse namaz kılmayı adayabilir, çünkü hem farz hem de vacip namaz vardır. Ama “falan gün öğle namazı kılayım" diye adakta bulunamaz, çünkü öğle namazı zaten kendisine farzdır, kılması gereklidir. Oruç da adanabilir. Ama adanan oruç Ramazan orucu olmamalıdır. O zaten farzdır.

            Ülkemizde en yaygın adak şekli kurban adamaktır.

Adak çoğu kez bir şarta (koşula) ve zamana bağlı olarak yapılır. “Fa­lan işim şöyle sonuçlanırsa on gün oruç tutacağım veya bir kurban keseceğim" diye adakta bulunan kim­se, işi dilediği gibi sonuçlanırsa ada­ğını yerine getirmesi gerekir. İşi dile­diği gibi sonuçlanmazsa bir şey ge­rekmez.

Kurban adamış biri, kestiği kur­banın etinden yiyemez. Adak kurba­nı kesenin eşi, çocukları, anne ve ba­bası da adak etinden yiyemez. Yerlerse yedikleri kadarının parasını yoksullara ödemeleri gerekir. Çünkü adak eti sadece yoksulun hakkıdır.

Adak yalnız Allah adına yapılır. Türbeye, evliyaya adak adanmaz.

 

 

Ramazan fıkrası

TRAFİK POLİSİ TEMEL

Babasıyla genç yaşında Almanya’ya giden Temel, Almancayı yeteri kadar öğrendikten sonra polis okuluna gidip çok heves ettiği trafik polisliğini seçmiş. Okul bitince gerekli stajdan sonra Temel’i bir şehre trafik polisi olarak atamışlar. Temel iyi trafik polisliği yapıyormuş, ama çok ceza kesiyormuş. Bunların içinde haksız kesilen cezalar da bulunuyormuş ve bu yüzden Temel sık sık üst makamlara şikâyet ediliyormuş. Bu şikâyetler giderek arttığı için Temel’i çok küçük, hiç trafiği olmayan bir kasabaya göndermişler. Bu kasabada Temel sabahtan akşama adeta boş vakit geçiriyormuş. Bir gün bir akşam vakti kasabanın epeyi dışında bulunan kilisenin papazı bisikletle kasabaya gelmiş. Temel papaza sormuş:

            —Muhterem peder, bu saatte yalnız başına kasabaya inmeye korkmuyor musun, bunun bir de geri dönüşü var?

            Papaz cevap vermiş:

            —Niçin korkayım evlat, bir yanımda İsa Efendimiz, bir yanımda da Meryem Ana var. 

          Bu cevap Temel’i hemen harekete geçirmiş:

            —Muhterem peder, bisiklete üç kişiyle bindiğin için sana ceza kesiyorum.