BİR HOŞGÖRÜ VE KARDEŞLİK DİSİPLİNİ: TASAVVUF (2)

Tasavvuf; sevgi, hoşgörü, tevazu, bağışlama, cömertlik, kardeşlik, hüsn-i zan... gibi İslamî erdemlerin, inceliklerin, güzelliklerin en yüksek boyutlarda yaşanmasıdır. Nefse hâkimiyetin tam olarak sağlanmasıdır. Nefisle mücadele tasavvufta en önemli ilke, onu mağlup etmek de en büyük hünerdir. Dünyaya ve dünya malına karşı hırs ve açgözlülük nefsin telkinlerindendir. Bu nedenle dünya malına karşı tokgözlülük, dünyanın bizzat kendisine metelik vermemek, nefsi mağlup etme yolunda ilk adımdır. Herkesin arkasından koştuğu para, mal, şöhret, iktidar... gibi dünya nimetlerine, yalnız dünyada itibara vesile olan şeylere karşı tenezzülsüzlük, nefsi denetlemenin ilk basamaklarıdır. Bir din ulusuna, bir tarikata intisap edip de dünyaya ve dünya nimetlerine ilgiyi gönlünden silememek büyük bir çelişki arz eder. Tasavvuf yoluna giren birçokları bunu başaramamıştır. Bazıları da Allah yolunda mesafe aldıklarını sandıkları bir sırada daha işin başında olduklarını fark etmişlerdir. Yunus Emre’nin şeyhi Tapduk’a, “Beni artık ele al, ben olgunlaştım, piştim...” dedikçe, şeyhin ona “Sen hâlâ dünya kokuyorsun” demesi, ele alma isteğini reddetmesi, bu işin çok zor oluşunun bir ifadesidir.

Tasavvuf ilmi, her ilim gibi teorik açıklamalar bütünüdür. Bunun pratiği de tarikatlarda yapılmıştır. Tarikatlar, bir tasavvuf büyüğünün, önderinin benimsenmesi, arkasından gidilmesiyle teşekkül etmiştir. Mutasavvıflar, kimseye, “Gelin bana tâbi olun, beni takip edin. Allah’a giden yol benden geçer” dememişlerdir. Onlara kendiliğinden bir tâbi oluş söz konusudur. Her tarikatın kendine has usul ve erkânı sonradan ortaya çıkmıştır.

Tarikatta kimseyi itmemek, dışlamamak, herkese kucak açmak esastır. Tarikat önderinin hususi adı “mürşit”tir. Mürşit, “yol gösteren” demektir. Gösterilen yol da Allah yoludur. Mürşit güneş gibi, rahmet gibi nimetini herkese sunan, insanlar arasında ayırım yapmayandır. İnsanlar arasında fark gözeten, tarafgirlik yapan mürşit olamaz. Büyük velî Bundar es-Sayrafî şöyle diyor: “İnsanlarla çekişme, niza etme, onları hor görme; Allah ki onları kulluğa kabul etmiştir, sen onları kardeşliğe kabul etmemezlik etme.”

Tasavvuf, dine derinlik kazandıran boyuttur. Tasavvufî anlayış ve yaşayış olmasa din, satıhtan ibaret kalırdı.

Dini bilgiler

BİD'AT

Sözlük anlamı, “benzeri bulunma­yan, evvelce görülmemiş bir şey icat etmek ve ortaya çıkarmak” demektir.

Kelimenin terim anlamı ise şudur: Peygamber (s.a.v.)'den sonra ortaya konan, ister iyi, ister kötü, ibadet ve âdetle ilgili her türlü iş ve davranış.

Kısaca, peygamber zamanında ol­mayıp da ondan sonra dine sokulmuş her şey bid'at’tır. Mesela, güneş tutul­duğu zaman ezan okumak, ezandan sonra yüksek sesle salvelede bulunmak gibi.

Bid'at, dinin çok tartışmalı bir konusudur. Kimi­leri, dinin ruhuna aykırı, akıl ve sağ­duyu ile bağdaşmayan bid'atların (bunlara bid'at-ı seyyie denir) redde­dilmesini; ama dinde olmamakla be­raber dinin özüne aykırı olmayan iyi davranışların (bunlara bid'at-ı hasene denir) benimsenmesini doğru bu­lurlar. Yüzyıllardır İslamın simgelerinden birisi olmuş minareler, peygamberimizin vefatından yaklaşık yarım asır sonra (Bk. MİNARE) yapılmaya başlamıştır. Kimse minareye bid’at diye itiraz etmemiştir. Bu da, dinin ruhuna ve amacına aykırı olmayan yeniliklere din bilginleri tarafından kötü gözle bakılmadığını göstermektedir.

 

Bir söz, bir yorum

 “KİMİ KOLLAR BİLEZİKLERLE, KİMİ BİLEZİKLER DE KOLLARLA ÖVÜNÜR”

 Kimi insanların şahsen hiçbir değerleri, hiçbir meziyetleri, hiçbir alanda liyakatleri yoktur. Böyleleri değeri parayla, servetle, mal mülkle, mevki ve makamla sağlamaya çalışırlar. Kendilerine ancak bunlar değer katar. Sahip olunca da bunlarla övünürler. Kimi kolların bileziklerle övünmesi işte bu demektir.

Kimi insanlar da şahsen öyle değerli, öyle erdemli, o kadar liyakat sahibidirler ki, bunların sahip oldukları para, servet, mal mülk, mevki ve makam bunlara bir değer katmaz; tersine para, servet, mal mülk, mevki ve makam bunların şahsiyetleriyle değerlenir. İşte kimi bileziklerin de kollarla övünmesi bu demektir.

Kısaca, altın bilezikler bazen takıldığı kollardan daha değerlidir. Bazen de tam tersi, kollar kendisine takılan bileziklerden daha değerlidir.

Fıkra

TEK MANDA

1.Dünya Savaşı sonunda ağır bir yenilgiye uğrayan, insan varlığı ve ekonomisi perişan olan Osmanlı devletini kurtarmak için öne sürülen çareler arasında, Amerikan veya İngiliz mandasına girmesi önerisi de vardı. Yahya Kemal en çok bu öneri sahiplerine kızar ve şöyle dermiş: “Sultan Fatih İstanbul’u almak için döktürdüğü toplardan her birini kırk mandaya çektirmişti. Bunlar ise koca İmparatorluğu bir tek mandaya çektirecekler!”