DİN BUYRUKLARININ YAŞANILAN ÇAĞA GÖRE ANLAŞILMASI VE YORUMLANMASI BİR MECBURİYETTİR

Gerek ülkemizde gerekse diğer Müslüman ülkelerde geleneksel din yorumlarına bağlılık her zaman ağır basıyor. Günümüzün hayat şartlarıyla bağdaşması asla mümkün olmayacak geleneksel din yorumlarına bugün de uyulmasında ısrar ediliyor. Bu ısrar sanıldığı ve beklendiği gibi dine sempati kazandırmıyor; tersine iyi niyetli insanları bile caydırıcı, dinden uzaklaştırıcı bir etkiye sebep oluyor. Çünkü dünün şartlarıyla bugününki aynı değil. Yarının şartları da bugünküyle aynı olmayacak. Dinin anlaşılması ve yorumlanması da buna göre olmak zorunda.

Zamanımızda yurt içinde Hüseyin Ataylar, Yaşar Nuriler, Mustafa Öztürkler; yurt dışında Fazlurrahmanlar, Hasan Hanefiler, Muhammed Tahalar ve benzerleri bütün muhalefetlere, karalamalara, iftiralara rağmen bu alanda bir çıkış yolu arıyorlar. Bu arayış sırasında yanlış da yapabilirler; ama çabaları ve hedefleri doğrudur, yerindedir ve gereklidir. İşte size bu gereklilikle ilgili somut bir örnek:

            Yakın bir geçmişte Diyanet İşleri Başkanlığına bir Müslümanın kazaya kalmış farz namaz borcu varken sünnet namaz kılmayıp onun yerine vaktinde kılınamamış farzları kılması doğru olur mu, diye sorulmuş.

            Verilen cevap şöyle: Sünnetlerin de kılınması gerekir. Sünnet yerine kaza namazı kılınamaz. Ama kazaya kalmış farz namaz borcu olan kimselerin, kendilerinin ve ailelerinin geçimlerini sağlamak için gerekli olan zamanın dışındaki bütün zamanlarını söz konusu namazların kazası için kullanması gerekir.

            Sorun şurada: Namaz elbette dinimizi en yüce ibadeti. Bunda bir sorun yok. İnsanlar vaktinde kılamadığı namazlarını da ellerinden geldiği kadar kaza etsinler. Buna da eyvallah. Fakat insanlara zorunlu mesaisinden artan bütün zamanlarını kaza namazı kılmaya harcaması direktifi ya da yönlendirmesi bu zamana ne kadar uygundur? Bugünün şartlarıyla ne kadar bağdaşır?

            En basitinden bugün muhtaç bireylere, topluma, sahipsiz ve bakımsız hayvanlara hizmet için oluşturulmuş birçok örgütler, kuruluşlar var. Buralara destek olmak, ya da bireysel olarak bir çaba göstermek gereksiz ve önemsiz bir bir zaman harcama sayılabilir mi?

Geçtiğimiz kışın karlı günlerinde, oturduğu yerden beş km. uzaktaki ormanlık bir alanda yaşayan köpeklere her gün yiyecek götüren bir vatandaşımız bazı TV kanallarında haber olmuştu. Bu vatandaşımız kaza namazı kılan bir kimseden daha az önemli bir işe mi zaman harcamaktadır? 

Nice çaba, iyilik ve yardım örnekleri verilebilir ki hiçbiri için boşuna mesaiden, zaman israfından söz edilemez!

Geleneğe sıkı sıkı bağlanan, yaşanılan zamanı göz önüne almayan her açıklama ve yorum daima sorunlu olacak, yaşananlarla, pratikle çelişecektir.

 

Dini bilgiler

MU'CİZE

“Aciz bırakan, bir şeyin, bir olayın bir eş ve benzerini ortaya koymakta muhatabı başarısızlığa mahkûm eden” demektir. Harikulade, olağanüstü şey, olay da mucizenin anlamına dâhil ifa­delerdendir. Mucizenin terim anlamı, peygam­berlerin zaruret halinde (inkârcıların isteği üzerine) Allah'ın yardım ve des­teğiyle gösterebildikleri olağanüstü şey veya olay demektir. Akıl, mantık mucizeyi izah edemez. Peygamberler de kendiliklerinden mucize göstere­mezler. Ancak Allah'ın yardımına sığınarak mucize gösterebilirler.

Her peygambere bir mucize veril­miştir. Bunlar zaman ve mekânla ka­yıtlı mucizelerdir. Yani her peygam­berin kendi zamanı ve yaşadığı çevre ile ilgilidir. Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed'in de bu tür mucize­leri vardır. Fakat O'nun Kuran mu­cizesi, bütün zaman ve mekânları kapsayan sürekli mucizedir. Peygam­berimizin yalnız kendi zamanında ge­çerli mucizeleri ise çoktur. Şakku'l-Kamer (ayı ikiye bölmesi), ağacın kendisine doğru yürümesi, taşın ko­nuşması, devenin halinden yakınması, ağaç kütüğünün inlemesi, kendi­sine ikram edilmek üzere kızartılmış koyun etinin zehirli olduğunu haber vermesi onun hissi mucizelerine ör­nektir.

Diğer peygamberlerden Hz. Musa'nın asa’sının ejderha olması, elini koynuna sokup çıkarınca ay gibi par­laması, Hz. Salih’in devesi, Hz. İbrahim'i ateşin yakmaması, Hz. İsa'nın kör gözleri açması, ölüleri diriltmesi gibi mucizeleri ünlüdür.   

 

Ramazan fıkrası

YAŞŞA HEMŞERUM

Temel, tipik özellikleriyle her yerde, her toplulukta hemen tanınıvermekten hiç hoşlanmıyormuş. Bundan kurtulmak için Amerika’ya gidip büyük bir azimle çok iyi İngilizce öğrenmiş. Sonra piyano dersleri alıp başarılı bir piyanist olmuş. Bu arada estetik ameliyatı yaptırıp görüntüsünü tamamen değiştirmiş. Bütün bu özellikleri kazandıktan sonra bir gün büyük bir salonda seçkin bir dinleyici topluluğuna bir piyano konseri vermiş. Konser sonunda dinleyenler Temel’i samimi bir takdirle alkışlamış. Fakat bu sırada dinleyicilerden birinin, “Yaşşa hemşerum!” diye tezahürat yapması Temel’i hayal kırıklığına uğratmış. Temel, tam değişimi başardığına inanmışken böyle kolayca tanınıvermesine akıl erdirememiş. Tezahürat yapan kişiyi bir el işaretiyle sahneye çağırmış ve geçirdiği değişime rağmen kendisini nasıl tanıdığını sormuş. O da açıklamış:

   –Bütün piyanistler, piyanonun başına geçtiklerinde şayet tabure piyanoya uzaksa tabureyi piyanoya yaklaştırıp konsere öyle başlarlar. Sen ise tam tersini yaptın; piyanoyu tabureye yanaştırıp konsere öyle başladın!