Psikolojik diziler psikolojimizi nasıl etkiliyor?

25 Mart 2021

Son zamanlarda neredeyse birçok kanalda, insanın psikolojik sorunlarını kendine konu edinen diziler yayınlanıyor. Aldığım haberler bu dizilerin sayısının daha da artacağı yönünde. Bu sadece geleneksel medya için geçerli değil, aynı zamanda sosyal medyada, YouTube gibi platformlarda da bu tarz içeriklere rastlamak mümkün. Toplum olarak bu dizilere bu kadar ilgi gösterince, ben de konu hakkında önemli olduğunu düşündüğüm birkaç şeyi seninle paylaşmak istedim.

Psikolojik diziler popüler olmaya başladıkça, insanlar kendilerini ve geçmişlerini daha çok sorgular oldular. Son zamanlarda en sık duyduğum ifadelerden biri şu: “Ya psikolojik sorunlarım varsa ama bundan haberim yoksa?” Dizi furyasıyla aslında psikolojik bir problemi olmayan ama ne olur ne olmaz, bir gideyim diyen insanların benden randevu aldıkları durumlarla karşılaştım. Merak edilen konulardan biri de şu: Geçmişimdeki olumsuz yaşantılar beni şu anda ne kadar etkiliyor?

15 yıldır psikologluk mesleğini icra eden biri olarak, bu dizileri izlerken içimin daraldığını, oradaki dramın beni çok bunalttığını hissediyorum. Halbuki uzun yıllar adli vakalarla da çalışmış biri olarak, dizide geçen hikâyelerden çok daha ağır hikâyelerle karşılaştım, yardımcı olmaya çalıştım. Peki, gerçek hayat bu kadar olumsuz etki yapmazken, diziler neden bu etkiye sebep oluyor? Çünkü diziler tamamen izleyeni etkilemek için kurgulanmış metinler üzerinden işleniyor. Amaç izleyicide duygusallığı en üst seviyede tutmak ve dizinin kitlesini artırarak yola devam etmesi.  En temelde psikolojik bir vaka öyküsü olsa da, son noktada yayınlanan şeyin insanların psikolojisine iyi gelmesi gibi bir amacı yok.

Genel eleştirilerin aksine, ben bu dizileri birçok açıdan değerli buluyorum. Ciddi ruhsal sorunlar yaşamasına rağmen, ya bana deli derlerse ya da güçsüz aciz bir insan olduğum düşünülürse diye psikolojik yardım almaktan çekinen insanlara, bu durumun normal olduğunu çok güzel izah ediyor. Aynı zamanda, dertlerin sadece maddi sorunlarla sınırlı olmadığını, her derdi olanın bunu kolayca ifade edemeyeceğini, bazen en büyük dertlerin sessizlik örtüsünün altında saklı kaldığını, yaşanan ciddi bir travmanın uzun yıllar boyunca olumsuz etkisini sürdürebileceğini fark etmek de çok değerli.

Gelelim olumsuz bulduğum durumlara. Hayatın akışı içerisinde hepimiz bazen dertleniriz, gergin, korkmuş veya bunalmış hissedebiliriz. Yakın ilişkilerimizde ve ailemizde çatışmalar yaşayabiliriz. Bunlar hayatın içerisinde hepimizin karşılaşacağı engeller. Ancak kendimizi aşırı sorgulamak, bu olağan sorunlara psikolojik bir problem gibi yaklaşmamıza sebep olabilir. Bu tarz bir yaklaşım, kendi kendine hallolacak sorunlar karşısında bile panik yapmamıza, olağan aksaklıklara karşı bile tahammülsüz olmamıza neden olabilir.

Bir diğer yanlış yaklaşım da şu: Şu anki davranışlarımızın ve sorunlarımızın tamamen geçmişte yaşadığımız şeylerin sonucu olduğunu varsaymak. Geçmiş elbette çok etkilidir ama insanın her zaman sorumluluk alabileceği alanlar ve yapabileceği seçimler vardır. Geçmişi suçlayan ve bundan dolayı ebeveynlerine öfkelenen birçok insanla karşılaşıyorum. Evet, ebeveynler gerçekten zarar vermiş olabilir. Ama şimdiki hayatımızın sorumluluğu bizde.

Kendini sorgulamak, arada bir nasılım diye kontrol etmek çok iyidir. Ancak durmadan kendini sorgulayan, acaba psikolojim mi bozuldu diye düşünen insanlar hayatın akışını kaçırabilir. Unutmamak lazım: Hayat psikolojiden büyüktür.

Yazının devamı...

Aşırı hassas bir insan olmak

18 Mart 2021

"Kalabalık-lardan sıkılı-yorum, yoğun bir günün ardından sessiz sakin kafamı dinlemek istiyorum, çevremde bir sürü insan olacağına, beni anlayan az sayıda insan olsun yeter, filmlerdeki gergin ve duygusal sahnelerden çok etkileniyorum, aşırı vicdanım bazen zarar görmeme neden oluyor, olumsuz şeyler yaşadığımda etkisi uzun sürüyor ve çevremdeki insanlar hep hassas ve içedönük olduğumu söylüyor…”

Kendine dair, bu ve buna benzer şeyler gözlemliyorsan, sen de aşırı hassas bir kişiliğe sahip olabilirsin. Aşırı hassas kişilik yapısı psikoloji alanında yeni yeni konuşulmaya başlanan bir konu. Henüz bilimsel olarak kanıtlanmış olmasa da bazı insanların diğerlerine göre daha hassas ve duygusal olduğu, dış dünyadaki uyaranları daha yoğun hissettiği, empati becerilerinin çok daha fazla olduğu ve bu özelliklerin doğuştan getirildiğine dair çalışmalar mevcut.

Günümüzde, güçlü, umursamaz ve girişken olmanın insanlar için tek ve en ideal seçenek olarak sunulduğu bir dünyada, hassas insanlar kendilerini ait olmadıkları bir toprakta emaneten yaşayan mülteciler gibi hissediyor. Hatalı ve doğru olanı bir türlü başaramayan.

Eğer hassas yapıya sahip bir insansan, çocukluğundan itibaren, sıklıkla şu uyarılarla ve eleştirilerle karşılaşmışsındır: “Çok hassasın, yabanisin, içine kapalısın, çok naziksin, kırılgansın, güçlü olmalısın, üzülmemelisin, kafana takmamalısın, üzerine gitmelisin, vb.”

Hassas olan bir insan, çok erken yaşlardan itibaren, hatalı olduğunu ve yanlış özelliklere sahip olduğunu düşünmeye başlıyor. Kendini olmadığı bir insan gibi göstermeye çalışırken, üzülse bile güçlü görünmeye, duygularını paylaşmamaya yani hassasiyetlerini gizlemeye çalışıyor. Bu da mutsuzluğu ortaya çıkarıyor.

Bizzat hassas bir insan olarak, insanların hislerini çoğunlukla kendim yaşıyormuşum gibi hissediyorum, filmlerdeki gergin sahneleri izlemekten kaçınıyorum, hakkımda yapılan yıkıcı eleştirilere, karşı tarafın haksız da olduğunu bilsem kısa bir süre üzülüyorum, yatmadan önce ne olursa olsun kendime sessizlik zamanı ayırma ihtiyacı hissediyorum, yoksa yorgunluğum geçmiyor. Uzun bir süre böyle olduğum için kendimi suçladım, yeterince uğraşmıyorsun, başarısızsın, takmamalısın, umursamamalısın diye. Ancak kendi yapımın böyle olduğunu ve bunun da beni ben yapan şey olduğunu keşfettiğim için, artık ben böyle iyiyim diye düşünüyorum.

Hassas olmak çoğu zaman doğuştan getirdiğimiz var oluşumuz. Onunla savaşmak, olmadığın bir insan gibi davranmak yerine, bunu kabullenip, sana kattığı zenginlikleri fark edip kendini korumayı öğrenmelisin. Mesleğini zirvede yapan doktorlar, psikologlar, ressamlar, yazarlar ve hatta müzisyenlerin bir çoğu hassas insanlar. Hassas yapıları birçok insanın göremediği şeyi hissetmelerine, dünyaya ve insanlara bambaşka gözlerle bakmalarına olanak sağlıyor.

Peki hassas insanlar kendilerini duygusal olarak nasıl korumalı?

Yazının devamı...

Her zaman mutlu olmaya çalışmak mutsuzluk sebebidir

11 Mart 2021

Günümüz dünyası insanının en büyük amaçlarından biri, her zaman mutlu olmak. Sosyal medyada herkesin en iyi halini sergilediği bir dünyada gördüğümüz her şeyi bir gerçek zannediyoruz ve bu da bizim kendi kusurlu halimizle kavgalı olmamıza sebep veriyor. Bir yandan da popüler yayınlarda her istediğimizi başarabileceğimiz, hayatın amacının mutluluk olduğu, insan sadece tutkusu için yaşamalı gibi mesajlar artık zihnimizin derinliklerine kazınmış durumda.

Peki, durum gerçekten böyle mi? Bir insan her istediğini başarabilir mi? İlk olarak bu sorunun cevabını vermek isterim. İnsan yeri geldiğinde tarihin akışını değiştirebilecek güçte bir varlıkken, bazı durumlarda da kendin hayatının akışını bile değiştiremeyecek kadar acizdir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli nokta da bu zaten, nerede güçlü, nerede güçsüz olabileceğini bilmesi ve ona uygun davranmasıdır.

Her insanın genetik özellikleri ve yatkınlıkları vardır. Bazı insanlar daha hareketli bir mizaca sahipken, bazı insanlar daha sakin ve iç dönük bir mizaca sahiptirler. Bu çoğu zaman bir seçim değildir, insanın yapısıdır. Ancak içe dönük mizaçlı bir insan ömrü boyunca dışa dönük olmaya çalışırsa, bir ölçüde bunu başarabilir ama hem çok yorulur, hem de olmadığı bir insana dönüştüğü için mutsuz olur. Ya da zekâ konusuna gelelim, bugün tek bir zekâ türünden bahsetmiyoruz, birçok zekâ türü var. Bazı insanlar sayısal konularda daha üstün performans göstermelerini sağlayan bir zekâ türüne sahipken, bazıları sözel alanlarda, bazıları da spor ya da sanat alanında. Örneğin spor alanında çok başarı potansiyeli taşıyan birisi, ne yaparsa yapsın matematik alanında üstün bir beceri gösteremeyebilir.

Bir örnek vermek isterim, kısa mesafe koşularında kırılan 500 rekorun 494’ü Afrikalı sporculara ait. İşin ilginç tarafı ise bu 494 rekorun büyük bir kısmının Kenyalı ve Etiyopyalı sporculara ait olması. Bu durum hakkında yapılan yorumlara göre, Afrikalı sporcuların bacaklarının daha hafif olması, koşarken kaslarda ortaya çıkan laktik asidin Avrupalı sporculara göre çok daha az olması gibi sebepler bu başarıda rol oynayabiliyor. Bu arada bugüne kadar hiçbir beyaz insan, 100 metreyi 10 saniyenin altında koşamadı. Yani, eğer Afrikalı değilsen, çok çok büyük ihtimalle koşu alanında dünya rekoru kırman mümkün değil, ne kadar çalışırsan çalış. Bunu kabul etmemek durumu daha baş edilemez hale sokar.

Yani insan her istediğini yapamaz. Bizi güçlü yapan da bu zaten. Güçlü olabileceğimiz alanı keşfedip, zayıf yanlarımızı kabullenerek tatminkâr bir hayat yaşayabiliriz. Gelelim mutluluğa, yani modern insanın kayıp hazinesine. İnsanın duygu yelpazesinde diğer duyguların yanında, mutluluk da bir renk. Hüzün, kaygı, bazen hayal kırıklığı da en az mutluluk kadar insan olmanın parçası. Ama mutluluğun idealleştirildiği bir dünyada, hüzünlü ya da kaygılı hissetmek bir zayıflık emaresi olarak görülüyor.

Özellikle, her zaman mutlu olmak zorunda hisseden insanlar, kendini olumlu düşünmeye zorluyorlar, kötü hissettikleri zaman suçlu hissedip olumsuz duyguları bastırıyorlar. Hayatın akışı içerisinde, kendi haline bıraksak akıp gidecek kaygı, korku, hayal kırıklığı gibi duygular, biz onlarla savaşınca kalıcı hale geliyor ve ruhumuza musallat oluyor.

Her duygu bir habercidir, ara ara bilincimize uğrar ve bize bir şeyler anlatmaya çalışır. Bazen zorlandığımız bir konuyu, bazen geçmişimizde yarım bıraktığımız bir mevzuyu hatırlatmaya çalışır. Sadece mutlu olmaya çalışıp, her zaman olumlu düşünmek istemek gerçekçi değildir ve diğer duygularımızın bize söylemek istediklerini duymamıza engel olur.

Mutlu olmak bir amaç değil, yaşam şeklimizin sonucudur. Bazen mutlu oluruz, bazen kötü hissederiz. Ama çoğu zaman arada bir yerlerde, ne mutlu ne mutsuz olduğumuz bir yerde yaşarız, normal olan da budur. Tatminkâr bir yaşam için, sağlıklı ilişkiler kurmalı, kendimizi geliştirmeli ve hayat mücadelesine devam etmeliyiz, her ne hissediyorsak hissedelim.

Yazının devamı...

Yaşam kalitesini yükselten psikolojik alışkanlıklar

4 Mart 2021

Bir insanın kim olduğunu belirleyen şey nedir? Geçmişte yaşadıkları mı, şu anda ne yaptığı mı, olduğu insan mı yoksa olmak istediği insan mı? Ben bunların hepsinin kim olduğumuz üzerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Ancak bunların da ötesinde ve hatta bunları bile belirleyen bir şey var: Alışkanlıklarımız. Hayat bir ihtimaller denizidir ve denizde karşımıza devamlı yeni sorunlar ve ihtiyaçlar çıkar.

10 DAKİKANI AYIR

Bizim bu hayat sorunlarını çözme ve ihtiyaçlarımızı giderme yöntemlerimiz bizim alışkanlıklarımızdır ve alışkanlıklar kişiliğimizin yapı taşlarıdır. Bu yazımda, yaşam kalitesini yükselteceğini ve daha iyi hissetmene yardımcı olacağını düşündüğüm

bazı psikolojik alışkanlık önerileri vermek istiyorum: Ertelediğin ya da ertelemeyi düşündüğün görevler için sadece 10 dakika ayırabilirsin. Çoğu insanın yapması gerekenleri ertelemesinin altında, yapması gerekenleri gözünde büyütmesi ve altından kalkamayacak gibi hissetmesidir. Küçük bir başlangıç noktası belirlemek, bizim hem o işe başlamamızı hem de sonrasında gözümüzde büyütecek kadar büyük olmadığını gösterecektir.

İnsana en kötü gelen alışkanlıklardan birisi kıyaslama yapmaktır. Kendini başka bir insanla kıyasladığın zaman, bu ortaya konulan her çabayı ve sonucu değersiz gibi algılamana neden olacaktır.

BEYNİN PERFORMANSI

Yazının devamı...

En zararlı psikolojik manipülasyon: Gaslighting

26 Şubat 2021

Bugüne kadar binlerce insanla psikoterapi seansı yaptım ve onları bu hayatta üzen, çözemedikleri sorunlar hakkında konuştuk. İnsanları en çok üzen şeylerin başında diğer insanların onlara yaptıkları ya da yapmadıkları şeyler geliyor. Yani hak etmediğiniz bir şeye maruz kaldığınızda ya da umduğunuz güzel şeyleri göremediğinizde üzülüyorsunuz. İşte tam burada meşhur bir sözü sizlerle paylaşmak isterim: Latincesi “Homo homini lupus” olan “İnsan insanın kurdudur” atasözü durumu özetler nitelikte. Bize en büyük zararı diğer insanlar, diğer insanların içinde de en sevdiklerimiz veriyor.

Diğer insanların bize verdiği zararların çok az kısmı fizikseldir, çok büyük bir kısmı ise psikolojik manipülasyonlar yoluyla gerçekleşir. Bugün sizlere, insanlara en çok zararı veren psikolojik manipülasyon tekniğinden bahsedeceğim, çünkü bilmek korunmanın ilk adımıdır. Adını 1944 yapımı, Işıklar Sönerken (Gaslight) filminden alan Gaslighting yöntemi, karşı tarafın kendisinden, hafızasından ve psikolojik sağlığından şüphelenmesine neden olur. Gaslighting’e maruz kalan kişilerde ciddi özgüvensizlik, kendini ifade edememe, her zaman suçluymuş gibi hissetme ve kendini çevreye kapatmak gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Peki, böyle bir şeye maruz kaldığınızı nasıl anlayabilirsiniz?

Gaslighting’e maruz kaldığınızı gösteren işaretler

Çok iyi hatırladığınız bir konuda karşı tarafın her seferinde, sizin yanıldığınızı ve kafanızda kurduğunuzu söylemesi,

Karşı tarafın kötü muamelesine maruz kaldığınız için üzüldüğünüzde bile, karşı tarafın çok hassassın, çok abartıyorsun, psikolojik sorunların var diye suçlaması,

Yazının devamı...

Ustaya veda

18 Şubat 2021

Yıl 1999, yer Ankara. Ben henüz 9. sınıf öğrencisiyim ve en büyük amacım mimar olabilmek, hatta o zamanlar tanıştığım bir yerel gazeteci, bu heyecanımdan etkilenip küçük bir haber yapmıştı benim hakkımda. Başlık şu şekildeydi: “Geleceğin Mimarı.” Ama gel gör ki kaderimde mimar olmak yoktu. Bu değişikliğe vesile olansa bir öğretmenimizin bana “Bunu kesinlikle okumalısın!” diyerek verdiği Doğan Cüceloğlu’nun “Yeniden İnsan İnsana” kitabıydı.

İletişim hakkında yazılan bu kitap ilk sayfalarda çok ilgimi çekmese de biraz ilerledikçe beni içine aldı içine aldıkça da büyüledi. İnsanın psikolojik özellikleriyle, iletişimle ilgili bilgileri okudukça, o güne kadar hiç düşünmediğim insan davranışlarının, duygularının sebeplerini anlamaya başladım ve dünya bana bambaşka bir yer, insanlar da anlamlarını keşfedebileceğim bulmacalar gibi gelmeye başlamıştı. Mimari gözümde sıradan bir ilgi gibi görünmeye başlarken, psikoloji benim için bir tutkuya doğru evrilmeye başlamıştı. Sonrasında Doğan Hocamızın yayınlanan tüm kitaplarını okudum. 1999 yılında benim varlığımdan haberdar olmayan Doğan Cüceloğlu, yazdıklarıyla 15 yaşındaki bir gencin hayatının değişmesine vesile olmuştu.


16 Şubat 2021 Salı günü, ofisimde çalışırken arka arkaya mesajlar almaya başladım, “Doğan hocamız vefat etmiş doğru mu?” diye sorular geliyordu. İnanamadım, inanmak istemedim, çok kısa bir süre önce konuşmuş, yeni kitabı hakkında canlı yayın yapmış ve hatta havalar düzelsin de açık havada söyleşi serileri yapabileceğimiz bir proje yapalım diye konuşmuştuk. Benim teklifim bu projeye “Usta Çırak” diyelim olmuştu, o da tebessüm etmişti bu isim önerisine. İnsan sevdiklerine ölümü yakıştıramıyor. Bu sebeple her ölüm erkendir diyorlar. Arka arkaya gelen mesajlardan sonra, haberlere bakınca doğru olduğunu öğrendim vefat haberinin. Benim için hiç kolay değil, hayatımın başlangıç döneminde kitaplarıyla bana rehberlik eden, yakın zamanlarda şahsen tanıma şansı elde ettiğim ve sohbetiyle ilham veren birisini kaybetmek.  Doğan hocamıza Allah’tan rahmet, ailesine de sabır diliyorum.

Candandı, meraklıydı

Kendisiyle tanışmamız, benim YouTube kanalım için yapmayı planladığım “Ustalarla Söyleşi” isimli bir söyleşi serisinin ilk programını onunla yapmak için ona ulaşmam sayesinde oldu. İlk defa telefonda konuştuğumuzda, bana ilk söylediği şey, “Sen de bu memlekete hizmet ediyorsun, seni takip ediyorum, hizmetlerin çok değerli” olmuştu. Bu benim için o kadar gurur vericiydi ki, düşünsenize ilham aldığınız, yıllardır yaptığınız mesleği seçmenize sebep olan kişi size bunları söylüyor. Ve bu  telefon konuşmamız tam 49 dakika sürmüştü. O kadar candan, ilgili ve meraklıydı ki. Benim kitaplarımın sesli versiyonlarını dinlemiş, ben toplumu hedef alıyorum sen bireyi hedef alıyorsun, çok da güzel yapıyorsun demişti. Modern zamanların yapmacık, çıkarcı ve yüzeysel ilgisinden uzak bir iletişim şekli vardı; onun yanında fikirlerinin ve varlığının önemli olduğunu hissediyordun.

Doğan Cüceloğlu vefat haberi yayıldıkça, en son Barış Manço’nun vefatında gözlemlediğim bir durumu yaşadığımızı fark ettim. Sadece bana gelen binlerce mesaj oldu, çok üzgünüm, ağlıyorum, rehberimizi kaybettik diye. Her kesimden, her yaştan insanlar sosyal medyada Doğan Cüceloğlu’nun hayatlarına yaptığı katkıyı paylaşıyordu, ağlıyordu. Bu gerçekten herkese nasip olmayacak bir durum. Yaşamak var, bir de yaşamak var: İz bırakarak, bu topluma hizmet ederek, insanların gelişimine kendini vakfederek. Toplumumuzun kutuplaşmadan uzak, Anadolu irfanına sahip kucaklayıcı bilge insanlara ihtiyacı var.

Yazının devamı...

Sağlam psikoloji için ‘Hayır’ diyebilmek

11 Şubat 2021

Yazar Paulo Coelho’nun çok güzel bir sözü var: “Başkalarına evet derken kendinize ‘Hayır’ demediğinizden emin olun.” Coelho’nun çok net bir şekilde tespit ettiği gibi, başkalarını memnun etmeye çalışırken kendisini ihmal eden o kadar çok insanla karşılaşıyorum ki. Bu insanlar bana başvururken, “Artık hiçbir şeyden zevk almıyorum, mutsuzum, hayatın bir anlamı yokmuş gibi hissediyorum, sanki boşa yaşıyormuşum” gibi şikâyetlerle geliyorlar. Diğer insanları memnun etmeye çalışan ve kendisine rağmen “Hayır” diyemeyen insanlar, bir süre sonra adına “merhamet yorgunluğu” dediğimiz şeyi yaşarlar. O kadar çok merhamet göstermişsindir ki kendin için bir şeyler yapacak enerjin ve motivasyonun kalmamıştır.

Elinde halletmesi gereken bir sürü iş varken, başkalarının işini halletmeye çalışan, çok yorgun olduğu zamanlarda bile yardım taleplerini geri çevirmeyen, kendi parası olmadığı halde borç isteyen birine borç alarak borç veren çok fazla insan tanıyorum. Elbette diğer insanlara yardımcı olmak önemli, ama bunu kişinin kendisini ihmal ederek yapması hem kişiye zarar verir hem de ortaya konulan çabanın değersiz algılanmasına sebep olur. İnsanlara sınır koyamayan, her zaman “Evet” diyen birisinin ortaya koyduğu emekler kolay ve önemsiz algılanır.

‘Elime mi yapışacak’

Uzun zamandır insanları reddetmekten çekinen birisi için ilk başta “Hayır” diyebilmek kolay değildir. Hayır demekten korkmanın altında, kaba birisi gibi görünmekten kaçınma, öfke tepkilerinden, sevilmemekten ve dışlanmaktan korkma gibi sebepler olabilir. Bu sebeple bu becerimizi adım adım geliştirmemiz gerekiyor. İlk olarak durum tespiti yapmak gerekiyor, hangi durumlarda hayır demek, hangi durumlarda yardımsever olmak gerekir? Hayır diyemeyen insanların birçoğu verdikleri tavizleri bilerek yaptıklarını zanneder. Onlara sorsak, “Ne var canım, elime mi yapışacak!” derler. Ancak “Evet” dediğimiz bir durumun arkasından kendimizi sıkıntılı, huzursuz ve hatta öfkeli hissediyorsak muhtemelen hayır dememiz gereken bir durumda evet demişizdir.

Yazının devamı...

Merhaba güzel insan

4 Şubat 2021

Yaklaşık 10 yıldır düzenli olarak video yayınladığım YouTube kanalımda, her videoya “Merhaba güzel insan” diyerek başlıyorum. Çünkü her insanın içinde, keşfedilmeyi bekleyen güzel, olgun ve psikolojik açıdan güçlü bir insan potansiyeli olduğunu biliyorum ve bunu hatırlatmak istiyorum. Artık her Perşembe, bu köşede sizlerle buluşacağım. İlk yazımın başlığını da, içimizdeki güzel olanı hatırlatmak maksadıyla bu şekilde seçtim.

Olumsuz etkiledi

Yaklaşık 1 yıldır çok zor zamanlardan geçiyoruz. Geçen yılın başlarında birçok hayalimiz ve planımız vardı ancak içine düştüğümüz pandemi süreci bütün hayallerimizi ve planlarımızı askıya almamıza neden olmakla birlikte ruh sağlığımızı da olumsuz olarak etkiledi. Biz psikologlara en çok sorulan sorulardan birisi, pandemi süreciyle beraber bize başvuranların sayısının artıp artmadığı konusunda oldu.

Bu soruyla her karşılaştığımda, “Evet, başvurular çok arttı ancak başvuru sebepleri, virüs korkusu ya da pandemi ile ilgili değil, depresyon, kaygı bozukluğu ya da ilişkilerle ilgili ” cevabını verdiğimde, soruyu soran tarafta minik bir şaşkınlık oluşuyor. Evet pandemi süreci bizi çok etkiledi ancak pandemi olarak değil de,  o güne kadar belki de ihmal ettiğimiz en zayıf tarafımızla etkiledi.

Sorunlar yaşıyoruz

Hayatın keşmekeşi içerisinde, en çok ihmal ettiğimiz şey genelde kendimizle ve psikolojik ihtiyaçlarımızla ilgili oluyor. Bedenimize özen göstermediğimizde bağışıklığımızın düşmesi sonucu ilk fırsatta hasta olmamız gibi,  kendimize özen göstermediğimiz zaman da, psikolojik bağışıklığımız zayıflıyor ve karşımıza çıkan zorluklarda en zayıf yerimizden sorunlar yaşıyoruz.

İşte pandemi süreci zayıf psikolojik bağışıklığımıza kocaman bir yük getirdi ve o güne kadar halının altına süpürdüğümüz sorunların gün yüzüne çıkmasına neden oldu.

Günümüz insanının yapması gereken birçok görevi var ve bu görevleri yetiştirmek için hızlı daha hızlı olmak zorunda. Eğer insan bu hızın farkına varmazsa, bir robot gibi olmaya başlıyor, otomatikleşmiş ve duygularını görmezden gelen.  Hızlanan insan, içinde ona bazı konular hakkında ipucu veren duygularını göremez hale geliyor. Çok hızlı giden bir arabanın içinden manzaranın zorlukla izlenmesi gibi. Belki kendime hiç değer vermiyorum, çevremdeki insanlara fedakarlık yaparken hep kendimi ihmal ediyorum, insanları kırmamak için istemediğim şeylere bile hayır diyemiyorum, ilişkimdeki sorunları fark edemiyorum, yorulduğum zaman dinlenmeye bile fırsat bulamıyorum…

Yazının devamı...