Sevgililer Günü kıvamı

Tibetli Budistler, zihin dendiğinde kalplerini gösterirler. Bizde ise zihnin (aklın) başımızın içinde bir yerde olduğu düşünülür. Kalbi duygularla, zihni düşüncelerle ilişkilendiririz. Halbuki doğru bir muhakeme için zihin ve kalp birlikteliği gerekir. Zihin ve kalp birlikte olduğunda dünya gerçekleri de işin içine girer, öyle ki ‘’rağmen’’ sever, ‘’rağmen’’benimseriz. En çokta Sevgililer gününde ‘’rağmen severiz’’.

Sevgililer günü psikolojimizi, herkesi hayatımıza kabul edebilecek seviyeye getirir. Diğerleriyle aramızdaki bariyerler yok olur. Sevgililer gününde ‘’Kalbim seninle’’, ‘’Ben seni kalbimle sevdim’’, ‘’Kalbimin sahibi sensin’’ denirken kalbin fiziksel hali kast edilmezse de o gün tıpkı Tibetli Budistler gibi zihni temsil eden organ kalp oluverir.

Peki, Sevgililer gününün sihri neden uzun sürmez?

Tilki vari düşünceler sevgililer gününün sihrini bozarlar. Sevgililer gününde, birlikte olduğumuz kişiyi kalpten sever, sevgililer günü geçtiğinde, tilki vari düşünceler sayesinde bizi kullandığını düşünmeye başlarız. Ya da sevgilimizi birisiyle konuşurken gördüğümüzde, neler konuştuklarını bilmeden bize ihanet ettiğini düşünürüz. Bu düşüncelere inandığımızda ise kalp kapanmaya başlar. Kalp kapanırken sadece birlikte olduğumuz kişiye değil tüm dünyaya ve tabii ki evrensel gerçeklere de kapısını kapatır. Zihindeki tilkiler tüm yaşantımızı işgal etmeye başladıkça daralırız, öfke, nefret, korku, üzüntü yakamızı bırakmaz. Endişe ve kaygı hayatımıza egemen olur. İçten içe kendimize kızarsınız. Kendimize kızdıkça kendimize verdiğimiz değer düşer. Bundan sonrasında kurtuluş ya akıl hastanesi ya da olanları unutmaktır.

Olanlar unutulduğunda, içerideki kızgınlık ve öfke dışarıya yansır. Öfke dışarıya yansıdığında, ondan kurtulduğumuz anlamına gelmez. Bumerang gibi tekrar geri döner. Yansıma ve geri dönüş süreci o kadar kurnazca şekillenir ki bumerangın ilk başladığı nokta göz ardı edilir. Sorunun kaynağı, kendimize olan kızgınlığımız yerine değerimizi bilmeyen insanlar olarak görünür. Kalp daha da kapanır. Akli salim düşünememeye başlarız. En yakın dostlarımıza, anne ve babamıza diş bileriz. Etrafımızdaki insan sayısı gittikçe azalır. Asla affetmeyen bir insan haline geliriz. Yetişkin olmak yerine istedikleri olmadığında sinirlenen çocuklar gibi hayatımızı sürdürürüz.

İşte bu noktada ne yoga, ne meditasyon ne de mindfullness’in yardımı dokunur. Gerçekle yüzleşmekten başka çare yoktur. Fakat gerçek, yeterli seviyede şefkat olmadıkça ortaya çıkmaz. Bunun için de önce tüm acılarımızın sebebini bulmaya ve onlardan tamamen kurtulmaya ve tabii ki mutlu olmaya niyetlenmek gerekir. Bu niyete odaklanabilmek için pozitif konsantrasyon geliştirmek (meditasyon) gerekir.

Meditasyon sırasında zihinden yükselen ayrımcı düşüncelere müdahale etmeden onları koşulsuz, kalpten izlemeyi öğreniriz. Bazen de korku, öfke gibi bir duygular yükselir. Onları da müdahale etmeden izleriz. Kızmadan, yönlendirme yapmadan düşünceler sakinleşene kadar izleriz. Bu durumu içerisindeki kum ve su bulunan bardağı çalkaladıktan bir müddet sonra kumun dibe çökmesi sonrasında suyun berrak halinin görünmesine benzetebilirsiniz. Bu şekilde içimizde sakin ve huzurlu alanın her zaman var olabileceğini deneyimler, insanlarla birlikte olduğumuzda onların da sakin ve huzurlu taraflarının olabileceğini fark ederiz. Bu farkındalık kalpten bağlantı kurmayı kolaylaştırır.

Hayat yavaş yavaş sevgililer günü kıvamına gelir..

Her daim sevgi ve ışıkla

Sibel Kavunoğlu

Nefestr.com