Maraş hamlesi ve ilhak tartışması

18 Şubat 2020

Merak ediyoruz: Acaba Kıbrıs Rum kesiminde, Türk tarafının “kapalı” Maraş’ın açılmasına yönelik yaptığı hamlesi karşısında kızgınlık duymasının dışında, “Bu duruma nasıl geldik?” diye düşünen var mı?

Hafta sonunda Türkiye’den Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, KKTC’den de hükümet yetkilileri başta olmak üzere, hukukçuların, akademisyenlerin, iş adamlarının katılımıyla ilk kez “kapalı” Maraş’ta düzenlenen konferansın, Rumların böyle bir soru üzerinde samimi bir değerlendirme yapması için bir vesile olması gerekir.

Hatırlatalım: Kıbrıs’ın rivyerası diye bilinen Maraş (Rumca adıyla Varoşa), 1974’te Barış Harekâtı’nın ikinci aşamasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eline geçmiş, burada yaşayan Rum halkı evlerinin terk edip adanın güneyine kaçmıştı.

Ateş kesildikten sonra, bu sayfiye kenti, TSK’nın kontrolüne geçmiş, kendi hallerine terk edilen lüks otelleri, plaj tesisleri, eğlence yerleriyle, bir “hayalet kent’e” dönüşmüştür.

Fırsat nasıl kaçtı?

“Kıbrıs Fatih’i” Başbakan Ecevit’in belirlediği stratejiye göre, BM’nin de denetlediği içi boşalmış Maraş, Rumlarla yapılacak müzakerelerde bir pazarlık zemini olarak kullanılacaktı. Yani “Varoşa” Rumlara iade edilecek, karşılığında Türk tarafının federal sistem ve toprakla ilgili şartları da yerine getirilecekti...

Çeşitli aşamalarda yapılan müzakerelerde, Rauf Denktaş da bu politikayı savunmuştur. Aslında Maraş, Kıbrıs meselesinin çözümü için bir fırsat oluşturuyordu. Ama Rum tarafı gerçekçi davranıp uzlaşacağına, kendi şartlarını kabul ettirme politikasını sürdürmüş, sonuçta, bir anlaşmaya varmak fırsatını kaçırmıştır.

Artık 46 yıl sonra, Türk tarafı Maraş’ın statükosuna son veriyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay’ın açık ifadesiyle, Maraş Türk topraklarıdır, KKTC’nin egemenliği altındadır. Geçen yıl iş başına gelen Başbakan Ersin Tatar hükümeti de öyle düşünüyor ve şimdi Maraş’ı “açmak” üzere gerekli hukuki, diplomatik, ekonomik adımları atmaya hazırlanıyor…

Yazının devamı...

Türkiye-Suriye savaşı mı?

11 Şubat 2020

Türk liderlerinin bütün uyarılarına rağmen, Esad rejimine bağlı güçlerin dün İdlib bölgesinde bir TSK konvoyuna saldırması ve 5 askerimizin şehit olmasına, 5 askerimizin de yaralanmasına sebep olması, Ankara’yı derhal giriştiği misilleme dışında çok önemli kararlar alma noktasına getirmiştir.

Geçen hafta gene bir pazartesi günü aynı bölgede rejim kuvvetlerinin TSK’ya karşı 7 askerin ve bir sivil personelin şehit düşmesine yol açan saldırısından sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Şam’a bu tür saldırılarına son vermesi için ay sonuna kadar bir mühlet vermiş, aksi halde TSK’nın geniş çaplı bir harekâtla karşılık vereceği uyarısında bulunmuştu.

Geçen hafta sonundan beri TSK’nın İdlib bölgesinde şimdiye kadar görülmemiş çapta bir yığınak yapmaya başlaması, çok sayıda zırhlı araç, tank, obüs ve mühimmat sevk etmesi Ankara’nın bu meseleyi ne kadar ciddiye aldığını açıkça ortaya koydu.

Bu arada Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın bir açıklaması, bu güç gösterisinin ardındaki amacın ve stratejinin ne olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu yoğun askeri hazırlıkların Bakan’ın sözünü ettiği B ve C planlarının uygulamasında kullanılacağı mesajı da verilmiş oldu.

Bütün bunların anlamı, Türkiye’nin Esad yönetiminin saldırgan tutumunu değiştirmemesi ve verilen ültimatomu da ciddiye almaması halinde, bundan önceki operasyonlardan da farklı bir harekâtı göze aldığıdır.

Bu olay Ankara’yı askeri bakımdan uymadığı cinsten bir eylem için, siyasi açıdan da Esad rejiminin destekçisi durumundaki Rusya’ya karşı tutumunda yeni bir değerlendirme için karar noktasına getirmiştir.

Bu durum da artık askeri bakımdan Türkiye ile Suriye’yi açıkça karşı karşıya getiriyor. Bu iki ülke arasında bir savaş anlamına mı geliyor?

***

Yazının devamı...

Kritik günler

4 Şubat 2020

Korkulan şey oldu. Suriye’nin İdlib bölgesinde Rusya destekli Suriye ordusu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bölgede bulunan askeri konvoyunu hedef alarak saldırdı.

7 Türk askeri ve 1 siville birlikte toplamda 8 şehit olduğu bildirilirken, saldırıya karşı TSK derhal kara ve hava operasyonu ile misillemede bulundu... Böylece Türk askeri ile Esad rejimine bağlı askerler doğrudan bir çatışma, bir nevi savaş durumuna geldiler...

Şimdilik sınırlı görülen bu olayın askeri ve diplomatik alanında yol açacağı etkiler önümüzdeki kritik günlerde daha net görülecektir. Ancak bu olayın Türkiye’nin Suriye stratejisinde ve Rusya başta olmak üzere ilgili dış güçlerle ilişkilerinde yeni ayaklanmalara yol açacağı açık.

***

Suriye ordusunun İdlib bölgesinde TSK’ya karşı giriştiği saldırıyı, Şam rejiminin, Moskova desteğiyle uyguladığı stratejinin bir parçası olarak görmek gerek.

Rejim güçleri, özellikle Rus hava kuvvetlerinin ve İran milislerinin aktif desteğiyle, aylardan beri bu bölgeyi “cihatçı” direnişlerinden temizlemek ve kendi kontrolü altına almak için amansız, hatta vahşi saldırılarda bulunuyor. Binlerce sivilin ölmesine, yüz binlerce kişinin de göç etmesine yol açan bu saldırılar sonunda, Esad, bu bölgede hedeflediği askeri hakimiyeti kısmen de olsa sağlayabildi.

İki yıl önce Türkiye Rusya ve İran’ın Astana’da imzaladığı anlaşma ile ateşkes sağlanacak, kurulacak gözlem noktalarıyla çatışmasızlık durumu kontrol altına alınacaktı. Oysa bu ateşkes sağlanamadı, Esad rejimi de adım adım bölgeyi hakimiyeti altına almak için harekete geçti...

Bu operasyonlar sonunda Türk gözlem noktalarının bazısı (5’i) Suriye ordusunun muhasarası altında kaldı. Ankara, son olarak bölgeye yeni askeri unsurlar göndermeye karar verdi.

Yazının devamı...

TRUMP’IN PLANI BARIŞ’I SAĞLAR MI?

31 Ocak 2020

Plan Başkan Trump’ın iddialı tabiriyle “Yüzyılın Planı” veya daha kısa ifadeyle, “Barış Planı” diye anılıyor. Gerçekten bu plan, İsrail-Filistin anlaşmazlığını çözecek, bölgede barışın kurulmasını sağlayabilecek mi?

Çok şüpheli, hatta ilk işaretlere göre, tam aksine, yeni bir gerginlik ve çatışma dönemine girilmesi olasılığı daha kuvvetli.

Bunun nedeni açık: Bu plan İsrail’in isteklerini karşılıyor, Filistinlilerin beklentilerini ise hiçe sayıyor.

Aslında ABD daha önce de Kudüs’ün ve Golan Tepeleri’nin statüsüyle ilgili İsrail’in lehinde kararlar almıştı. “Yüzyılın Planı” bunları bir kez daha teyit ettiği gibi, gene İsrail’in lehinde yeni unsurlar içeriyor: Örneğin, Batı Şeria’da kurulan ve yasa dışı sayılan İsrail yerleşim birimlerini İsrail egemenliği altına veriyor.

Bu durumda bu planın bir müzakere zemini ve uzlaşma fırsatı oluşturması mümkün değil. O halde bundan sonra ne olacağı, kimin nasıl hareket edeceği, büyük bir soru işareti.

İlk tepkiler, Filistinlilerin sokaklara döküleceğini, şiddet ve çatışma sürecine girileceğini, meselenin uluslararası siyasi boyutlar alacağını gösteriyor. Ne var ki dış dünya, hatta Arap âlemi dahi, bu konuda bölünmüş durumda.

İsrail’in stratejisi de bundan cesaret alıyor. Plan ölü doğmuş veya yok sayılsa da, sahadaki “de facto” durum İsrail’in lehinde. Yani plan rafa da kalksa, içerdiği başlıca noktalar zaten bir “statüko” yani bir fiili durum hâlâ sürüyor.

Ancak bu, Trump’ın iddia ettiği gibi barış, huzur ve refah dönemi için fırsattan çok, yeni çatışmalar ve gerginliklere neden olacağa benziyor.

Yazının devamı...

Uzlaşma zamanı

28 Ocak 2020

Aşağıdaki satırlar, tanınmış bir Kıbrıslı Rum gazeteci yazarın “Cyrus Mail” gazetesinde çıkan son makalesinde yer alıyor.

“Türkiye bir düşman olarak karşı karşıya kalınacak bir ülke değildir. Bunu 1974’te askeri alanda, son olarak da diplomatik alanda gördük. Beğensek de beğenmesek de, bir yandan büyük Türkiye, diğer yandan da ufak Kıbrıs var. Eğer çatışma politikasını sürdürürsek, uçuruma sürükleneceğimiz açıktır. Türkiye’yi yenmek veya onu geri adım atmaya zorlama imkânımız yoktur. Bu gerçeği kabullenmek istemeyenler, bir hayal dünyasında yaşıyorlar.”

Bu tespitlerden sonra Güney Kıbrıslı yazar Christos Panayiotidis yazısını şu tavsiyeyle sürdürüyor: “Gerçek şudur ki Türkiye ile bir uzlaşmaya varmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Birlikte yaşamak imkânını bulmamız lazım. Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesindeki ve özellikle hidrokarbon oyunundaki rolünü kabul etmeliyiz.”

Kıbrıs Rum kesiminden böyle gerçekçi ve sağduyulu bir sesin yükselmesi dikkat çekici ve bizim açımızdan sevindiricidir.

Aynı zamanda “Alithia” gazetesinin yazarı olan Panayiotidis’in bu değerlendirmesi, adanın Rum kesiminde böyle düşünen ve bu görüşlerini açıkça ifade etmek cesaretini gösteren insanların bulunduğunu gösteriyor.

Keşke Anastasiadis yönetimi de benzer düşüncelerle politikalarını belirlese. Böyle olsaydı, bir süredir bölgede yaşanmakta olan kriz ve gerginlikler de önlenmiş, hatta bir iş birliği ortamı yaratılmış olurdu...

Masaya davet

Aslında Türk tarafı, özellikle ada etrafındaki sularda enerji kaynakları arama faaliyeti başladığı anda, inisiyatifi ele alan Rum tarafına birlikte çalışmayı ve böylece Kıbrıs sorununun hallinin de sağlanmasını önermişti. Rum yöneticiler buna yanaşmadılar, tek yanlı olarak hareket ettiler. Bu durumda Kıbrıslı Türkler de Ankara’nın tam desteğiyle aynı bölgede aramalarına girişti. Bu arada Türkiye askeri güç gösterisiyle Panayiotidis’in tabiriyle “ufak Kıbrıs”ın değiştiremediği bir fiili durum ve yeni bir realite yarattı.

Yazının devamı...