MÜSLÜMANLARIN HAYATINDA TEORİ VE PRATİK ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

Zamanımızda var olan hiçbir dinin ve hiçbir ideolojinin teorisi/nazariyesi ile mensuplarının pratikleri, yani davranışları arasında, Müslümanlık ve Müslümanlarınki kadar terslik, uyuşmazlık, çelişki yoktur. Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu İslam’ın iyilik, güzellik, bilhassa dürüstlük adına verdiği buyrukların neredeyse hiçbirine uyma gereği duymadan, bu konuda en küçük çaba göstermeden hayatını sürdürüyor ve gerine gerine de, “Müslümanım!” diyorlar. Bunu söylerken de İslam’ı yalnızca namaz, oruç gibi belirli ibadetlerin yapılmasıyla; kadınların örtünmesiyle; alkollü içkilerden uzak durulmasıyla gereği

yerine getirilen bir din olarak algılıyorlar.

            Müslümanlar; Müslümanlığın Hak ve adalete, kul (insan) haklarına riayete; verilen sözü tutmaya; yalandan, hileden, sahtekârlıktan mutlak bir şekilde uzak durmaya; gerçek Müslümanlığın ancak bunlarla mümkün olduğuna dair açık seçik buyruklarından hiç haberleri yokmuş gibi yaşıyorlar.

            İslam’ın teorisi ile Müslümanların pratiği arasındaki en önemli çelişkilerden biri; hak ve adalete uyma, insan (kul) haklarına saygı gösterme konusunda yaşanmaktadır. Müslümanlığın üzerinde eşsiz bir duyarlılık gösterdiği ilke, her alanda hak ve adaletin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi; kimliği, aidiyeti, mensubiyeti ne olursa olsun hiçbir kimsenin ve hiçbir toplum kesiminin zerre kadar zulüm ve haksızlığa uğramamasıdır. Pratik ise bunun tam tersidir.

“Küfür ile âbâd olunur, zulüm ile âbâd olunmaz!”

            Bu, tarihte İslam dünyasından yükselen; bir devletin dinsiz, inançsız bile olsa varlığını sürdürebileceğine; ama zulme saparsa yaşamasının mümkün olmayacağına güçlü vurgu yapan bir sestir.

Yakınlarda vefat eden ABD’li ünlü tarihçi Bernard Lewis, Müslümanlıkta adalete verilen öneme; halkın dinli-dinsiz, Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmadan herhangi bir zulme ve herhangi bir haksızlığa uğramamasının temel amaç olduğuna her fırsatta değinmiştir. Lewis’e göre Batı’nın parlak devirleri nasıl özgürlükler sayesinde vücut bulduysa, Müslümanların parlak dönemleri de adalet sayesinde vücut bulmuştur. Yani Batı’nın yükselişinde özgürlük, Müslümanların yükselişinde adalet aynı role sahip olmuştur.

Son yüzyıllarda ve özellikle bizim yüzyılımızda İslam toplumlarında egemen olan uygulama, geçmişteki bu adalet duyarlılığıyla hiç örtüşmemekte; yolsuzluk, hırsızlık, sahtekârlık, kayırmacılık vb. görülmemiş bir hızla yayılmaktadır.

            ABD’de yerleşmiş bir Müslüman akademisyenin İslam’ın iyi insan olmaya ilişkin esaslarına en çok hangi toplumlarda uyulduğuyla ilgili olarak iki yıl kadar önce yaptığı bir araştırmada en iyi Müslüman ülke bile 80'li sıralarda yer almıştır. En son sıralarda da yine Müslüman ülkeler bulunuyor. İlk sıralarda ise İskandinav ve Batı Avrupa ülkeleri bulunmaktadır.
            Müslümanlığın teorisiyle Müslümanların pratiği arasındaki çelişkilere istenirse kişisel ve toplumsal hayatımızın her alanından örnekler verilebilir. Çünkü Müslümanların hayatının hemen her alanı ne yazık ki bu tür çelişkilerle doludur.

            Müslümanların hiçbir zaman akıllarından çıkarmaması gereken evrensel gerçek şudur: “Müslüman olmadan da iyi insan olunabilir; ama iyi insan olmadan asla iyi bir Müslüman olunamaz!”

 

Kıssadan hisse

ÜÇ MÜRİTLİ ERMİŞ: HACI BAYRAM VELÎ

 

    Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murad’ın saygı duyduğu manevi önderlerdendi. Hükümdarın Hacı Bayram’a saygısı o derece büyüktü ki ona mürit olanlardan vergi almıyordu. Ama gelin görün ki bütün Ankara halkı Hacı Bayram’ın müridi olduğunu iddia ediyordu. Ankara’da kimden vergi istense “Ben Hacı Bayram’ın müridiyim” deyip işin içinden sıyrılıyordu. Bu durum haklı olarak hükümdara yansıtıldı. Hükümdar Hacı Bayram’a bir mektup gönderip, “Gerçek müritlerinizin sayısını bana bildiriniz, sizin bildirdiğiniz herkes vergiden muaf tutulmak üzere kabulümdür” dedi.

   Hacı Bayram devletine saygılı bir maneviyat büyüğü olarak kendisine bağlılığın kötüye kullanılmasından zaten şikâyetçi idi. Mektubu fırsat bilerek müritlik iddiasındaki herkese haber saldı: “Falan gün falan yerde toplanınız” diye. O gün hemen bütün Ankara halkı şeyhlerinin davetine uyarak bildirilen yere akın ettiler. Hacı Bayram bir tepeciğe kurdurduğu bir çadırdan çıkarak kalabalığa sordu: “Beni seviyor musunuz?” Kalabalık hep bir ağızdan karşılık verdi: Elbette seviyoruz.” “Bana yürekten bağlı mısınız? İstesem benim için canınızı verir misiniz?” Kalabalık cevap verdi: “Canımız da kanımız da senin yoluna feda olsun...”

Hacı Bayram bunun üzerine “Bugün bana bağlı olanları şu çadırın içinde bir bir kurban edip canlarını cennete göndereceğim. Şimdi bir kişi çıksın” dedi. Kalabalıktan bir kişi çıktı. Hacı Bayram onu çadıra aldı. Çadırda önceden hazırlattığı koyunlardan birini kestirerek kanını çadırdan dışarıya akıttırdı. Dışarıdakiler adamın gerçekten kurban edildiğini sanarak ürperdiler. Hacı Bayram dışarı çıktı, “Bir kişi daha gelsin” dedi. Bir adam daha çıktı. Onu da çadıra alıp aynı işlemi yaptı. Sonra dışarı çıktı ve bir kişi daha istedi. İşin şakayla gelir yanı yoktu. Giden gidiyordu. Bu defa bir şaşkınlık ve duraksama görüldü. Yine de bir hanım ileri çıktı. Hacı Bayram onu da çadıra aldı. Aynı olay tekrarlandı. Dördüncü defa Hacı Bayram kurbanlık isteyince tek kişi çıkmadı. Hacı Bayram artık hükümdara cevap verecek durumdaydı:

 ―Sultanım, vergiden affedilmek üzere gerçek müritlerimi sormuştunuz. Benim gerçek müritlerim falan, filan isimli üç kişidir.

 Bizim Kur’an’a ve İslam’a bağlılığımızın, müritlerinin Hacı Bayram’a bağlılığından farkı var mı acaba?

 

Fıkra

KAZAK ERKEK

Zaferle sonuçlanmış bir sefer dönüşü padişah mola verdikleri bir ovada biri siyah, biri beyaz iki çadır kurdurmuş. Sefere katılan beyleri, paşaları yanına çağırıp onlara şöyle demiş:

—Şu anda hanginiz kazak, hanginiz kılıbık, onu test edeceğim. Hem hoş vakit geçirir hem de kimin ne olduğunu öğrenmiş oluruz. Ben emir verince kazak olanlar siyah çadıra, kılıbık olanlar beyaz çadıra koşacak. Sakın kimse beni kandırmaya kalkışmasın, ben zaten kimin ne olduğunu biliyorum.

Sonra, “Yallah çadırlara!” diye emir vermiş.

Bir de bakmış ki herkes beyaz çadıra doğru koşuyor. Siyah çadıra doğru ise sıska, ufak tefek, çelimsiz bir adam koşuyormuş.

Padişah hemen siyah çadıra koşan o tek adamı çağırıp kızgın bir sesle sormuş:

—Ne yani, bu kadar milletin arasında bir sen mi kazaksın?

Adamın cevabı tam bir itirafmış:

—Hayır, hükümdarım, karım bana “sakın hiçbir yerde kalabalığa karışma” diye tembih etti de o yüzden hiç kimsenin gitmediği siyah çadıra doğru koştum.