Depresyonun söylediği yalanlar

27 Mayıs 2021

İçinde yaşadığımız dünya eski zamanlara göre daha konforlu bir hayat sunsa da her geçen günle beraber insanların depresyona girme oranı da artıyor. Depresyon umutsuzluk ve değersizlik duygusuyla karakterize bir psikolojik rahatsızlık ve neredeyse ruh sağlığının gribi gibi diyebiliriz. Çünkü en sık karşılaşılan psikolojik problemlerin başında geliyor. Ancak işin ilginç olan tarafı şu, depresyon yaşayan çoğu kişi depresyon yaşadığını bilmiyor ve depresyondan dolayı hissettiği olumsuz duygular ve eski enerjisini yakalayamadığı için kendisini suçlu ve tembel hissediyor. Bu yazımda depresyonun bize söylediği yalanlardan bahsetmek istiyorum.

Depresyon her şeyin bizim hatamız olduğunu söyler. Bugüne kadar ters giden her şey sanki sadece senin suçunmuş gibi hissedersin sen de. Halbuki ne kadar hatalı olursan ol, her zaman dışarıdaki faktörlerin de etkisi vardır. Ve hatta sen elinden gelen her şeyi bile yapsan, bazen istediğin sonucu alamazsın. Diğer insanların, koşulların ve içinde bulunduğun zamanın etkisi aldığımız sonuçlarda çok etkilidir.

Depresyon kimsenin bizi sevmediğini ve değer vermediğini söyler. Ancak bu depresyonun en sık söylediği yalanlardan biridir. İnsan kötü hissettiği zamanlarda duygular bakış açısını çok fazla etkiler. Böyle olunca, etrafımızda bize iyi davranan ve sevdiğini düşündüğümüz insanların sadece kibarlık yaptığını ya da bize acıdığı için böyle davrandığını düşünebilirsin. Keşke öyle şefkatli bir dünyada yaşasaydık. İnsanlar sevdikleri insanlara sevgi gösteriyorlar sadece. Şu an böyle hissediyor olman insanların seni sevmemesinden dolayı değil, depresyon yaşadığından dolayı yani.

Depresyon hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, iyileşemeyeceğini, her şeyin artık sadece daha kötüye gideceğini söyler. Ancak gerçek durum bunun tam tersidir. İnsanlar iyi ya da kötü dönemler geçirirler. Eğer doğru şekilde mücadele edersen, yardım almayı zayıflık olarak görmezsen içinde bulunduğun depresyondan da çıkman mümkündür. Depresyon tedaviye en olumlu yanıt veren psikolojik problemlerden biridir.

Depresyon bu hayatta iyi olan hiçbir şeyi hak etmediğimizi söyler. Depresyonda olan insanlar kendilerini cezalandırma eğiliminde olurlar. Mutluluğu, keyif almayı, rahatlamayı veya bugüne kadar türlü zorluklarla elde ettiği konforu hak etmediğini düşünür. Kendini iyi olan her şeyden mahrum eden insan, bir kısır döngü içine girer ve her geçen gün daha da kötü hissetmeye başlar. Halbuki her insan mutlu olmayı, keyif almayı ve anlamlı bir yaşamı hak eder. Bu insanın var oluşunda vardır. Her insan hatalar yapar, hayatının belirli bir aşamasında işler yolunda gitmeyebilir. Bunun karşılığı kendini iyi olandan mahrum etmek değildir.

Depresyon diğer insanların senden sıkıldığını ve senin onlara yük olduğunu söyler. Ve sen de bu yalana inanınca kendini içe kapatmaya başlarsın. İnsanlardan gitgide uzaklaşırsın. Yalnızlık depresyonu artıran en önemli etkenlerden biridir. İnsanların senden sıkıldığını düşündüğün için seninle görüşmek isteyen insanları geri çevirmeye başlarsın. Ve bir süre sonra, sen insanları hep geri çevirdiğin için insanlar da seni aramamaya başlar. Ve kendi kendine, “Bak demek ki haklıymışım, artık kimse beni aramıyor” dersin. Ancak işin gerçeği, sen insanları hep geri çevirdiğin için insanlar artık aramaktan vazgeçer, senden değil.

Yazının devamı...

En büyük engel zihnindeki engeldir

20 Mayıs 2021

Birçok insanın olmak istediği kişiyle olduğu kişi arasında ciddi bir uçurum var. İnsanlar kendilerine ve dünyaya dair birçok şeyi değiştirmek istiyorlar ama bu değişim her zaman için kolay olmuyor. Daha başarılı, daha mutlu, maddi anlamda daha iyi durumda olmak isterken hedefine ulaşamayan birçok insan içinde bulundukları durum için diğer insanları ya da koşulları suçluyor. “Bana imkân sağlanmadı, zor şeyler yaşadım, kimse bana destek olmadı” sözleri benim en sık duyduğum şikâyet kalıplarından.

Bunları söyleyen insanların birçoğu gerçekten haklı olabilir. Maalesef dünya herkese eşit koşullar sağlamıyor. Bazıları için bazı şeyler çok daha kolay gerçekleşiyor. Ama uzun vadede önemli olan şey, başlangıç noktası değil, başlangıç noktasından ne kadar ileri gidebildiğindir. Şikâyet eden insanlar farkında olmadan konforlu bir alan yaratıyorlar ve yapmak isteyip de yapamadıkları şeyler için şikâyetlerinin altına sığınıyorlar. Ve bir şeyin nasıl yapılamayacağını durmadan tekrar eden insanlar, olmak istedikleri insana giden yolda sadece olumsuz şeyleri görmeye başlıyor. Bir hikâye paylaşmak istiyorum seninle:

Adamın biri, kendi şehrine gelen büyük bir sirki ziyarete gidiyor. Bu sirk o kadar büyük ve şatafatlı bir sirkmiş ki o şehirde yaşayan insanların birçoğunun daha önce hiç görmediği egzotik ve vahşi hayvanlar, devasa büyüklükte zürafalar, gergedanlar ve filler varmış içerisinde. İzleyen herkesi büyüleyen gösterilerin yapıldığı sirki ziyarete giden adam, hayvanların gösteri yapmadığı zaman beslendiği yere gidince, sirkteki kocaman filin bir çocuğun bile rahatlıkla koparacağı bir iple bağlandığını görmüş ve çok şaşırmış. Fil bazen hareket etmek ve daha ileri gitmek istiyor ama bağlı olduğu ince ipin sınırlarına geldiği zaman, üzgün ve mırıldayan bir şekilde eski yerine dönüyormuş. Adam bu duruma çok şaşırmış, çünkü bir çocuğun bile rahatlıkla koparabileceği bir ipin nasıl bu kocaman fili bağladığını anlamamış ve oradaki eğitmenlerden birine bu durumu sormuş. Eğitmen de fillerin bebeklikten itibaren aynı uzunlukta ve kalınlıkta iple bağlandığını, bebekken, denemesine rağmen ipten kurtulamayan fillerin yetişkin oldukları zaman da ipi zorlamadıklarını, bu sebeple bu ince ipin fili bağlı tutmak için fazlasıyla yettiğini söylemiş.

İşte aynen filin yaşadığı gibi, insanların kendilerini engelleyen şeylerle ilişkileri böyle işliyor. Daha önce yaşanan başarısızlıklar, hayal kırıklıkları, zihnimizde bir kalıp oluşturuyor: “Yine olmayacak”. Bu sebeple denemeye ne gerek var? İşte böyle bir bakış açısıyla yaklaştığın zaman, olmayacak dediğin şey olmuyor, çünkü uğraşmıyorsun bile. Karşılaştığım birçok insan, sadece kendi başarısızlıklarını değil içinde yaşadığı ailenin, mahallenin başarısızlıklarını bile kendi üzerine alabiliyor ve denemekten vazgeçiyor. “Bizim aileden kim üniversiteye gitmiş ki? Bu mahalleden kim başarılı olmuş ki ben olayım?” gibi bakış açıları maalesef ortaya çıksa önemli farklılıklar yaratacak potansiyellerin kaybolup gitmesine neden oluyor.

İşin sırrı, geleceğe dair olumsuz ön yargılarla bakmak ve şikâyet etmek yerine, benim elimden ne gelir diyerek yola çıkmakta. Denemeyen yapamaz. Hep olumsuzlukları gören ve şikâyet eden insanlar hiçbir zaman fırsatları göremez. Kendi hayatına dönüp baktığın zaman, kaçırdığın fırsatların ve olmak istediğin insana dönüşmeni engelleyen şeylerin birçoğunun sorumluluğun sende olduğunu göreceksin.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

 

Yazının devamı...

Aşırı şefkat muhatabına zulümdür

6 Mayıs 2021

Hülya Hanım 8 yaşındaki oğlu Emre’yi gözünden bile sakınıyor. Onun yapması gereken her şeyi onun adına yapıyor, okulda yaşadığı minik tartışmalara bile müdahil oluyor, arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlarda, tek tek arkadaşları ve hatta öğretmenleriyle konuşup sorunların çözümünü sağlıyor. Emre için hayat güzel, hayat onun için sadece keyiften ibaret. Bir diğer senaryoda ise, Hilal Hanım, ilişkilerinin başında eşi için her şeyi yapıyor, aman o yorulmasın, aman ilişkileri sıkıntıya girmesin diye evin küçük büyük tüm sorumluluklarını üzerine alıyor. Birisi ona, “Neden kendini bu kadar yoruyorsun?” diye sorsa muhtemelen cevabı, “Ne var ki, elime mi yapışacak!” olabilirdi.

Bu iki senaryoda da ortak olan noktalar var; bir koruyucular, bir de korunanlar. İnsanın sevdiği ve şefkat gösterdiği kimseleri koruması çok normaldir. Ancak bu koruma güdümüz olması gerekenden fazla bir noktaya geldiği zaman, hem koruyucuyu tüketir hem de korunanın gelişmesini engeller. Gelin beraber iki cepheden de bakalım:

Bir insan neden kendini hırpalarcasına başka birisine adar kendisini? Özel durumlarda bunu sadece sevgiyle açıklayabiliriz. Mesela karşımızdaki insanın bakıma muhtaç olması, kendi başına idare edemeyecek kadar hasta olması. Ama bunun haricinde, karşı tarafın ihtiyacından çok daha fazla ilgi genelde kişinin kendisinde eksik olanın telafisiyle ilgili olabilir. Hülya Hanım’ı göz önüne alalım. Belki kendi çocukluğunda yaşayamadığı ilgiyi çocuğuna göstermek istiyordur ama burada ölçüyü tutturamamıştır. Belki evliliğinde hissettiği duygusal eksikliği çocuğuyla kurduğu ilişkiyle doldurmak istiyordur. Peki, Hilal Hanım? Belki daha önceki ilişkilerinde yaşadığı hayal kırıklıklarını yaşamamak ve kaybetmemek için ya da birisinin onu sevmesinin sadece ona hizmet ederek sağlanabileceğini zannettiği için karşısındaki insana kendini tüketecek kadar hizmet ediyordur.

Peki, korunan tarafta neler oluyor? İşte burası birazcık ilginç. Normalde aşırı şefkat gösteren tarafın en büyük gerekçesi karşı tarafa iyilik yaptığını zannetmesi oluyor. Ama durum tam tersi. Diyelim ki çocuğunuza bu şekilde yaklaşıyorsunuz. Çocuğunuzun kendine güveni siz varken gayet üst düzeyde görünebilir. Ancak siz olmadığınız zamanlarda küçük aksaklıklarda bile ciddi hayal kırıklıkları ve öz güvensizlik yaşayabiliyor. Neden? Çünkü daha önce en küçük problemleri bile çözmeyi öğrenemedi. Onun adına her şeyi siz çözdünüz. Bir diğer sorun da şu: Sizin ona gösterdiğiniz ilgi ve değer toplumsal anlamda alabileceğinin kat kat üstünde. Ya da yaptığı hatalarda ona hatalı olduğunu söylemediğiniz için yaptığı her şeyi doğru zannediyor. Bu durum da çocuk hayatın içine dâhil olduğunda, hep ben haklıyım diyerek uyumsuzluklar yaşamasına ya da insanlar benim değerimi bilmiyor deyip içe çekilmesine neden olabilir.

Gelelim ilişkilere. Seven insanların birbirine destek olması harika bir şey. Zaten ilişkilerin en güzel tarafı da bu değil mi? Ekip olabilmek. Ancak bir ilişkinin sağlıklı ve sürekli olabilmesi için, sorumlulukların dengeli dağılması gerekir. Ama siz karşı tarafın da yapması gereken şeyleri üzerinize alırsanız, karşı taraf bundan şikâyet etmeyecektir ve alışacaktır. Aslında onun ilişki içinde kendini geliştirmesine iyilik yaparak engel olmuş olacaksınız. Böyle bir ilişkide günün birinde her şeyi ben yapıyorum diye isyan edince, bunu sen yaptın cevabı bile almanız muhtemeldir.

Sonuç olarak, aşırı şefkat karşı tarafın gelişmesini, gerçekçi benlik geliştirmesini, sorumluluklar almasını engeller. İnsanların sorumluluklarını alması ve zorluklarla baş edebilmesi için yapabileceğimiz en iyi şey, yanındayım mesajı vermektir, onun adına sorumlulukları üstlenmek değil.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...

Saygı görmenizi engelleyen iyi niyetli davranışlar

29 Nisan 2021

Saygı görmek bu dünyada hak ettiğimiz değeri gördüğümüzün işaretidir. Ancak bazı insanlar, ne yaparlarsa yapsınlar, hak ettikleri saygıyı göremediklerini düşünüyorlar. Hem de çevrelerine bakınca, kendisi kadar özen göstermeyen, belki de diğer insanlara hoyratça davranan insanlardan çok daha az saygı gördüklerini görünce, bu durum onları üzebiliyor.

Ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un en meşhur eserlerinden Beyaz Gemi romanındaki kahramanlardan biri Mümin dededir. Mümin dede, yaşadıkları köyde, yardım isteyen herkesin işine koşar, elinden geldiğince herkese iyilik yapmaya çalışır ve çok çalışkan bir insandır. Ancak buna rağmen köylüler Mümin dedeye hiç saygı duymaz, dalga geçerler, küçümserler. İşte birçok iyi niyetli insan, Mümin dedenin kaderini paylaşmaktadır. Elinden gelen çabayı gösterir ancak yine de saygı göremez. Bu yazımda, iyi niyetle yapılan ancak karşımızdaki insanlar tarafından yeterince değer görmemize engel olan bazı davranışlardan bahsedeceğim.

İlk olarak bahsetmek istediğim davranış, çok fazla özür dilemek. Özür dilemek yaptığımız hataların telafisi için kullandığımız erdemli bir davranıştır. Ancak yerli yersiz, bazen gerekmediği halde özür diliyor olmak, bir süre sonra, siz bunu kibarlık olarak yapıyor olsanız bile, karşı tarafta gerçekten hata yapmışsınız gibi bir algı oluşturabilir.

Bir diğer konu ise, herhangi bir konuyu konuşurken, karşı tarafın bizden beklemediği kadar çok ve gereksiz açıklamalar yapmak. Bir konu hakkında gereksiz detaylar verdiğimiz zaman bu hem iletişime zarar verir, hem de çok basit konuyu bile açıklarken karşı tarafın söylediklerinize verdiği değeri düşürür. Bazı durumlarda ise söylediklerinizin güvenilirliğinin sorgulanmasına neden olur. Bir örnek vermek gerekirse, işe 5-10 dk geç kaldığında, biri sana neden geç kaldın diye sorduğunda, uzun detaylar veriyor olmak şüphe bile uyandırabilir. Halbuki sadece, trafiğe takıldım demek bile yeterli olacaktır.

Hayır olsun diye yaptığımız yardımlar ve iyilikler haricinde tüm iyiliklerin bir karşılığının olması gerekir. Çok kolay elde edilen iyilikler diğer insanlar tarafından değersiz olarak algılanabilir. Yani bir insan senden istemeden ona durmadan iyilikler yapıyorsan, bu insan senin çabanı fark etmeyebilir bile. Ya da yaptıkların karşısında beklentiye girdiğinde, “Sen kendin yaptın” gibi bir cevapla karşılaşmak mümkündür. Ben birine iyilik yapacağım zaman, bunun değerini bilecek insanlara yapmaya gayret ediyorum. Gördüğüm değer, iyilik yapmaya devam etmemi sağlayan motivasyon oluyor.

Sevdiğimiz insanlarla beraber geçirdiğimiz zamanlar gerçekten çok değerlidir ve keyiflidir. Mutluluğumuzu diğer insanlarla paylaştıkça artar. Ancak tüm mutluluğumuzu diğer insanlara bağlarsak, bu bizim kendi başımıza vakit geçirmemizi zorlaştırır. Günlük hayatın içerisinde, dışarıda yemek yemek, bir kahve içmek, alışverişe gitmek için bile hep yanımızda birileri olsun istiyorsak bu bizim hayatımızı zorlaştırır ve diğer insanların gözünde her zaman muhtaç bir algıya sebep olabilir. Diğer insanlarla zaman geçirmek güzeldir, ama yalnızlığın tadını çıkarmak da başkadır ve insana güçlü hissettirir.

Son olarak söylemek istediğim şeyse, eleştiriler karşısında yıkılmak. Evet, kimse eleştiri duymak istemez, ama hayatın gerçeğidir, bazı insanlar biz ne yaparsak yapalım bizi eleştirecektir. Burada eleştirinin canınızı sıkıyor olması normal, ama her eleştiriyi ciddiye almak, her olumsuz ifadeye cevap vermek zorunda hissetmek insanların bize gösterdiği saygıyı olumsuz etkileyebilir. İnsanlar bazen öylesine konuşur. Her söylenene cevap vermek zorunda değilsin.

Yazının devamı...

Pandemi sürecinde tükenen anne babalar

22 Nisan 2021

Anne veya baba olmanın hep ne kadar değerli olduğunu ve kutsal yönlerini vurguluyoruz. Ebeveynler, çocuklarının ruh sağlığını, sağlıklı gelişimini ve geleceklerini düşünmek zorunda. Ancak eskiden bir şekilde alıştığımız kurallar çerçevesinde yürüttüğümüz bu görevler, içinde bulunduğumuz zorlu zamanlarda daha zor ve kafa karıştıran bir hale geldi.

Şimdi bir evin içine göz atalım. Melike Hanım, çalışan bir anne. 9 ve 11 yaşlarında iki çocuğu var. Eskiden sabah hep birlikte kalkarlar, servis çocukları okula götürür, bazen de baba Cemil Bey götürürken, kendisi de işine giderdi. Melike Hanım ve Cemil Bey çocuklarının sağlıklı gelişimi için koyduğu kurallar biraz dirençle karşılaşsa da çocukları tarafından kabul edilmiş durumda. Abur cubur yenilip yenilmeyeceği, tablette ne kadar zaman geçirileceği, kaçta yatılacağı gibi konular bir sistem içinde işliyor. Eskiden böyleydi ama pandemi süreci tüm kuralları altüst etti.

Melike Hanım ve Cemil Bey yeni normal dediğimiz düzende, evden çalışmaya başladılar, çocuklar derslerine evden giriyorlar. Hem kendileri hem de çocuklar çok bunalmış durumdalar. Çocukları için kaygılanan anne baba, kendilerini unutup tamamen çocuklarına odaklanıyorlar. Ama yine de bunca çabaya rağmen eski kurallar işlemiyor. Daha da zorlamak istiyorlar ama, bir yandan çocukların da çok sıkıldıklarının farkındalar. İşte böyle arada kalmışlıklardan dolayı farkında olmadan psikolojik anlamda tükeniyorlar.

Ebeveynliğin o kadar ödüllendirici, tatmin edici ve harika olduğu hem açık hem de dolaylı olarak bize öğretildi, çocuğun bir gülümsemesi ya da başarısının her şeye değer olduğu söylendi. Bugüne kadar zihnimize yerleşen bu kutsallık algısı sebebiyle, bazen annelikten ya da babalıktan yorulduğumuzda, öfkeli ya da bıkkın hissettiğimizde kendimizi suçlamamız sık karşılaşılan durumlardan. Halbuki hissettiğimiz o olumsuz duygunun bize verdiği mesajı iyi anlarsak çocuklarımızla çok daha sağlıklı bir ilişki kurabiliriz.

Anne babalıktan yorulmak, bıkmak ya da bazen çocuklara karşı öfkeli hissetmek gayet doğaldır. Ama mükemmel ebeveyn olmaya çalışırken bu duyguları görmezden gelebiliriz. Bu duygular bize kendimize dönmemizi, dinlenmemizi veya kendi şarjımızı doldurmamız gerektiğini söylüyor olabilir. Ebeveynleri bir çeşit büyük pil gibi düşünebiliriz, çocuklarını şarj eden bir cihaz. Eğer ebeveyn kendini şarj etmezse çocuklarına verecek enerji bulamaz. Peki bir ebeveyn, tükendiğini nasıl anlayabilir? Eğer yataktan kalkmak için bile enerji bulmakta zorlanıyorsa, eskiden zevkle yaptığı şeyler için bile enerji bulamıyorsa,  çocuklarınıza karşı soğuk ve ilgisiz hissediyorsanız, artık ebeveyn olmak size hiç keyif vermiyorsa, çocukların olağan hatalarına bile aşırı tepkiler veriyorsanız tükenmiş olabilirsiniz.

Ebeveyn tükenmişliği çözümü olan bir problem. Ama önce kişinin böyle bir problem yaşadığını bilmesi gerekiyor ki, çözüm için adım atsın. İlk olarak şunu bilmeniz gerekiyor, çocuklar o kadar da kırılgan varlıklar değil. Yani sizin verdiğiniz her tepki travmaya sebep olmaz. Önemli olan ailenizin psikolojik atmosferidir. Eğer sevgi ve şefkatli bir havası varsa evinizin, yaşanılan sorunlar çocukların ruhunda kayda değer hiçbir iz bırakmayacaktır. Bir diğer konu da, ebeveyn çocuk ilişkisinin kurallardan önemli olması. İyi bir ilişki varsa, arkasında başarı da gelecektir. Kurallar uğruna ilişkileri ihmal etmemelisiniz. Özellikle içinde bulunduğumuz zamanlarda biraz esnek olmakta fayda var. Ve son olarak anne babalar ne olursa olsun kendilerine şahsi olarak zaman ayırmalılar. Bazen aile büyüklerinden de destek alarak çocukları olmadan bir akşam yemeği yemek ilişkiyi güçlendirir. Ya da baba çocuğa bakarken annenin arkadaşlarıyla bir kahve içmesi anneye iyi hissettirir. Bunlar çocuklarınızdan çaldığınız zamanlar değil; siz iyi ve keyifli olursanız çocuklarınız da öyle olacaktır.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...

Mutlu aileler neyi farklı yapıyor?

15 Nisan 2021

Bu haftayla ramazan ayına başlangıç yaptık. Ramazan denilince, neredeyse belli bir yaşın üstündeki herkesin geçmişteki ramazanlara özlem duyduğunu, beraber oruç açılan o neşeli iftar sofralarını hasretle andığını görebilirsiniz. Ben de bu gruba dâhilim. O sofraları hatırlayınca, sanki eski zamanlarda mutlu bir aile olmak çok daha kolaymış ve biz o zamanların değerini bilememişiz gibi hissediyorum bazen.

Ancak işin aslı böyle değil. Çoğu insan için daha mutlu olmanın şartı daha iyi maddi koşullara sahip olmak. Ancak biraz önce bahsettiğim özlemi yaşayan insanların belki de önemli bir kısmı, geçmişteki maddi imkânlarına oranla daha iyi durumda olsalar da, şu anda eskisi kadar mutlu hissetmeyebiliyorlar. Mutlu olmak için büyük şeyler beklerken, asıl mutluluk kaynağı olan küçük ve basit şeyleri gözden kaçırıyoruz. Bu yazımda, bugüne kadar karşılaştığım, mutlu olduğunu düşündüğüm ailelerin bazı ortak özelliklerinden bahsetmek istiyorum. Belki de ramazan ayının getirdiği duygularla birlikte, bu küçük şeyleri tekrar ailemize dâhil edebiliriz.

İlk olarak şunu söylemek istiyorum: Her aile inişler, çıkışlar yaşayabilir. Bir aile içinde bazen neredeyse sokaktan duyulabilecek kadar güçlü kahkahalar olabilirken, bazen de gerginlikler, soğukluklar ortaya çıkabilir. Bu durum çok doğal. Ama önemli olan, birlikte olabilme gayreti. Bugüne kadar karşılaştığım neredeyse her mutlu aile tablosunda, aile üyeleri beraber bir şeyler yapma gayretini hiç kaybetmemişlerdi. Ve bu beraber bir şey yapmanın en önemli parçası, akşam yemeklerini beraber yemek ve az bile olsa sohbet edebilmekti. Telefonlar, bilgisayarlar içeride bir yerde, aile üyeleri hep birlikte neşeyle yemek yiyebiliyorsa ve bunu düzenli yapıyorsa o aile genellikle mutludur diyebiliriz.

Karşılaştığım bir diğer mutlu aile özelliği ise anne babanın çocuklarının önünde birbirini sevdiğini göstermesidir. Anne babasının birbirini çok sevdiğini hisseden bir çocuk, yetişkin olduğunda sevmekten, duygularını ifade etmekten korkmuyor, bunu bir zayıflık olarak görmüyor. Çünkü çocuk gözünün önünde müthiş bir örnekler büyümüş; anne babasının sevgisiyle. Peki bir anne baba çocuğuna aralarındaki sevgiyi nasıl gösterebilir? En basit haliyle, sevgi cümlelerini çocuklarının yanında da kullanarak, kendi sevgilerinin gelişiminden bahsederek, sarılarak bile bu sevgi çocuklara gösterilebilir.

Uzun süre çok başarılı olan özel şirketlerin bu başarısının arka planı araştırıldığında, böyle kurumların şirket gelenekleri ve ritüelleri olduğu görülüyor. Aile de toplumsal bir kurum. Mutlu ailelerin gelenekleri olması, ritüelleri olması bu mutluluğu uzun süreli hale getiriyor. Mesela kendi ailemden bir örnek vermek isterim: Her bayram arifesinde, tüm aile mezarlık ziyareti yapmak bizim aile geleneğimizdir. Haftada ya da iki haftada bir özel bir yemekle tüm aile bir araya gelmeye çalışırız. Örnek olacak aile geleneklerine, beraber maç izlemek, Pazar günü ritüelleri, özel gün buluşmaları da sayılabilir.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum: Mutlu ailelerde, üyeler birbirlerinin sınırlarına saygı duyuyorlar, ayrı bir birey olduğunu, farklı tercihleri olduğunu kabullenmiş oluyorlar. Bu özellikle bizim gibi toplulukçu kültürlerde kabullenmesi zor bir gerçek. Ancak sadece aynı evin için bir odaya girerken kapıyı çalmak bile önemli bir saygı göstergesi. Unutmamak lazım, saygı gösterince saygı görürüz.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...

İnsanları memnun etmekten vazgeçmek

8 Nisan 2021

Birçok insanın, kendisine, dışarıdaki kötü insanlardan çok daha fazla zarar verdiğini gözlemliyorum. Kendine acımasız davranarak, sahip olduğu başarıları değersizleştirerek ve diğer insanlara olması gerekenden daha fazla değer vererek kendi haklarını yediklerinin farkında bile değiller. Bu insanlar sanki üzerlerine asılmış, “Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim” yazan bir tabelayla geziyorlar.

Kendisine bu kadar acımasız olan insan, ironik şekilde diğer insanları memnun etme ve onlarının onayını alma çabasını çok fazla önemsiyor. Kendinden çaldığı hakkı, belki bunu hiç hak etmeyen insanlara veriyor. Böyle bir durumda ben karşına gelip, “Kendine rağmen, insanları memnun etmeye çok çalışıyorsun, bu sana psikolojik açıdan zarar verir” desem, çok büyük ihtimalle bana, “Ne var ki bunda, sadece iyilik yapıyorum, elime mi yapışacak?” diyebilirsin. İşte tam olarak böyle, bu sorunu yaşayan insanların birçoğu sanki bu durumu tercih ediyorlarmış gibi hisseder. Ancak durum böyle değildir. Bu insanlar istedikleri gibi olmaktan, kendileri için bir şey istemekten korkarlar çoğu zaman. Eğer diğer insanları memnun ederlerse ve onay alırlarsa daha çok sevileceğini zannederken, aksi durumda yük olmak, dışlanmak ve sevilmeme korkusu ortaya çıkacaktır. Yani kendime rağmen iyilik yapıyorum dediğim zaman bunu tercih etmiyorum, başka türlü davranamadığım için böyle davranıyorum.

Kimin için yaşıyorsun?

Peki, böyle bir sorun yaşayan insanlar neler yapabilir?

Çoğu insan istediği gibi yaşadığını zanneder ama kendisi olmaktan da ölesiye korkar. İlk olarak, hayatını bir gözden geçirmeni öneririm: Kimin için yaşıyorsun? Kendi isteklerinin ne kadar farkındasın? Sadece kendin için yaptığın bir şey var mı?

Çevrendeki insanları kaybetmekten korktuğun insan, olmadığın bir insan gibi davranmak zorunda hissediyor musun? Kendini bıraktığın, bazen naz yaptığın, rahatlıkla olduğun gibi davrandığın insanlar var mıdır? İşte bu sorular kendi durumunu analiz etmen için bir bakış sunacak.

BIRAK DAĞINIK KALSIN

Yazının devamı...

Mutsuzluğa sebep olan 5 düşünce

1 Nisan 2021

Dünyada olan bitenleri acımasız olarak değerlendirsek de, aslında dünyanın biz insanlara bir garezi yoktur. Yani olan bitenler ne iyidir ne de kötüdür. Biz kendi bakış açımızla başımıza gelen olayları değerlendiririz ve bir sonuca varırız. “Ben bunu hak etmemiştim, başıma bunlar gelmemeliydi, mahvoldum” gibi yorumlar, başımıza gelenlerin kesin sonucu değildir. Bizim olayları yorumlayış şeklimizdir.

Rol modellerimiz

Örneğin, iş hayatında zorlu bir görevle karşılaşan bir kişi bunu kariyerinin bitişi olarak yorumlayabilirken, başka birisi yeteneklerini geliştirebileceği bir fırsat olarak değerlendirebilir. Ya da birisi sorunlu bir ilişkisi bittiği için kendisini yalnız ve terk edilmiş hissederken başka birisi üzerinden yük kalkmışçasına mutlu olabilir. Elbette çoğu insanın olumsuz olduğu konusunda birleştiği olaylar vardır ama günlük hayat içerisinde bunlar daha az karşımıza çıkan büyük hadiselerdir. Çoğu zaman düşünce alışkanlıklarımızla iyi ya da kötü olduğuna karar verdiğimiz olaylar yaşarız.

“Düşünce alışkanlıkları” dedim, evet. Örnek aldığımız ebeveynlerimiz, rol modellerimiz gibi faktörlerle düşünme alışkanlıkları ediniriz. Ama çoğu insan düşünce alışkanlıklarını tek seçenek zanneder ve değiştirmeyi hiç düşünmez. İnsanın mutsuz olmasına en çok neden olan bazı düşünce alışkanlıklarını paylaşmak istiyorum seninle. Fark etmek değişimin ilk adımıdır.

Abartma: İlişkilerimizde veya iş hayatımızda her zaman aksaklıklar yaşarız. Hiçbir şey her zaman iyi değildir. Bazen işler ters gider. Eğer abartma alışkanlığın varsa farkında olmadan minik aksaklıklarda bile çok yoğun olumsuz duygular yaşayabilirsin. Örneğin, buluşmaya geç kalan bir arkadaşına çok sinirlenirsin ve kimse bana saygı duymuyor diye düşünebilirsin. Halbuki sadece geç kalmıştır.

Kendini suçlama: Karşılaştığım bazı insanlar, neredeyse üzerlerinde “Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim” yazan bir tabelayla gezecek. Bu insanlar, birçok olumsuz durumda kendini suçlama eğiliminde olur. Böyle bir durum yaşıyorsan kendine şunu sormalısın, “Gerçekten tüm bu olanların sorumlusu ben miyim?” ya da “Bu olay başka birisinin başına gelmiş olsaydı, o zaman da aynı şekilde mi değerlendirirdim?”

İyi olduğun şeyleri değersizleştirme: Eminim birçok insan gibi senin de diğer insanlardan farklı ve daha iyi olduğun şeyler vardır. Daha şefkatli, düzenli veya yardımsever. Ayrıca onun hayatında olduğun için mutlu olan insanlar olduğundan da eminim. Ancak bazı insanlar bu özellikleri değersizleştirme konusunda çok başarılılardır. “Herkes öyle, bu yaptıklarımın hiçbir değeri yok” diyerek olumlu yönlerimizi değersizleştirirsek, gerçekten öyleymiş gibi hissederiz. İyi olan yanlarını takdir etmelisin.

Siyah-beyaz düşünme:

Yazının devamı...