'KORKU HİKAYELERİ'NE KULAĞINIZI KAPATIN!

3 Eylül 2018

Anne adaylarının bebeklerine kavuşma yolunda en çok endişe duydukları konulardan biri de, doğum sancısı. Maalesef pek çok hamile, kulaktan dolma ‘korku hikayeleri’ nedeniyle, sezaryene yöneliyor.

“Doğum bir hastalık, gebe de hasta değil” diyen Şişli Florence Nightingale Hastanesi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Yusuf Olgaç, destekleyici yöntemlerle anne adayının doğal doğuma yönlendirilmesini tavsiye etti:

“1960’lı yıllar ve sonrasında hem cerrahi tekniklerin hem de anestezi yöntemlerinin hızla gelişmesiyle sezaryen, birçok anne ve bebeğin hayatını kurtardı. Ancak bu ‘kurtarma ameliyatı’, zamanla suistimal edildi. Çok ciddi bir karın ameliyatı olan sezaryen, ağrısız doğum yöntemi gibi görülmeye başlandı.

Tekniği ilk uygulayan batı toplumlarında, sezaryen sonrası anne ve bebeklerde görülen ciddi sorunlar, insanları doğal doğuma yeniden yönlendirdi. Ancak gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde hâlâ uygulanıyor.

Kadınların doğum korkularının temelinde, deneyimsizlik ve bilgi eksikliği var. Mahremiyetin olmadığı doğumhanelerde, suni sancıyla, vajinal kesilerle ve psikolojik travmalarla doğum yapan günümüz anneanneleri, kızlarının da aynı kötü anıları olmasın diye, onları daha tehlikeli bir doğum şekline yönlendirdi. Trajik doğum hikayeleri, kulaktan kulağa yayıldı.

‘Normal’le barışmak

Anne adayları, dokuz ay gibi uzun bir sürede kendilerini doğuma hazırlayabilir. Artık birçok devlet hastanesinde bile gebe okulları var ve ücretsiz eğitim sunuluyor. Derin gevşeme tekniklerini alışkanlık haline getirmek, birkaç haftalık eğitimle sağlanabiliyor. Aktif doğum pozisyonları, hipnoz, masaj, psikoterapi, aromaterapi ve suda doğum gibi destekleyici yöntemlerle ağrılardan kaçınmak mümkün. Bunların dışında ağrı kesici ilaçlar ve epidural anestezi de ihtiyacı olan gebelere sunuluyor. Doğurtulmayı bekleyen korkak bir hasta değil, süreçte aktif rol oynayan ve kendine güvenen, hekimiyle doğru iletişim kuran bir anne adayı olmanız, sizi daha mutlu edecektir.

Anne, kendiliğinden başlayan ve müdahalesiz ilerleyen bir doğumda, korkularının bedenine etki etmesine izin vermez. Sancı sırasında gevşeyebilen ve bedeniyle hareket eden bir anne için doğum kasılmaları çok şiddetli olmayabilir. Paniksiz alınan her nefes, hem ağrıları azaltır hem bebeği besler.”

Yazının devamı...

FARKINDALIĞI DÜŞÜK MASRAFI BÜYÜK

27 Ağustos 2018

Mesane kanseri tüm dünyada yaygın görülen, tedavisi pahalı ve Türkiye gibi sigara tüketiminin fazla olduğu ülkelerde farkındalık yaratılması gereken önemli bir sağlık sorunu!

Sağlık Bakanlığı’nın araştırmalarına göre, ülkemizde sık görülen kanser türleri arasında dördüncü sırada yer alan mesane kanserinde erken tanı hayat kurtarıyor. Nüks oranının yüksek olması dolayısıyla, hasta başına tedavi giderleri açısından ‘en pahalı kanser’ unvanını taşıyor. Erkeklerde, kadınlara oranla daha sık görülüyor. Bu türün ortaya çıkmasına en önemli etkenlerden biri, sigara kullanımı. Maalesef Türkiye’de 17 milyon sigara içicisi bulunuyor... Toplumun yüksek eğitim almış kesimde farkındalık oranı yüzde 35’ken, bu rakam eğitimsiz grupta yüzde 9’a düşüyor.

Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek, mesane kanseri konusunda yaşanan en büyük sorunlardan birinin farkındalık olduğunu söyledi. Öbek, tanı alan hastaların çoğunun sigara ve mesane kanseri arasındaki ilişkiyi bilmediğini belirtti. Ayrıca bu kanser türüyle ilgili bilgi verdi:

Mesane kanseri, belirtilerini idrarda yüzde 85 oranında kanama ve yüzde 15 oranında yanma-sızı ve sık tuvalete çıkma şeklinde gösterir. Orta ve ileri yaşlarda, özellikle de sigara içen kişilerde idrarla kan gelmesi, akla bu kanseri getirmeli.

Şikayet göz ardı edilmeden, acilen bir uzmana başvurulmalı. Sigara dışında boya sanayiinde kullanılan bazı kimyasallar da mesane kanserine yol açabilir.

Mesane tümörü ya da kanseri tek bir hastalık değildir. Geniş bir yelpazeye yerleşmiş, birbirinden farklı doğal seyri bulunan tümör ve kanserlerden oluşur. Bazıları hayati tehdit oluşturmazken, bazıları da çok saldırgan bir yapıya sahiptir.

Bunlardan, kas katmanına kadar giden kanserler (tüm mesane kanserlerinin yüzde 30’u ilk teşhiste böyledir) en ciddi olanlarıdır ve tedavinin ilk 12 hafta içerisinde uygulanması gerekir.

Yazının devamı...

KÖPEK MEMESİ HASTALIĞI

20 Ağustos 2018

İltihaplı deri hastalığı Hidradenit, tedavi edilmediğinde, kalıcı sorunlara yol açıyor. Cilt kanserine yakalanma riskini de artıran bu problem, erkeklere oranla kadınlarda 2-5 kat daha fazla görülüyor.

Toplumda köpek memesi hastalığı olarak bilinen Hidradenitis Suppurativa (HS), her 100 kişiden birinde ortaya çıkıyor. Batma, yanma, ağrı, sıcaklık, kaşıntı ve aşırı terleme şikayetleri bulunanların bir dermatoloji uzmanına giderek, tetkiklerini yaptırması tavsiye ediliyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bilal Doğan, hastalıkla ilgili sorularımızı yanıtladı. Doğan, hastalığın toplumda farkındalığının az olduğunu ve bu yüzden tanıda geç kalındığını belirtti.

- Hastalık hakkında bilgi verebilir misiniz?

Hidradenit, kronik, zaman zaman alevlenmelerle seyreden, çok çeşitli iltihaplı yaralarla kendini belli eden bir sağlık sorunudur. Eskiden, belirli bölgelerdeki ter bezlerinin fonksiyon bozukluğuna bağlanırken, günümüzde kıl köklerinin tıkanmasıyla başlayan bir süreç olduğu kabul ediliyor. Bu hastalığın, vücuttaki başka bazı rahatsızlıklar ve sigara kullanımıyla ilişkileri de var.

- Vücudun hangi bölgelerinde sık görülüyor?

Sıklıkla koltuk ve meme altları, kasıklar, kalçalar, memeler arası bölgelerde ortaya çıkıyor.

- Başlıca belirtileri neler ve genetik geçiş gösteriyor mu?

Hastalığın ilk başladığı akut dönemde, ilgili bölgelerde ağrılı şişlikler gelişiyor. Daha sonra bunlar, iltihaplı akıntı haline geliyor. Şişlikler ve yaralar, deri altında birleşerek, tüneller oluşturuyor. En sonunda, derin yara izleri meydana geliyor ve lenf dolaşımını bozarak ödeme yol açıyor. Uzun vadedeyse, cilt kanserine yakalanma riskini artırıyor.

Yazının devamı...

‘ÖNLENEBİLİR’ BİR HASTALIKTAN ÖLMEYİN!

6 Ağustos 2018

Akciğer kanserinin en büyük nedeni (yüzde 80), sigara kullanımı. İçilen her 15 sigarada, genetik bir mutasyonun başladığı düşünülüyor. Amerikan Kanser Derneği’nin 1 milyondan fazla kişiyle yaptığı araştırmada, sigara içen erkeklerde akciğer kanseri riskinin 20 kat daha fazla olduğu ortaya çıktı. Sadece sigara değil, nargilenin de zararlı olduğunu, birlikte düzenli alkol kullanmanın kanser riskini artırdığı biliniyor. Sigara içmeyenler de akciğer kanserine yakalanabiliyor ancak risk çok daha düşük. Genetiğin de önemli bir rolü var. Yani ailesinde kanser öyküsü bulunanlar daha dikkatli olmalı.

Liv Hospital’dan Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Celalettin Kocatürk, hastalıkla ilgili sorularımızı yanıtladı ve öne çıkan tedavi seçeneklerini değerlendirdi.

- Hastalığın belirtilerinden bahsedebilir misiniz?

Öksürük ve ağızdan kan gelmesi, nefes darlığı, göğüs ağrısı ve ses kısıklığı en sık belirtileri arasındadır. Metastaz yapmışsa, kemik ağrıları, nörolojik belirtiler, iştahsızlık, halsizlik ve sebepsiz zayıflama da görülebilir.

- Görülme sıklığı ne kadardır?

Akciğer kanseri sıklık bakımından, kadınlarda meme kanserinin ardından, erkeklerde ise prostat kanserinden sonra ikinci sırada yer alır. Ancak her iki cinste de kanserden ölümlerin en sık sebebidir. Ölümcül bir hastalıktır ve ne yazık ki, henüz kesin bir tedavisi yoktur. Beş yıllık sağ kalım oranı yüzde 15, ortalama yaşam süresi sekiz aydır.

-En riskli grupta kimler var?

Yazının devamı...

KROMOZOMLARIN OYUNU

23 Temmuz 2018

Kromozomlarda bulunan binlerce gen, anne karnında gelişmekte olan fetüsün fiziksel ve zihinsel pek çok özelliğini içeriyor. Burada meydana gelen bir sorun, genetik bozukluklara yol açabiliyor.

Kromozom anomalileri, bir kromozomda meydana gelen yapısal ya da sayısal değişiklikleri ifade ediyor. Kromozomun eksik veya kırık olmasından, fazla bulunmasından ya da anormal şekilde bir araya gelmesinden kaynaklanabiliyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en sık görülen kromozom hastalığı ‘trizomi’ 21, diğer adıyla Down Sendromu. Bu hastalıkların büyük kısmına anne karnında teşhis konabiliyor. Bu nedenle hamilelik sürecinde düzenli takip ve tarama testlerinin ihmal edilmemesi gerekiyor.

“Sağlıklı hayatın şifresi genetik yapımızda gizli” diyen Yeditepe Üniversitesi Genetik Hastalıklar Tanı Merkezi Müdürü ve Sorumlu Hekimi Dr. Ayşegül Kuşkucu, konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

- Bir kromozom anomalisine rastlandığında, hem anne hem de bebek için nasıl bir süreç başlıyor?

Kromozom anomalileri açısından hamileliğin ilk üç ayından itibaren tarama testleri rutin olarak uygulanıyor. Bu taramalar sonucunda, fetüste kromozom hastalığı şüphesi olduğunda, kesin tanı için girişimsel işlemle bebeğin kromozom analizi yapılıyor. Girişimsel işlemler, gebelik haftasına göre koryon villüs örneklemesi, amniosentez ya da kordosentez olabiliyor. Ancak bu işlemler, her hamileye tavsiye edilmiyor çünkü az bir oran da olsa, düşüğe yol açabiliyor. İşte tarama testlerinin önemi de bu noktada ortaya çıkıyor, en doğru şekilde kime ve ne zaman önerelim?

Rutinde uygulanan tarama testlerinde, riskli hamilelerin çoğuna girişimsel yöntemler öneriliyor ancak bunların yanlış pozitiflik oranı yüksektir, yani risk artmış görünse de bebek aslında sağlıklıdır. Böylece çoğu hamileye gereksiz girişimsel işlem yapılıyor. NIPT ise yanlış pozitiflik oranı düşük, daha az sayıda girişimsel müdahale gerektiren bir testtir. Eğer ailede bilinen bir genetik hastalık ya da taşıyıcılık varsa, tarama testlerine bakılmaksızın, girişimsel yöntemler önerilerek bebeğin hasta olup olmadığının belirlenmesi gerekiyor.

-

Yazının devamı...

‘İKİNCİ BEYNİ’ KORUMANIN YOLLARI

16 Temmuz 2018

GAPS, bağırsak-beyin ve bağırsak-beden arasındaki ilişkiyi ifade eden bir tanımlama. Dr. Natasha Campbell-McBride tarafından, 20’nci yüzyılın başlarında Dr. Sidney Valentine Haas’ın çölyak ve ülseratif kolit hastalarını tedavi eden Spesifik Karbonhidrat Diyetini’nin geliştirilmesiyle ortaya çıktı. Dünyada ‘Otizmin Işığı’ olarak da tanınan McBride, üç yaşında otizm teşhisi konan oğlunun yaşadığı zorlukları hedef aldı. Oğlunun sık ishal olması ve sindirim sorunları yaşaması nedeniyle, hastalığın bağırsak kaynaklı olabileceğini düşünen McBride, bu alandaki araştırmalarını ilerletti. Anormal flora, hasarlı ve geçirgen bağırsak gibi sorunlar sebebiyle toksinlerin, ağır metallerin, katkı maddelerinin ve iyi sindirilemeyen besinlerin kan yoluyla beyne gittiğine, bunun da otizme yol açabileceğine dair çalışmalar yürüttü. Doktor, aynı zamanda dünya genelinde ses getiren GAPS Diyeti’yle de tanınıyor.

Türkiye’nin ilk mikrobiyota laboratuvarını kuran İstinye Üniversitesi’nin davetlisi olarak, ‘2. GAPS Günleri’ kapsamında ülkemize gelen Dr. Natasha Campbell-McBride ile bir röportaj gerçekleştirdik. McBride, bağırsak-beyin arasındaki ilişki ve beslenmenin hastalıklar üzerindeki etkisiyle ilgili konuştu.

- Bağırsak ve beyin sağlığı konularında hangi çalışmaları yürütüyorsunuz?

Hasta bağırsaklar; her çeşit toksinin, ağır metalin, sindirilmemiş besinin, kimyasal ve endüstriyel katkı maddelerinin, bağırsak etrafını saran kan damarlarına geçmesine izin verir. Bu toksinlerin beyin bariyerine ulaşması, çeşitli nörolojik ve psikiyatrik hastalıkları çıkarabilir. Otizm başta olmak üzere; epilepsi, şizofreni, psikoz, bipolar bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk ve depresyonun yanı sıra, hiperaktivite, dikkat eksikliği, disleksi ve dispraksi gibi çocukluk rahatsızlıklarına neden olur. Çölyak, ülseratif kolit, ülser, alerjiler, astım, diyabet, MS, ALS, romataid artrit, nöropati, fibromiyalji ve hashimoto tiroidi de bağırsak kaynaklı sorunlardır.

- Bağırsak sağlığı nelerden etkileniyor?

Sağlıklı bir insan vücudunda belli bir mikrop dengesi vardır. Antibiyotikler, işlenmiş gıdalar, rafine ürünler, kimyasal ilaçlar, katkı maddeleri ve stres, bağırsak duvarında yaşayan mikrop dengesini bozar. Böylece kan dolaşımı sistemine binlerce toksin girer. Bunlar beyne gittiğinde, psikiyatrik hastalıklar, diğer organlara ulaştığızaman da fizyolojik rahatsızlıklara sebep olur.

- GAPS tedavisi hakkında bilgi verebilir misiniz?

GAPS tedavisinde amaç, yeniden sağlıklı bir bağırsak dokusu oluşturmaktır. Bağırsakların iç yüzünü, adeta bir halı gibi kaplayan floranın dengeye kavuşturulmasıdır. Organdaki faydalı mikroorganizmaların sayısını artırmak hedeflenir. Ayrıca ‘sızdıran bağırsak sendromu’ adı verilen bir soruna yol açan, bağırsak duvarındaki deliklerin kapatılmasını ve hasar görmüş duvarın tamirini kapsar.

Yazının devamı...